Diskur Çeken Tasavvuf

Gerçekte tasavvuf nedir, diye sorulsa, pek çoğumuzun aklına mahviyet, riyazet, mücahede gibi kavramlar gelir. Mahviyet alçakgönüllü olmak, riyazet nefsin serkeşliğini kırmak, mücahede ise nefs ve şeytanla savaşmak demektir. Zühd temelli tasavvufî tecrübe mütemadiyen yolda olmayı mucip bir manevi yolculuk olarak her şeyden önce insanın kendini adam etme mücadelesidir. Bu yolculukta salik/talib kendi gözündeki merteğe odaklandığından başkasının gözündeki çöpü göremez hâle gelir. Nefs (şişik ego) birçok mutasavvıfın benzetmesine göre saldırgan köpek, pisboğaz domuz, iğrenç fare, basbayağı put, Firavun ve Nemrut’tur. Hâliyle, seyri sülûkta nefsle mücadeleden arta kalan bir boş zaman yoktur. Ama gelin görün ki günümüzde tasavvufla yatıp tasavvufla kalkan kimi kelam ve kalem erbabı mücahede, riyazet, çile gibi tüm fasılları ikmal edip kapatmış olmalı ki “falan kişinin gözünde mertek, filan kişinin gözünde çöp var” demeyi kendine vird edinmekte ve sürekli olarak tasavvuf namına üst perdeden diskur çekmektedir.

***

İslam, şiddet, terör gibi meseleler gündeme geldiğinde, “Anadolu irfanı” denilen amorf bir kavramlaştırma üzerinden Mevlana, Yûnus gibi sûfîlere referans veren bu diskurcu tasavvuf, engin hoşgörü babında da, “Gel, ne olursan ol, yine gel”, “Yaratılanı hoşgörü yaratandan ötürü” gibi mottolarla mahviyet sosuna bandırılmış bir retorik üretmektedir. Ancak burada bahsi geçen irfan ve mahviyet özde değil, sözdedir; yani fiyakalı bir retorikten ibarettir. Tevazu ve hoşgörü retoriğinin pratiği ise çok kere tahammülsüzlük, mükrihlik, hatta muhbirliktir. Aslında bu diskurcu tasavvuf söyleminde tevazu ve hoşgörü sadece kendi meşrebine tevazu ve hoşgörüden ibarettir. Çünkü irfan onların uhdesinde, derin hakikatlere vukuf da yine onların tekelindedir
Diskurcu   tasavvuftaki mahviyet retoriği tevazu kılıklı bir kibirle mualleldir. Bu kibrin özü/özeti, “Hakikat bizden sorulur” edasıyla kelam etmektir. Aslında bu tavır kitâbî tasavvuf kültüründe bir tür akord gibidir. Birçok meşhur mutasavvıfın avâm (sıradan insanlar), havâs (seçkinler), hâssü’l-havâs/havâssül-havâs (seçkinler seçkini kimseler) kategorileri üzerinden İslam’ı üç katlı bir dinî yapı gibi algılayıp tanımladıkları bilinmektedir. Bu seçkinci söyleme göre kelam ve fıkıh uleması avâm kategorisindedir. Bunlar Muhyiddîn İbnü’l-Arabî nezdinde rüsûm ulemasıdır. Rüsûm ulemasının bugünkü diskurcu tasavvuf terminolojisindeki karşılığı ise Kur’an ve tefsir alanında çalışan “evrak memurları”dır.

İbnü’l-Arabî’ye göre sûfîler “ehlullah”ı temsil eder; fakihler ve kelamcılardan oluşan rüsûm uleması ise enbiya ve evliyanın firavunlarına, salih kulların deccallerine benzer. Ulema-i rüsûm ilmi kitaplardan ve insanların ağızlarından alır; oysa ehlullahın ilmi rahmânî-rabbânî bildirime dayanır. Nitekim Bâyezid-i Bistâmî’nin, “Siz ilmi ölü halde ölüden alıyorsunuz; ama biz hiçbir zaman ölmeyecek Diri’den, yani bizzat Allah’tan alıyoruz” sözü pek meşhurdur. İbnü’l-Arabî hatmü’l-evliya, cehennem azabı ve Firavun’un imanı gibi konulardaki ilginç görüşlerine yönelik muhtemel itirazlar karşısında şöyle bir argüman geliştirmiştir: “Vahyin nüzulüne tanıklık eden ilk müslüman neslin avâm tabakası kabuğun içindeki özü, yani Kur’an elfazının ardındaki gizli ve hakiki manaların önemli bir kısmını anlayamamıştır. Onlar gerçek manada ehl-i fehm olmadıkları, bilgilerini Hızır ve asfiya/evliya zümresi gibi doğrudan doğruya Allah’tan almadıkları için, Kur’an’daki zahirî manaların pek çoğunu dahi kavrayamamış ve bu konuda Hz. Peygamber’in izahına ihtiyaç duymuşlardır. Daha açıkçası onlar Arap oldukları, üstelik Kur’an kendi dilleriyle inzal edildiği hâlde, “İnanıp imanlarına herhangi bir zulüm karıştırmayanlar...” (En’âm 6/82) ayetindeki maksadı kavrayamamışlardır (Bkz. Muhyiddîn İbnü’l-Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, Dâru Sadır, Beyrut trs., I. 135-136).

***

Bu söylem tarzı seçkincilik ve kendine hayranlığın ifadesidir. İbnü’l-Arabî’nin “Varlık yokluk olarak idrak edilebilir”, “Sen O değilsin ama belki sen O’sun” gibi bilmecemsi sözleri de aynı söylem tarzının ürünleridir. “Avâm günahtan, havâs gafletten tövbe eder”, “Avâm his, havâs akıl, hâssatü’l-havâss ise Hak nuru ile irşat edilir. Çünkü ilm-i ledün (bâtınî ilim) sadece sûfîlere bahşedilir” gibi büyük laflar da seçkincilik kibriyle az çok mualleldir. Sonuç olarak, erken dönemlerdeki zühd (zahidlik ve âbidlik) tecrübesinin kuramsal ve kurumsal tasavvufa evrilmesi, tabir caizse amatör ruhluluktan profesyonelliğe geçilmesi neticesinde mahviyet, riyazet ve mücahede gibi kavramlar büyük ölçüde entelektüel merak ve retorik konusu hâline gelmiş, “mahviyet” de tevriyeli bir hâl alarak tevazu kılıklı kibre dönüşmüştür.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 30 Aralık 2017

Akademik Dünyada "Tezsiz Tez" Geleneğimiz


Prof. Dr. Hüsamettin Arslan Epistemik Cemaat ismiyle yayınlanan doktora tezinin ikinci baskısına yazdığı önsözde şöyle der: “Üniversitelerimizde revaçta olan şey ‘tezsiz tezler’ yazmaktır. Eğer bir tezin içinde tezi yazanın kendisi yoksa o tez ‘tezsiz tez’dir; beş para etmez. Araştırmacının tezinde kendisi yoksa tezi de yoktur. Bir tezde tezi yazanın kendisi yer almıyorsa, bahis konusu tez hangi anlamda o kişinin tezi olabilir! Tezler problemlerin formülasyonlarıdır ve bir problemi formüle ederek teze dönüştürmek gerçekten zordur. Eğer bir tezin satır aralarında, birikimi, önyargıları, dünya görüşü, değerleri, gelecek projeksiyonları, kendi disiplinine yönelik kabulleriyle birlikte yazarının kendisini göremiyorsanız, o tez ‘tez’ değildir. Fakat Türkiye’de akademik hayat ‘objektivizm’ mitinden mustariptir ve herkes sizden ‘objektif’ bir tez yazmanızı bekler. Objektif tez, içinde yazarının yer almadığı tezdir; çünkü eğer yazar metninde yer alıyorsa, dogma böyle işler, tez ‘sübjektif’ olacak ve ‘bilimsel’ hiçbir değeri olmayacaktır. Elinizdeki metnin, sahiden varsa, erdemi, yazarının metnin içinde yer alıyor olmasıdır ya da elinizdeki metnin erdemlerinden biri budur.”

***

Kısa bir süre önce Türkiye’nin gündemine düşen ve entelektüel camiayı hayretlere sevk eden bir doktora tezi, “tezsiz tezlerin şahı” denebilecek hüviyettedir. “XIX. yüzyılda Osmanlıyı Ziyaret Eden Yabancı Yazarların Eserlerinde Osmanlı Hayatı” başlıklı bu tez(!) gerçekten ibretliktir. Doktorant (şimdi yardımcı doçent) zatın yaptığı iş, yazılı bir esere fihrist veya indeks hazırlamaktan pek fazla bir şey değildir. Daha açıkçası, bu zat 19. asırda Osmanlı’yı ziyaret eden yabancı yazarlara ait birkaç kitap belirleyip bu kitaplarda zikri geçen âlet-edevat, yiyecek, giyecek isimlerini, şahıs ve hayvan adlarını alt alta sıralamış, fakat bu kadarla yetinmeyip, sözgelimi baklagiller familyasına mensup yiyeceklerin bu birkaç eserde kaç kez geçtiğini, “kuru fasulye: 5, nohut: 6” şeklinde kaydetmiş ve böylece tezi tamamına erdirmiştir. Savunma aşamasında ise beş kişilik jüri bu malzemeyi tez olarak kabul edip sahibine “doktor” payesi vermiştir ki bu durumda, Ankara Okulu Yayınları’ndan yayımlanan yüzlerce kitabın içindekiler ve indeks kısımlarını hazırlayan Zeynep Özger Hanımefendi’ye de belki 400 kere doktor unvanı verilmesi gerekir, dersek herhalde çok yanlış bir şey söylemiş sayılmayız.

Bereket versin ki İlahiyat alanında bugüne kadar böyle bir garabetle henüz karşılaşmış değiliz. Bununla birlikte genel olarak temel İslâmî ilimler sahasında, özel olarak tefsir alanında tezli tezlerden çok, tezsiz tezler ürettiğimiz gerçeğini de teslim etmeliyiz. Nitekim bu gerçek 24-26 Kasım 2017 tarihlerinde İlim Yayma Vakfı Kur’an ve Tefsir Akademisi tarafından İstanbul’da düzenlenen “Kur’an Araştırmalarında Akademik Tefsir Tezleri-Batı ve İslam Dünyası Mukayesesi” konulu uluslararası sempozyumda da maalesef teyit ve tescil edilmiştir. Kur’an ve tefsir alanında tezli tez üretmek icat, ibda, ihdas gibi büyük iddialar peşinde koşmak, tabir caizse Amerika’yı yeniden keşfe koyulmak anlamına gelen bir şey değildir; fakat bu alanda tezli tez diye anılmayı hak edecek bir çalışmanın en azından bir boşluğu doldurması, ihtilaflı bir konuyu az çok açıklığa kavuşturması veya tarihin perdelediği bir âlim veya eseri gün yüzüne çıkarıp tanıtması gibi bir işlev görmesi de gerekir. Oysa tefsir alanındaki sayısız tez, kelimenin tam manasıyla tezsiz tezdir. Sözgelimi, Ebüssuûd Efendi’nin İrşâdü’l-Akli’s-Selîm adlı Kur’an tefsirinden on civarında, belki daha fazla sayıda lisansüstü tez üretilmiştir. Merhum Abdullah Aydemir 1980’li yılların başında yayımlanan Büyük Türk Bilgini Şeyhulislâm Ebussuûd Efendi ve Tefsirdeki Metodu adlı çalışmasıyla Ebüssuûd tefsirinin genel nitelikleri ve İslam ilim geleneğindeki yeri hakkında söylenecekleri söylemişken, o yıllardan bugüne kadar aynı eser üzerine tekrar tekrar tez çalışması yapılmasının ve her bir çalışmaya üç-dört yıl emek harcanmasının ne anlamı olabilir?

***

Zaman, kaynak ve emek israfından dolayı İlahiyat akademyasında üretilen tezlerden ne bir ilmî gelenek oluşmakta ve ne de bir ilim-fikir mimarisi ortaya çıkmaktadır. Tezlerimiz maalesef her biri ayrı yere istif edilmiş inşaat malzemeleri gibi durmaktadır. Oysa meşhur Alman şarkiyatçı Theodor Nöldeke Kur’an tarihi alanında Geschichte des Qorans adlı bir doktora tezi -ki bu tezin özgün dili Latince’dir- hazırlamış ve bu eserin genişletilmiş ikinci baskısı Friedrich Schwally, Gotthelf Bergstraesser, Otto Pretzl gibi üç meşhur şarkiyatçının Kur’an tarihi alanında yetişmesine ve aynı zamanda bir geleneğin teşekkülüne vesile olmuştur. Akademik ve ilmî alanda tezli tez üretebilmek için, her şeyden önce problem teşhisinde bulunabilecek bir zihin ve fikir alt yapısına sahip olmak, zorunlu şarttır. “Dostlar alışverişte görsün” modunda çalışmanın ilim dünyasına ihanet olduğunu bilmek ve eğer tutkuyla çalışma iştahı yoksa derhal başka bir işle meşgul olmaya karar vermek de ikinci şarttır. Akademik ve ilmî dünyada kuşkusuz başka şartlar da vardır ama burada yerimiz dardır. Zannımca, mesele az çok anlaşılmıştır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 23 Aralık 2017

Modern Hayat ve Din | Habertürk / Habertürk Gündem | 23 Aralık 2017


Modern Hayat ve Din | Habertürk / Habertürk Gündem | 23 Aralık 2017

Konuklar: Mustafa Öztürk, Şaban Ali Düzgün, Müfid Yüksel, Ayşe Sucu, Mustafa Tekin, Emre Dorman

İslam Dünyasının Kudüs'le İmtihanı


Kudüs, milattan önce 1000-900 yılları arasında yaşadıkları kabul edilen Hz. Davud ile oğlu Hz. Süleyman’ın İsrail kralı olarak hüküm sürdükleri döneme kadar Yahudilerin kutsal tarih envanterinde önemli bir yere sahip değildir. Ta ki Hz. Süleyman’ın inşa ettiğine inanılan mabetle (Bet ha-Mikdaş/Beytü’l-Makdis) birlikte şehir çok farklı bir anlam kazanmış ve bilhassa milattan önce VI. yüzyılın sonlarında Babil kralı Nabukadnezzar’ın (Buhtunnasr) şehri yakıp yıkması ve İsrailoğulları’nı Babil’e sürgün etmesinden sonra bir bakıma kızıl elma gibi algılanmaya başlamıştır. MÖ 538’de Pers kralı Büyük Cyrus’un (Zülkarneyn?) Babil esaretini sona erdirmesinden Hz. İsa’nın dünyaya geldiği tarihe kadar sayısız savaş, işgal ve isyana sahne olan Kudüs MS 638’de Müslümanlarca fethedilinceye kadar yine birçok savaş, işgal ve yıkım görmüştür.

***

Kudüs I. Haçlı seferine katılan ordularca 1099 yılında işgal edildiğinde insanlık tarihindeki en korkunç katliamlardan birine de sahne olmuştur. Haçlılar şehri ele geçirdiklerinde burada yaşayan tüm Yahudiler ve Müslümanları hunharca katletmişlerdir. Bu katliamın görgü tanıklarından biri olan tarihçi Raimundus mabetlerin bulunduğu bölgeye giderken cesetlerin ve diz hizasına kadar yükselen kan göletlerinin içinden geçmek zorunda kaldığını söylemiştir. Kudüs’teki farklı dinlere ve etnisitelere mensup halkların rahat yüzü gördükleri zaman dilimlerinin önemli bir kısmı Müslümanların buraya hâkim oldukları dönemler olarak tarih kayıtlarına geçmiştir. Gerek Hz. Ömer dönemindeki fetihten Haçlı istilalarına kadar geçen 461 yıllık zaman diliminde, gerekse Osmanlıların hüküm sürdükleri dört asırlık dönemde Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman halklar birbirlerini kırmak yerine bir arada yaşama tecrübesine tanıklık etmişlerdir.

Hem Yahudilerin Tanah diye anılan kutsal kitap koleksiyonlarında hem İncillerde ve hem de Kur’an’da (İsrâ 17/4-7) belirtildiğine göre Kudüs’ün çok kere savaş, işgal, yıkım ve kan revan şehri olmasının temel sebebi İsrailoğulları’ndaki fesat ve nifak bağımlılığından başka bir şey değildir. Hz. İsa’nın yobazlık ve nifakçılıkla nam salan Yahudi din bilginlerine (Ferîsiler) laf anlatmaya çalışırken söylediği, “Ey Kudüs! Peygamberleri öldüren, kendisine gönderilenleri taşlayan Kudüs! Tavuğun civcivlerini kanatları altına toplaması gibi ben de kaç kez senin çocuklarını toplamak istedim; ama siz istemediniz” (Matta 23/37) sözü dahi tek başına fesat bağımlılığı konusunda yeterli bir fikir verir. Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekildiği dönemden bugüne değin Kudüs yine kanayan bir yaradır. İslam dünyasındaki genel kabule göre bu yarayı Siyonistler kanatmıştır. Oysa Siyonizm sorunun sadece bir parçasıdır; belki esas sorun Yahudilerin kendilerine yönelik algısıdır. Tarih boyunca dur durak bilmeksizin fesat üretmenin kaçınılmaz sonucu olarak maruz kaldıkları yıkımlar ve acılar Yahudileri nefret ve şiddetten beslenir hâle getirmiş ve bu patolojik hâl Yahudi teolojisine de önemli ölçüde renk vermiştir.

Bütün bunlar dikkate alındığında Filistin ve Kudüs sorununun çözümünde Yahudilerden insaf ve i’zan beklemenin nafile olduğu kendiliğinden anlaşılır. Sorunun çözümü büyük ölçüde İslam âleminin bu konuda güçlü bir irade koyup koyamayacağına bağlıdır. 1969 yılında Kudüs’teki el-Aksâ mescidinin bir Yahudi tarafından kundaklanması girişimi üzerine kurulan İslam Konferansı Teşkilatı’nın (İslam İşbirliği Teşkilatı) o tarihten bugüne kadar Kudüs sorununu çözme yolunda hemen hiçbir önemli adım atmamış olması, elliden fazla üyesi bulunan bu teşkilat nezdinde temsil edilen İslam dünyasının gerçekten mevcut olup olmadığı meselesini gündeme oturtur. Gerçi birkaç gün önce İstanbul’da gerçekleşen olağanüstü zirve toplantısında bu teşkilatın, “Başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devleti’ni tanıdığımızı ilan ediyoruz” şeklinde bir karar alması özellikle psikolojik etki açısından çok önemli ve anlamlıdır. Ancak teşkilatın böyle bir karara imza atmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başat rol oynadığı kuşkusuzdur. Bundan sonraki etapta en önemli ve en kritik mesele, söz konusu kararın Birleşmiş Milletler gündemine taşınması ve tatbik alanına konulması sürecinde teşkilat üyesi ülkelerin sıkı durup duramayacakları, küllî bir irade ortaya koyup koyamayacaklarıdır.

***

Özellikle Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri gibi bazı ülkelerin isteksiz ve ikircikli tutumları kaygı vericidir. Yine bu ülkelerin küçük hesaplar uğruna ABD güdümünde İsrail ile işbirliğine girip İslam âlemini satmaları da muhtemeldir. Ne yazık ki İslam dünyası bağ dokusu çok gevşek bir dünyadır. İslam dünyasındaki, özellikle de Arap âlemindeki gevşeklik maalesef can yakıcı bir sorundur ve bu sorunun üstesinden gelinmesi ise başta Suudi Arabistan olmak üzere birçok İslam ülkesinde hükümferma olan kabile/aşiret tarzı ilkel yönetim modellerinin bir an önce tarihe mal edilmesi ve bunların yerine siyaset-devlet düzeyinde demokrasi, toplum düzeyinde ise insan hakları, adalet, özgürlük ve çoğulculuk kültürünün yerleştirilmesiyle mümkün olur. Lakin tüm enerjisini birbiriyle didişmekle tüketen ve kendi değerlerini hoyratça harcama konusunda da üstün başarı gösteren bugünkü İslam âleminin yakın gelecekte bu yapısal sorunlarını çözebilmesi maalesef çok zordur. Ama yine de bu kötü manzaraya rağmen çıkmadık candan ümit kesmemek lazımdır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 16 Aralık 2017

SMS Yoluyla "Benden Boş Ol!"


Birkaç gün önce ulusal gazetelerde yer alan ve sosyal medyada da hararetli tartışmalara konu olan bir habere göre Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Hanbelî fakih İbn Kudâme’nin el-Muğnî’si ile Hanefî fakih İbn Âbidîn’in Reddü’l-Muhtâr adlı eserlerini referans göstererek, “Telefon, mesaj ve internet yoluyla boşama geçerli midir?” sorusuna cevap olarak şöyle bir fetva yayımlamış: “Bir kimse, yüzüne karşı ‘seni boşadım, benden boş ol’ gibi boşamayı ifade eden sözleri şifahi olarak söylemek suretiyle eşini boşayabileceği gibi, bu sözleri telefon, mektup, mesaj, internet ve faks yoluyla bildirerek de boşayabilir. Söz konusu iletişim vasıtalarıyla boşamak, sözlü olarak yüz yüze boşamak gibi geçerlidir. Ancak bu durumda kocanın, boşamış olduğunu inkâr etmemesi gerekir. Boşamanın yazılı olması halinde ise boşanan kimse yazının veya mesajın eşinden geldiğinden emin olmalıdır. Bu durumda boşama hükümleri, kadının mektubu okuduğu andan itibaren başlar. Fakat koca eşini daha önce gıyaben boşamış da bunu mektupla haber veriyorsa, boşamanın hükümleri kocanın boşadığı andan itibaren başlar.”

***

Sosyal medya hesaplarında, “sms, faks ve mektupla boşanma oluyorsa evlilik de olur; ben faksla evlenmeyi düşünüyorum”, “Diyanet boşanma olayında ‘üç kere boş ol’dan sonra çağ atlamış! Sms, faks ve mektup ile de boşanılabilir fetvası vermiş. Benim tercihim mektup tabii, romantik olur” gibi sarkastik ifadelerle eleştirilen bu fetva, geleneksel fıkıh mantığı ve mentalitesine yönelik zihniyet analizi açısından mevzu bahis edilmeye değer niteliktedir. Klasik fıkıh doktrinine göre boşama ve boşanmada (talâk) temel unsur, siygadır. Bu görüş Hanefî ekolüne aittir. Rüknü daha geniş çerçeveli kabul eden diğer mezheplere göre ise talâkın ana unsurları taraflar (karı-koca), yetki ve siygadır. Siygada aslolan söz, sözlü beyandır; fakat bazı durumlarda yazı ve işaret de söz yerine geçebilir.

Bu bilgilerden anlaşılacağı gibi talâk işlemi karı-koca arasında bir çift sözle başlayıp bitmekte, yani koca “Boş ol…” dediği an itibariyle boşama/boşanma gerçekleşmektedir. Birçok fakihe göre “Boş ol!’” sözü şakayla söylense dahi boşama gerçekleşmekte, yine fakihlerin çoğunluğu nezdinde sarhoş kişinin boşaması da geçerli kabul edilmektedir. Diğer taraftan boşamada temel unsur sözlü beyandan ibaret olduğu için, bu işleme resmiyet kazandırma ya da resmî belgeyle kayıt altına alma gibi hususlar pek önem taşımamakta, sonuçta boşama/boşanma off the record (kayıt dışı) şekilde gerçekleşmiş olmaktadır. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun fetvası da maalesef böyle bir talâkı onamaktadır. İslam fıkhında boşama yetkisinin kocaya ait olduğuna ilişkin temel kural dikkate alındığında, kadının evlilik hayatıyla ilgili mukadderatının kayıt dışı bir çift söze baktığı kendiliğinden anlaşılır. Ancak böyle bir uygulamanın kadın aleyhinde ciddi istismarlar, mahzurlar ve mağduriyetler doğuracağı açıktır.

Bu bakımdan talâk işlemine devletin müdahil kılınması, yani mahkeme yoluyla bu işleme resmiyet kazandırılması ve miras, tazminat, nafaka gibi konularda hukukî sonuçlar doğuracak şekilde kayıt altına alınması zorunludur. Resmî tescil evlilik akdi için de söz konusudur. Daha açıkçası halk arasında “imam nikâhı” diye tabir edilen ve çoğu zaman merdiven altı denebilecek usullerle gerçekleştirilen gayri resmî nikâhın da ancak devlet tesciliyle meşruiyet kazanacağını söylemek lazımdır. Ama gelin görün ki Din İşleri Yüksek Kurulu şifahi kültür kodlarının egemen olduğu bir dönemde, köy veya kasaba ölçeğine göre düzenlenen ve birçok yönüyle İslam öncesi dönemdeki örfî uygulamayla örtüşen şifahi boşama prosedürünün klasik fıkıh literatüründeki formülasyon şekline tarih-üstü değer atfetmektedir. Böyle bir mantık ve mentalite ile ne din ve diyanet ne de kültür ve medeniyet açısından bugünkü dünyaya söyleyecek bir sözümüz olabilir.

***

Talâk işleminin mahkeme sürecine bağlanması ve böylece resmî tescille kayıt altına alınması gerektiği yönündeki teklifimiz eski köye yeni âdet getirmek kabilinden değerlendirilebilir, hatta dinî alanda reform talep ettiğimiz bile ileri sürülebilir. Ne var ki evlilik ve boşanma “din”e taalluk eden meseleler değildir. Evlilik en nihayet bir akittir, boşanma ise bu akdin bozulmasından ibarettir. Din, nikâh ve talâkın arka planındaki niyet ve amaçla ilgilidir. İşin prosedür kısmı dini ilgilendiren bir husus değildir. Talâk konusundaki görüşümüze ille de dinî bir referans bulmak gerekirse, Bakara 2/282, Talâk 65/1 ve Nisâ 4/35. ayetler kıyas, re’y ve/veya te’vil yoluyla istidlale elverişlidir. Kaldı ki 1917 tarihli Osmanlı aile kanununun (Hukuk-ı Aile Kararnamesi) 131. maddesinde de boşama işlemi tescil usulüne bağlanmış, ayrıca birçok İslam ülkesinin aile kanunlarında istihsan ve maslahat gibi delillere atıfla miras, mehir ve iddet gibi haklar ve borçların tespiti için talâkta resmî tescilin şart olduğu hükmü yer almıştır. Bizim Din İşleri Yüksek Kurulu ise asırlar öncesindeki sosyolojik şartlar mucibince üretilen ictihad ve fetvalara atıfla ve dahi o asırlardaki fıkıh mantığıyla telefon, sms, internet komponentli son model bir soruyu cevaplamak gibi büyük bir başarıya imza atmıştır(!) Sonuç, el âlem aya biz yaya, vesselâmü alâ meni’t-tebea’l-hüdâ…

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 9 Aralık 2017

Dibe Vuruş


Bir müslüman olarak içim acıyor; çünkü bütün bir İslam dünyası son birkaç asırdır alçak sürünme halinde isbat-ı vücut ediyor. Gerçi Allah’ın her günü, “sürünmeye başlayalı kaç asır geçti, tarihsel çevrim gereği bu izmihlalden kurtuluş vakti çok uzak olmasa gerek” düşüncesiyle ümit tazeliyoruz; ama gelin görün ki topyekûn İslam âlemi olarak alçak sürünmemiz her geçen gün daha da vahimleşiyor. Özellikle din, dinî düşünce ve pratikte süreç dibe vurma süreci gibi işliyor. Öyle ki Ortadoğu’nun göbeğinde ansızın IŞİD denilen bir katiller güruhu peyda oluyor ve İslam dini bu güruhun elinde sırf kan dökmeye yarıyor. Aynı din öz yurdumuzda peydahlanıp palazlanan FETÖ ihanet şebekesinin elinde ise adeta haşhaş ve afyona dönüşüyor. İhtimal ki FETÖ din konusunda Marx’ı referans alıyor. Çünkü Marx din konusunda hem “baskı altında ezilen yaratığın iç çekişi ve kalpsiz dünyanın kalbi” diyor hem de “din halkın afyonudur” tespitinde bulunuyor. FETÖ elebaşı ise kalpsiz dünyanın kalbi olmak gibi yumuşak din söylemleriyle çıktığı yolun sonunda afyon komasına girmiş bir haşhâşî sürüsünü sevk ve idare ediyor.
***
Ortadoğu coğrafyasına bakıldığında, kan revan manzarasından başka bir şey görünmüyor. Sözde İslam ülkeleri sürekli olarak birbirleriyle didişiyor. Hamas, el-Fetih, Emel, Hizbullah gibi sayısız radikal örgüt ise birbirini yemeyi cihad telakki edecek kadar müptezelleşiyor. İslam dünyasındaki devletlerin ahvaline bakıldığında, sözgelimi Mısır İsrail’den yediği onca dayaktan ötürü Stockholm sendromuna yakalanmış görünüyor. İran’daki devlet aklı Pers ve Sâsânî ajandasına göre çalışıyor, Şiîlik ise kılıf olarak bu ajandayı saklıyor. Bedevilikten vazgeçmemeye yeminli Suudi Arabistan aşiret iktidarının siyasi ömrünü uzatmaktan başka bir şey düşünmüyor. Suriye’deki iktidar mehdi-mesih bellediği Rusya’ya bütün varlığını vakfediyor. Afganistan ve Pakistan gibi devletler ise Hanefilikten Taliban üretme ayrıcalığıyla temayüz ediyor. Sonuçta bütün bunların hasılası iflah olmaz bir şamar oğlanlığına karşılık geliyor.

İslam dünyası bilgi, bilim, felsefe, teknoloji adına hemen hiçbir şey üretmiyor, sadece tüketiyor. Hiçbir İslam ülkesi, “Biz Allah’ın gönderdiği son peygamberin ümmeti ve son vahyin müminleriyiz; ama nedense hep biz mağlup, ehl-i küfür galip; bu nasıl iş?” diye düşünüp kendine çeki düzen verme ihtiyacı hissetmiyor. İslam âlemi bilgi, bilim ve felsefe namına hemen hiçbir şey üretmediği gibi, genel insanlık ailesine ahlâkî bir örneklik de sunmuyor. Hâl böyleyken ve bunca düşkünlüğe rağmen İslam adına konuşup dinî-ahlâkî retorik üretmekten de geri durulmuyor. Nurettin Topçu 1965 yılında yazdığı bir mektupta şöyle diyor: “Ahlaksızlığın ummanı olan bu Şark’ı yaşadıkça tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar. ‘Müslümanız diyen insan yığını’ yok mu? Onlar Şark’ın en aşağı tabakasını temsil ediyor. Müslümanlık, yaşanan şekliyle müslümanlık Şark’ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer, ne ahlak, ne de Allah uzanır bunlara. Bunların önce her şeyi bırakıp insanlık devrine girmeleri lazım...”

Dinî-ahlâkî alandaki genel manzara bizim memlekette de pek hoş görünmüyor. Özellikle din konusunda dibe vurma süreci maalesef bu topraklarda da işliyor. Öyle ki kendini Ehl-i Sünnet’in resmî temsilcisi ve bekçisi olarak gören birisi çıkıyor, “Aşere-i mübeşşere listesine ben de dâhil edildim; zira benim cennetten müjdecim geldi” mealinde bir hezeyanda bulunabiliyor ve böyle bir hezeyanın sahibine belki milyonlarca insan dikkat kesiliyor. Üstelik bu tipler bir taraftan imitasyon peygamber terliğinden yanmaz kefen pazarlamacılığına kadar her türlü şarlatanlık ve bezirgânlığa imza atarken bir taraftan da sözüm ona sahih Sünnî itikadın Türkiye temsilciliğini elden bırakmıyor.
***
Bunların nezdinde Ehl-i Sünnet itikadının referans kaynağı ve sahihlik vasfı, kelâmî ve/veya fıkhî meselelerle ilgili herhangi bir bilginin Beyrut veya Haydarabad baskısı bir Arapça eserde yer almasına ve bu klasik eserin müellifinin Sünnîliğe mensup olmasına göre belirleniyor. Yani, “Efendim, İbn Âbidin böyle söylüyor” denildiğinde, söz konusu bilgi veya görüş kesin doğru olarak takdim ediliyor. Kısacası, bugünkü yaygın Ehl-i Sünnet söylemi klasik dönem Sünnî kelam, fıkıh, tefsir âlimlerine ait eserleri tarih-üstü metinler olarak algılama ve bu eserlerdeki her görüşü tartışılmaz doğru sayma cehaletiyle şekilleniyor. İşte bu cehaletin temsilini üstlenen skolastik zihniyet dinî düşünce alanında dibe vurmamızı kaçınılmaz hale getiriyor.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 2 Aralık 2017

Kaynak: http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/dibe-vurus-5587

Kendimize Avukatlık Başkasına Savcılık


İki hafta önce bu köşede yayımlanan “Şeytan Taşlamaktan Tavaf Etmeye Vakit Bulamamak” başlıklı yazıyla ilgili okuyucu yorumlarından bir kısmı, “Hocam, din işini siz İlahiyat hocaları bu hale getirdiniz; din diliniz ne kadar da sert ve zehirli… Şu ahlaksızlık kavramının kullanımı da kurgu ve imaj oluşturmak maksatlı” gibi eleştirilerle, diğer bir kısmı ise ne yazık ki dinî hamiyet adına hakaretlerle dolu. Yazılarımızda, “Bu sorunlar başkalarının değil, bizim sorunlarımız” desek de, eleştirilerimizin kendimize dönük ve aile içi meselelerimizle ilgili olduğunu açıkça söylesek de içimizden birileri, “Hoca, tüm sorunların kaynağı siz ve sizin gibiler” diyerek olanca günahı bir çırpıda bize yükleyip işin içinden çıkmaktadır.

***

Tarih envanterine öküz altında buzağı arama dönemi olarak geçeceğini düşündüğüm şu son zamanlarda yaşadıklarımız hemen hiçbir konuda birbirimize dert anlatabilme, herhangi bir meseleyi aklıselim ve hissi selimle konuşup tartışabilme imkânımızın pek kalmadığını gösteriyor. Hemen her birimiz sosyal hayatta birçok şeyin yolunda gitmediğini kabul ediyoruz; ama arızalar, sapaklıklar ve yanlışlıkların kaynağı hususunda kendimizi muahezeden muaf tutuyoruz. Hal böyle olunca, “Biz hem müslümanız hem de nasıl bu kadar yalan konuşabiliyoruz? Biz hem müslümanız hem de nasıl bu kadar kolay iftira atabiliyoruz? Biz hem müslümanız hem de nasıl bu kadar kolay nemime ve gıybet üretebiliyoruz?” diyerek kendi kendimizi sorgulamaya lüzum hissetmiyoruz.
Öte yandan, “Başta Allah olmak üzere kitaba, rasule, ahirete, hesaba, cezaya, hâsılı dünya kadar şeye inanıyoruz; ama inandığımız bunca şeyden hiçbirine hayat tecrübemizde niçin esaslı bir yer edindiremiyoruz? Dilimizle çok kolay ikrar ettiğimiz inanca niçin ontolojik bir karşılık bulamıyoruz? Yaptığımız işlerde niçin bir deontoloji kuramıyoruz?” diyerek kendi kendimizi hesaba çekmekten imtina ediyor, her şeyden önce kendimize çeki düzen vermemiz gerektiği ikazına muhatap olduğumuzda ise tıpkı bizim yazılara iliştirilen kimi yorumlarda görüldüğü üzere, “Hoca, bütün problemler hep sizin gibi İlahiyat profesörleri yüzünden” gibi yansıtma mekanizmalarını devreye sokmayı yeğliyoruz.

Yansıtma, bastırma, bahane bulma gibi hiçbir savunma mekanizmasına yaslanmadan açıkça itiraf edeyim ki biz bugün sanki dînimsi bir din dizgesi içinde dindar dinsizlik gibi absürt bir hâli tecrübe ediyoruz. Biz bu hâl ve minvalde iken bir gayri müslim çıkagelse ve bize, “Benim müslüman olmamı istiyorsunuz; ama bu konuda bana nasıl bir teklif sunuyorsunuz? Yani ben sizin gibi müslüman olunca şu an bende olmayan hangi değeri kazanacağım, sözgelimi ahlâkî açıdan hangi eksiğimi tamamlayacağım?” dese, bu gayri müslime nasıl bir karşılık vereceğimizi sizlerin yüksek takdirlerine arz ediyorum. Bu arada çok yakıcı bir gerçek olarak belirteyim ki 15 Temmuz darbe teşebbüsünden beri devlet ve milletçe FETÖ’nün maddi ve fiziki gücünü kırma mücadelesi veriyoruz; ama bu melun yapının ahlakıyla (ahlaksızlığıyla) mücadeleyi sanki es geçiyoruz. Es geçmekten öte, FETÖ’nün ahlaksızlık kariyerinden hayli nasiplenmiş görünüyoruz. Geçmişte FETÖ’nün kusursuz şekilde icra edegeldiği tehdit, şantaj, yalan, iftira gibi her çeşit kumpası şimdi biz birbirimize yapıyoruz. “Düşmanın silahıyla silahlanın” diye bilinen ve kaynağı belirsiz olduğu halde kimilerince hadis diye de nakledilen bu ilkesizlik mottosunu kendimize ilke edinmiş gibi davranıyoruz. Sonuçta, FETÖ’nün geçmiş yıllarda çok sıkı bir din ve ahlak retoriğinden basbayağı dinsizlik ve ahlaksızlık üretmesi gibi biz de Allah korkusundan azade olarak dînimsi bir din dizgesi içinde dindar dinsizlik tecrübesini geliştirme yolunda hızla ilerliyoruz.

***
İçinde bulunduğumuz berbat durumun tasviri meyanında Nurettin Topçu’nun şu çarpıcı ifadelerini paylaşmakta fayda görüyorum: “Allah korkusu, dünya hadiselerinin benzeri olan bin türlü hadiselerin korkusuna bağlandı ve böylelikle dindar geçinen bu zümrenin elinde Allah katledildi. Dünya denilen bu hile ve riya pazarında, ahiret metaının muhtekirleri süratle çoğaldı. Bütün kirlerinin üstüne dindarlık libasını giyinenler, din hayatının sarrafları veya karaborsacıları kesildiler. Mallarının sürümünü sağlayanlara peşkeş çektiler. Kendileri ile alışveriş yapmayanları ise cehenneme gönderdiler ve sanki kendileri Allah’ın umumi vekâletine sahiplermiş gibi, iman ile isyanın sınırlarını sımsıkı ayırdılar… Din çok defa sapıklıkla birleşti ve din hayatı her türlü aydınlığın, kültürün, medeniyetin, insaniyetin düşmanı oldu.” (Nurettin Topçu, Ahlâk Nizamı, Dergâh Yayınları, İstanbul 2016, s. 87-88).

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 25 Kasım 2017

Kaynak: http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/kendimize-avukatlik-baskasina-savcilik-5531

Din, Hakikat, Yorum | İlim ve Hikmet Vakfı | 17 Kasım 2017


Prof. Dr. Mustafa Öztürk 17 Kasım 2017'de Sakarya'da İlim ve Hikmet Vakfı'nın daveti ile bir söyleşi gerçekleştirdi.