Cennetten Haber Gelse Hemen Ölmek İster Miyiz?

12 Haziran-18 Haziran 2017 tarihleri arasında MAK Danışmanlık tarafından 30 büyükşehir, 23 il ve 154 ilçede 5400 kişi ile yüz yüze görüşmelerle yapılan, “Türkiye’de Toplumun Dine ve Dinî Değerlere Bakışı” konulu araştırmada çok çarpıcı sonuçlar ortaya çıktı. Araştırmadaki en çarpıcı sonuçlardan biri uhrevî âlemle ilgilidir. “Cennete gideceğiniz kesin olsa, şu an cennete gitmek için ölmeyi düşünür müsünüz?” sorusuna “Evet” diyenlerin oranı % 15, “Hayır” diyenlerin oranı ise % 65’tir. Türkiye’nin, “yüzde doksan dokuzu müslüman ülke” diye tanımlandığı nazar-ı itibara alındığında, bu oranlar üzerinde adamakıllı düşünmek gerekir. “Cennete gideceğiniz kesin olsa…” sorusuna, katılımcıların %65’inin, “Böyle olsa bile ölmek istemem” diye cevap vermesi, ciddi bir çekincenin göstergesi olarak okunabilir. Daha açıkçası, bir an önce cennete gitmek için ölmeyi istemek, katılımcılar tarafından IŞİD (DEAŞ) gibi terör örgütlerinin cihad, intihar eylemi gibi konulardaki bilindik anlayış ve inanışıyla ilişkilendirilmiş, dolayısıyla soru “tuzak soru” olarak algılanmış olabilir. Ancak bu bir ihtimaldir. Bu ihtimal yok sayıldığında, söz konusu soruya verilen “Hayır” cevabının %65’lik orana baliğ olması hakikaten vahimdir. Vahamet, Kur’an’da çok sık vurgulanan uhrevî âlem gerçeğine ve cennetteki ebedî mutlu hayat garantisine rağmen kendini müslüman olarak gören yüz kişiden altmış beşinin bu dünyaya adeta kazık çakmak istercesine lafı, “Cennetteki yerimiz garanti olsa dahi ölüm bizden uzak olsun” demeye getirmesidir.

***

Bu ilginç tavrın önemli bir sebebi, sekülerleşmenin muhafazakâr çevrelerde dahi büyük ölçüde benimsenmiş bir dünya görüşü hâline gelmesidir. Kanımca, sekülerleşme ya da bir diğer tabirle dünyevileşme hakkında konuşmak artık nafiledir. Çünkü hemen herkes sekülerleşme ve dünyevileşmenin ne olduğunu gayet iyi bilir, ama maalesef sadece bilmekle yetinilir. Oysa dünyevileşme Kur’an’da Kureyş’in önde gelen müşrik taifesinin alamet-i farikası olarak zikredilir. Öte yandan bazı İslâmî kaynaklarda Hz. Peygamber’in, “Ben ümmetimin putperestlik inancına döneceği endişesi taşımıyorum. Benim endişem, ümmetin dünyevileşmesi, dahası mala, mülke, paraya tapar hâle gelmesidir” dediği nakledilir. Ayrıca Hz. Peygamber’den ölümü istememekle ilgili birçok hadis nakledilir. Fakat bu hadisler, bir gün daha fazla yaşamak istemeyi dünyaya kazık çakma hayaliyle değil, amel defterindeki bozuk sicili düzeltme ihtimaliyle ilişkilendirir mahiyettedir.
Kaldı ki İbn Hanbel, İbn Ebî Âsım, İbn Hibbân, Taberânî gibi birçok muhaddisin az çok farklı varyantlarıyla naklettiği bir hadise göre ölüm kimi zaman temenni edilesi bir şeydir. Söz konusu hadise göre Âbis el-Ğıfârî veya Avf b. Mâlik isimli sahabî, “Ey Veba! Al götür beni bu âlemden” deyince, çevresindeki insanlar, “Ne o, yoksa sen ölümü mü temenni ediyorsun?” diye şaşkınlıklarını dile getirmişlerdir. Bunun üzerine adı geçen sahâbî, “Hz. Peygamber’in şöyle söylediğini işittim” demiş ve eklemiştir: “Şu altı durumla karşılaştığınızda ölümü temenni edin: Süfehanın güç ve nüfuz sahibi olması, kolluk kuvvetlerinin çoğalması, hüküm ve yargının alım-satım konusu olması, insan canının ucuzlaması, akrabalık ve dostluk bağlarının kopması, Kur’an’ın musiki konusu olarak algılanması…”

Cennetten haberci gelse bile ölmek istememenin bir diğer önemli sebebi, özellikle geleneksel kıssa ve vaaz edebiyatında çok özensiz bir üslupla ölüm ve kabir üzerinden müthiş bir korku pompalanmasıdır. Bunun kaçınılmaz olarak ürettiği sonuç, uhrevi âlemin dehşet ve şiddet diyarı gibi algılanmasıdır. Bu bağlamda modernite tecrübesinin “ölüm”ü yapı sökümüne uğratmasına da ayrı bir bahis açmak lazımdır. Muhafazakâr müslüman çevrelerde ölüm her ne kadar “Emr-i Hak vaki oldu, Hakk’a yürüdü” gibi ifadelerle evcilleştirilmiş görünse de bu evcilleştirme hep ölüp gidenlerle alakalıdır. Geride kalanlar için ölüm hâlâ çok yabancı ve yabanıldır. Bu yüzden de ölüm hep yadsınır, hatta insanlık için utanç verici bir skandal gibi algılanır. Bauman’ın Ölümlülük Ölümsüzlük adlı kitabındaki ifadesiyle ölüm, modern zamanlarda sanki dışarıdan gelen bir şeymiş gibi yadırganır. Kişi ölmez, sanki hep bir şeyler tarafından öldürülür. Modernite, ölüm ve ölümlüğü yapı sökümüne uğratmış, fakat bu durum ölüm gerçeğini ortadan kaldırmamış, belki sadece onu hiç istenmeyen bir yabancı durumuna sokmuştur. Böylece ölüm, sözüm ona pek yaratıcı, becerikli ve kendinden gayet emin aktörlerin başrol oynadıkları modern dünyadaki yaşam açısından hep “öteki” olmuştur.

***


Nurdan Gürbilek’e göre ölümü yadırgayıp uzak mekânlara sürmeye çalışma ısrarının ardında onu zamanın dışına atma arzusu vardır. Zaman algısının önemsiz olduğu bir dünyada herkes her zaman çocuktur; öyle de kalmalıdır. Bu yüzden, gözümüzün önünde akıp giden bütün ölüm sahnelerini basbayağı bir yabancının ölümünün hayatımızdan hiçbir şeyi çekip alamayacağından emin olmanın verdiği kayıtsızlıkla algılarız. Bu tuhaf durum aslında modernlik tecrübesinin iki yüzüdür. Bir yanda ölüm ve yası sağlık ve mutluluk adına reddetmek, yakınlarımızın değil ölmesine hasta olmasına bile tahammül edememek ve çocuklara ölümden söz etmenin dilini bir türlü bulamamak varsa, öbür yanda da iç dünyamızda hiçbir hüzün ve kederi harekete geçirmeyen, yasın kırıntısına bile izin vermeyen sıra dışı bir ölümü, vahşi bir cinayeti, akıl almaz bir cinnet anını biraz tiksinerek biraz da gözlerimizi kaçırarak ama büyük bir merak ve hazla seyretme arzusu vardır. Hâsıl-ı kelam, biz gerçekten acayip varlıklarız; çünkü biz ölüm denince hem acayip korkarız hem de ölüm diye bir şey yokmuş gibi hayata akarız. Bu yüzdendir ki cennetten haber gelse dahi dünyaya abanarak yaşamaktan geri durmaya pek yanaşmayız.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 8 Temmuz 2017

Dünyanın Tuzu Olmak

Matta’ya göre Hz. İsa kalabalıkları görünce dağa çıkar, ardından bir grup insan gelip etrafına toplanınca, meşhur dağ vaazına başlar. “Dünyanın tuzu sizsiniz” der ve ekler: “Ama tuz tadını yitirirse bir daha ona tuz tadı nasıl verilebilir? Artık dışarı atılıp ayak altında çiğnenmekten başka işe yaramaz.” (Matta, 5/13). Bu vaazdaki tuz metaforu hakikaten çarpıcıdır. Bir yoruma göre ilâhî buyruklar uyarınca sımsıkı bir mümin olmak ve sulandırılmamış bir hayat yaşamak tuz gibi yakıcıdır. Malum, tuz yakıcı olduğu kadar da koruyucudur. Mesela, ete sıvandığında o eti çürüyüp kokmaktan korur. Mümin de tuz misali dünyaya ve hayata sıvandığında her şeyden önce kendini dünyevileşmeden korur. Tuz aynı zamanda tattır. Kendisi acıdır ama yemekler ancak bu acılıkla tatlanır. Tat ile tuz kelimeleri bundan dolayı bir arada kullanılır. “Tuz tadı” tabiri her ne kadar oksimoronik görünse de tuzun damakta bıraktığı tat çok esaslı bir tattır.

***

Dağ vaazının tarihî ve sosyolojik zeminine gelince, Hz. İsa döneminde içi çoktan boşaltılmış ve hikmet, irfan ve vicdandan yoksun bir hal almış olan Yahudilik Ferisî yobazlarca ahlâkî yozlaşma ve kokuşmanın meşruiyet aygıtına dönüştürülmüştür. Bu yüzden Hz. İsa, Ferisîlerce empoze edilen gayr-i ahlâkî, şekilci ve gösterişçi dindarlık söylemini kıyasıya eleştirmiş ve ısrarla derin ahlâkî duyarlılığın şekillendirdiği bir din ve dindarlık anlayışını salık vermiştir. Hz. İsa’nın tebliğ ve davette bulunduğu dönem özellikle din adamları ve yöneticilerle ilgili skandalların, çok çeşitli suiistimallerin sıkça yaşandığı bir zaman dilimi olarak tarih kayıtlarına geçmiştir. Din adamları arasında baş gösteren menfaat ve nüfuz kavgası, dinî emirlerin keyfi yorumlanması ve adamına göre fetva çıkarılması gibi sorunlar da Hz. İsa tarafından sıkça eleştirilmiş; ancak bu eleştiriler dönemin din baronlarını ve müesses dinî yapılarını çok rahatsız etmiştir.

Morris S. Seale’nin bir makalesinde mukayeseli olarak gösterdiği üzere Hz. İsa’nın dağ vaazında altı çizilen birçok ahlâkî ilkenin tasavvuf tarihindeki Melâmetî anlayışla önemli ölçüde benzeşmesi dikkat çekicidir. Melâmetîlik hicrî III. (IX.) yüzyılda Horasan bölgesinde ortaya çıkıp daha sonra bütün İslam dünyasında yaygınlık kazanan bir tasavvufî mektep ve meşreptir. Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmamayı (Mâide 5/54) kendilerine temel ilke edinen Melâmetîlerin belli başlı özellikleri şöyle özetlenebilir: Kendi nefsinde bir varlık görmemek ve nefsin her türlü benlik iddiasını terk edip gönülleri terakki ettirmeye çalışmak; başkalarının kusurlarıyla ilgilenmeyi bırakıp kendi kusurlarıyla meşgul olmak; halk ile tahalluk, Hak ile seyr üzere yaşamak, yani halkın içinde sıradan biri gibi olmak ve fakat Allah’ı bir an bile hatırdan çıkarmamak; ibadetleri ifa ettikten sonra hemen unutmak ve böylece nefsin ucb, kibir ve riyaya meyletmesine fırsat tanımamak; nefsin bir şeye çaba göstermeden sahip olmayı istemesi hâlinde o şeyi alın teriyle kazanmaya koyulmak… Kısacası, Melâmetîlik gösteriş, kendini beğenme ve şöhret düşkünlüğü gibi ahlâkî âfetlere karşı nefsi kınamak suretiyle adam gibi adam olmaya çalışmaktır. Bu anlayışın sonucu olarak Melâmetîler amellerini gizleme taraftarı olmuşlar, kalbî ve fiilî amellerinin başkaları tarafından bilinmesini hoş karşılamadıkları gibi kendilerini fark ettirecek özelliklerle ortaya çıkmaktan da sakınmışlardır.

***


Özellikle son zamanlardaki genel toplum manzaramız beni bir Melâmetî gibi davranmaya ve İslam’ı Melâmetî perspektifle yorumlamaya sevk ediyor. Çünkü etrafıma baktığımda hemen herkes dünyanın tuzu değil de “bal küpü” olma sevdasına kapılmış görünüyor. Hatta bugünkü genel hayat tarzımız, “Bal tutan parmağını yalar” modunda seyrediyor. Böyle bir hayat modu tuzun bile kokacağına işaret ediyor. Bu yüzden, hâl-i hazırda ahlâkî duyarlılığı sıfırlanmamış her bir insan tekinin tıpkı tuz gibi yakıcı olması, yaraya kendini basması gerekiyor. Malum, tuz kendinden verir, kendini eritir. Topyekûn çürüyüp kokuşmaktansa birilerimizin tuz misali kendinden verip kendini eriterek en azından çürümeyi geciktirmek için didinmesi lazımdır. Aksi halde, bu kritik yıllar tarih kütüklerine dünyevî nimetlerle sınandığımız yıllar olarak kaydolacak, fakat sadece bununla kalmayacak, sınavı kaybettiğimiz yıllar olarak da anılacaktır. Tarih, “pek çok müslümanın yokluk zamanında dilden düşürmediği ihlas, takva gibi değerlerin varlıkla sınanma tecrübesinden sonra parasızlıktan başka bir şey olmadığı anlaşıldı” diye de yazacaktır. Bu yüzden, yakın gelecekte, en azından istikbaldeki kırk-elli yıllık süreçte biz müslümanların hemen hiçbir insan evladına din, ahlak, hak, hukuk namına söz söylemeye yüzü olmayacak, iki çift laf etmeye kalkıştığımız anda ise, “Sizi de gördük” mealindeki tepkiler hepimizin suratına tokat gibi çarpacaktır. Kısacası, hemen her birimizin tuz değil de bal küpü olma şehvetine kapılıp birer dünya arsızına dönüşmesiyle ortaya çıkan büyük yıkımdan belki de en çok dinî-ahlâkî değerler nasibini alacak ve sonuçta tüm söylemlerimiz, sembollerimiz ve vaktiyle temsilciliğini üstlendiğimiz değerlerle birlikte gelecek nesillerin ibretle bakıp seyredeceği bir enkaz yığını olacağız.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 1 Temmuz 2017

Kadir Gecesi | A Politik / Kanal A | 21 Haziran 2017 - Mustafa Öztürk


Kanal A'da Mehmet Toprak'ın sunduğu 21 Haziran 2017 tarihli A Politik programına Prof. Dr. Mustafa Öztürk ve Kenan Alpay konuk oldu.

Ruh-Beden-Zihin Dengesi | Gündem Özel / CNN Türk | 9 Haziran 2017 - Mustafa Öztürk


Gündem Özel, “ruh-beden-zihin” ilişkisini masaya yatırdı.
Daha mutlu huzurlu ve dengeli bir hayatı nasıl yaşarız?
Tüketim kültürünün dayattığı anlık hazların ötesine geçebilir miyiz?
Yaşam amacımızı nasıl bulur, ruh-beden ve zihin bütünlüğünü nasıl sağlarız?
Maddi ve manevi dünyayı dengelemek mümkün mü?
Deniz Bayramoğlu sordu,
sinirbilim uzmanı Prof. Dr. Sinan Canan, psikiyatrist Mehmet Zihni Sungur, ilahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Öztürk, uzman psikolog Merve Otçeken yanıtladı.

Gayri Siyasal İslamcılıklar

1960 sonrası Türkiye İslamcılığında başından beri aktif siyaset ve reel politik angajmanlara mesafeli duran bir damar da vardır. Bu damardaki faaliyetler fikir, şiir, edebiyat ağırlıklıdır. Ankara’da Edebiyat Dergisi bürosu, Akabe Kitabevi, Mavera ve Hece gibi dergi çevreleri, Saatçi Musa’nın dükkânı, Ercüment Özkan ve İktibas Dergisi, Said Çekmegil ve Malatya çevresi, Atasoy Müftüoğlu’nun sohbet ortamları gibi adresler bu damarın adeta sembolleşmiş mekânları arasındadır. Merhum Sait Çekmegil, Ercüment Özkan ve Atasoy Müftüoğlu çizgisi hariç, İslamcılığın fikir ve edebiyat ağırlıklı bu versiyonunda dinî-ilmî alanla ilgili eleştirel yaklaşımlar ve yeni yorumlara pek sıcak bakılmamakta, dahası, İslam geleneksel ve kültürel motiflerle bezeli olarak ecdat yadigârı eserler ve emanetler misali arada bir tozu alınıp itinayla saklanmaktadır. Haliyle, bu damarda dinî hayat büyük ölçüde gelenek referansıyla kıvam bulmakta, “İslamcı” diye anılan bazı meşhur şairler ise “Mızraklı İlmihali”ni temel dinî referans almaktadır. İşbu kültürel İslamcı damarın ümmetçi İslamcılığa mesafeli ve aynı zamanda Türk, Osmanlı, Nakşibendî motifleriyle bezeli muhafazakâr gelenekçi zihniyetle aynı kavşakta buluşması ironik bir durumdur.

***

Türkiye’de bir diğer İslamcılık damarı daha var ki bu damarı temsil eden birçok kimse de başlangıçta Mevdûdî, Ali Şeriatî gibi düşünürlerin tercüme eserlerini okuyarak yetişmiş, fakat ilerleyen yıllarda Fazlur Rahman, Mehmed Said Hatiboğlu gibi ilim adamlarının eserleri/fikirleri ile tanışmış ve böylece dinî-ilmî alanda gelenekçi zihniyetle pek uyuşmayan yeni bir perspektif kazanmıştır. Malum, Fazlur Rahman gerek Türkiye’deki siyasal İslamcılığın gerekse muhafazakâr gelenekçi dinî anlayışın hemen her varyantında “gâvur” muamelesi gören bir figürdür. Bu yüzden, Fazlur Rahman ismine menfi bir sıfat eklemeden konuşmak, “modernistlik”, “yerli oryantalistlik” gibi etiketlerle birlikte anılmayı peşinen göze almayı gerektirmekte, üstelik bu durum Türkiye’deki İslamcılığın diğer varyantlarıyla aynı kadraja girmeme gibi bir sonuç vermektedir. Hoş, Fazlur Rahman da kendini İslamcı, hele de siyasal İslamcı olarak gören biri değildir. Fazlur Rahman’ın dinî düşünce tarzı ile siyasal İslamcılık arasında kan uyuşmazlığı bulunduğuna dair birçok kanıt gösterilebilirse de kendisinin naklettiği şu anekdot meselenin anlaşılmasına kâfidir: “Lahor’da lisansüstü çalışmalarımı sürdürürken, Mevdûdî ne çalıştığımı sorduktan sonra, ‘Ne kadar çok (ilmî) çalışma yaparsan amelî melekelerin o kadar çok körelir. Niçin gelip cemaate (Cemaat-i İslâmî) katılmıyorsun?” demiş, o zaman benim cevabım şöyle olmuştu: Ne olursa olsun, ben ilmî araştırma yapmayı seviyorum.”

Netice itibariyle, İslamcılık günümüz Türkiye’sinde monoblok bir gövde olarak ele alınıp tanımlanması pek mümkün görünmeyen bir söylemdir. Bilhassa Türkiye’nin kendine özgü şartlarında bünyesine eklemlenen yeni unsurlar sebebiyle eski muhalif karakterinden farklı bir hüviyete bürünen bu söylemin birçok versiyonunda İslam siyaset ve iktidar sosyolojisinin konusu gibi algılanır. Bir hocamızın yaklaşık iki ay kadar önce, “Siyasi Partiler ve İslamcılık” başlığı altında yazdığı bir köşe yazısındaki şu ifadeler hayli manidardır: “Ülkenin resmi ve anayasal düzeni İslamcı bir partinin kurulmasına ve amacını gerçekleştirmek için çalışmasına izin vermiyor. Peki, bu durumda siyaseti ve partiyi amaçları için kullanmak isteyen İslamcılar ne yapacaklar? Makul, zamanında, yerinde, usulüne uygun adımlar, söylem ve eylemlerle amaçlarına hizmet etmeye çalışacaklar.”

***


Hem bu ilginç ifadeler hem de Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, Saadet ve AK Parti tecrübeleri dikkate alındığında, siyasal İslamcılık diye tabir edilen fikrî konsorsiyumun temsil kabiliyeti en yüksek versiyonunu konjonktürel söylem güncellemesine dayalı olarak iktidara odaklanan ve siyasi iktidarı toplumsal destek yoluyla kotarmaya çalışan pragmatik bir düşünce tarzı olarak değerlendirmek mümkündür. Reel politiğin dinamiklerine bağlı olarak kendine sık sık format atan ve dini genellikle faydacı bir politika unsuru gibi konumlandıran bir düşünce tarzına İslamcılık denilip denilmeyeceği de adamakıllı tartışılması gereken bir meseledir. Son olarak, bugün itibariyle İslamcılık bakiyesi olarak görülebilecek ya da bir şekilde İslamcılıkla ilişkilendirilebilecek düşünce ve söylemlerin pek çoğunun, tıpkı II. Meşruiyet döneminde olduğu gibi Türkçülük, Osmanlıcılık gibi bileşenlerinin bulunduğunu belirtmek gerekir. Bu bakımdan, günümüz Türkiye’sinde, “Gerçek manada İslamcılık nedir, hakiki İslamcı kimdir?” gibi soruların tam cevabını bulmak hayli zordur. Kanımca, bugün yapmamız gereken iş, İslamcılık üzerine daha fazla kafa yormayı bırakıp vaktiyle hazır bulduğumuz İslam ve müslümanlık içinde ilmî, fikrî ve ahlâkî bir cehdle yeniden ihtida etmemiz gerektiğini anlamak ve bunun gereğini yerine getirmeye odaklanmak olmalıdır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 24 Haziran 2017

Kaynak: http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/gayri-siyasal-islamciliklar-4309

İslamcılık ve Muhafazakar Demokratlık

Yakın geçmişte ve günümüzde kimilerince “ölüm ilanı” verilen, kimilerince de en kısa sürede ölmesi gerektiği düşünülen İslamcılık, 1960’lı yıllardan itibaren Mevdûdî, Hasan el-Bennâ, Seyyid Kutub, Ali Şeriatî gibi müslüman düşünürlerin tercüme eserlerinden istifadeyle ümmetçilik ideali etrafında kurgulanan ve İslam’ın devlet, siyaset, ekonomi gibi alanlarda da söyleyecek sözü bulunduğuna bu sayede muttali olan Türkiye İslamcılığı olsa gerektir. 1970 yılında Milli Nizam Partisi ile başlayıp bugün AK Parti ile devam eden hareket birçok kimse tarafından Türkiye İslamcılığının siyasi sürümü olarak kabul edilir. Fakat hem Milli Görüş ve hem de AK Parti çizgisince benimsenen genel dinî söylem Mevdûdî, Seyyid Kutub, Şeriatî gibi fikir adamlarının anlatmaya çalıştıkları İslam ve İslamcılıktan ziyade, Necip Fazıl, M. Şevket Eygi gibi isimlerin dil ve ifade tarzlarında karşılık bulan ve her ne kadar retorikte “asr-ı saadet”, “ümmet” gibi dinî motifler belirgin olsa da temel gıdasını Selçuklu ve bilhassa Osmanlı’ya dair zengin tahayyüllerden alan bir millî muhafazakârlığa karşılık gelir. Merhum Necmettin Erbakan’ın Milli Nizam Partisi’nin tanıtım toplantısında (8 Şubat 1970) yaptığı konuşmada, “Açıkça ilan ediyorum ki bizim partimizin kurucuları Sultan Fatih Hazretleri, Sultan Yıldırım Hazretleri, Sultan Murad… Sultan Abdülhamid’dir” demesi bu konuda az çok fikir verir.

***

Cumhuriyet döneminde Kemalist merkezin öteden beri din ve dindar kitlelerle başı pek hoş olmadığından, Erbakan Hoca’nın liderlik ettiği siyasi hareket birçok yol kazası yaşadıktan sonra laik rejimle didişmenin faydadan ziyade zarar ürettiğini anlayınca mümkün mertebe rejimin sinir uçlarına dokunmamak ve bu konuda çok hassas davranmak durumunda kalmıştır. Özellikle 28 Şubat sürecinde Milli Görüş’ün derin yaralar alması bu siyasi hareketin kendini sorgulamasına yol açmıştır. Bu kritik sorgulama parti bünyesinde gelenekçi-yenilikçi ayrışmasını doğurmuş ve sonunda yenilikçi kanat bağımsızlığını ilan edip Adalet ve Kalkınma Partisi olarak siyaset sahnesindeki yerini almıştır. AK Parti dönemi birçokları tarafından İslamcılığın iktidarla imtihanı gibi algılanmıştır. Fakat İslamcılıkla ilgili en son tartışmalar bağlamında, AK Parti’nin yönetim kadrosuna yakın oldukları bilinen bazı yazarlar bunun yanlış bir algı olduğunu, çünkü Ak Parti’nin kuruluş günlerinden bu yana kendisini hiçbir zaman İslamcı bir parti olarak tanımlamadığı gibi İslamcılık düşüncesiyle de herhangi bir irtibatının bulunmadığını açıkça vurgulamışlardır.

Aynı camiaya mensup diğer bazı yazarlara göre ise AK Parti döneminde iktidar tecrübesini yaşayan eski İslamcılar bir kriz içerisine girerek İslamcılığı faydalı bir öteki olarak araçsallaştırmış ve reddedilmesi gereken bir olgu olarak görmüşlerdir. Bu iktidar tecrübesi geçmişte maruz kalınan engellemeler ve kısıtlamalardan kurtulmanın yolunu liberal ve demokratik söylemler etrafında şekillenen tezlerde aradığı ve bulduğu için, İslamcılık dilinde sessizleşme ve fakirleşme yaşanmış, İslâmî referanslar siyasal bir dil kaybına maruz kalmıştır. Her ne kadar İslamcı aktörlerin yaşantısında dinî unsurlar görünse de siyasal ve entelektüel dilde İslâmî referansların pek kullanılmaması ve bu dilin gittikçe suskunlaşması iktidar pratiğinin İslamcılığı zaafa uğrattığı kanaatine argüman oluşturmuştur.

Bu tespitlerin yabana atılmaması gerekir. Zira AK Parti’nin ilk zamanlarında Erdoğan’ın bireysel düzeyde İslam’ı referans gösterirken siyasî referans olarak da demokrasiyi telaffuz ettiği bilinmektedir. Yine aynı süreçte partinin muhafazakâr demokrat çizgiyi takip edecek bir parti olarak tanımlandığı da bilinmektedir. Bu tanımlama, bir değerlendirmeye göre jakoben Kemalist geleneğin mabetler ve vicdanlara hapsetmek istediği dinî görünürlüğü siyasal alandan çekerek bireysel ve toplumsal alanda kristalize etme gayretidir. Bu arada İslam depolitize edilerek dinin toplumsal alandaki görünürlüğü muhafazakârlığa yedirilmiştir. Dolayısıyla AK Parti’nin muhafazakârlık söylemi temelde siyasi meşruiyet kaygısıyla belirlenmiştir. AK Parti’nin muhafazakârlık söylemi Kemalist merkeze yönelik olarak, “Siyasal İslamcılıkla ilişkimiz yok” mesajı da içerir.

***


Muhafazakârlık, Cumhuriyet tarihindeki rolü itibariyle İslamcılığa meşru dil servisi verebilecek en işlevsel ve risksiz söylemdir. Çünkü bu söylem katı laikçi Cumhuriyet ideolojisi açısından İslamcılığın radikal talepler ve beklentilerinden vazgeçtiği teminatı anlamına gelirken, birçok İslamcının hâlâ İslamcı bir parti olarak görmek istediği AK Parti açısından da kendi varlığını riske etmeme stratejisini ifade etmektedir. Nitekim dinin muhafazakârlık düzeyinde toplumsallaştırılması hem geniş toplumsal tabanın dinî hürriyet havasını teneffüs etmesine, hem de “din devleti” korkularının giderilmesine önemli katkılar sağlamıştır. AK Parti’nin “yeni muhafazakâr demokratlığı”na ilişkin dikkat çekici bir analize göre geçmiş siyasi çizgisini sahiplenmeyen ve bu tutumu “değişim” diye ifade eden bir siyasi hareketin “muhafaza etme”yi temel değer olarak kodlayan muhafazakârlıkta karar kılmasının beraberinde getirdiği ironi herhalde Türk siyasetinin “sui generis”lerinden biri olmaya adaydır. Değişimden veya en azından mutedil tempoda olmayan hızlı değişimden haz duymamakla maruf olan muhafazakârlığın reel politik ve pratik düzlemde değişimi vaktiyle sembolleştiren bir siyasi partiye ideoloji olarak seçilmesi Kemalist obskürantizmin dayattığı sinikliğin bir tezahürü olsa gerektir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 17 Haziran 2017

Kaynak: http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/islamcilik-ve-muhafazakar-demokratlik-4255

İslamcılık Neydi, Ne Oldu? (I)

Son günlerde yeniden tartışmaya açılan İslamcılık düşüncesi hakkında bu köşede yazmayı düşünmüyordum; fakat Sebîlürreşad dergisinin son sayısında (Haziran 2017, sayı: 1017) “İslamcılık” ile ilgili bir makalemin yayınlanmasından sonra makaleyi gözden geçirip biraz genişlettim ve üç haftalık bir yazı dizisi olarak burada da paylaşmak istedim. Malumunuz, İslamcılık son yıllarda şu veya bu vesileyle gündeme taşınıp tekrar tekrar tartışılan bir meseledir. 17/25 Aralık bürokratik darbe girişiminden birkaç ay kadar önce FETÖ’nün o dönemdeki meşhur kalemşörlerinden Mümtaz’er Türköne’nin “İslamcılık öldü!” iddiasında bulunduğu ve bu iddianın hararetli bir tartışma konusu olduğu pek çoğumuzun hafızasından henüz silinmiş değildir. 16 Nisan 2017 referandumunun hemen akabinde de birilerinin, “AK Parti radikal İslamcılarla yollarını ayırmalıdır” şeklinde bir çıkış yapması üzerine İslamcılık meselesi yeniden tartışmaya açıldı ki bu son tartışmanın dumanı hâlâ tütmektedir. AK Parti’nin radikal ve/veya siyasal İslamcılarla yolunu ayırıp ayırmaması reel-politikle meşguliyetten hazzetmeyen bizim gibi insanları pek ilgilendirmemektedir. Bizi ilgilendiren mesele, “İslamcılık aslında nedir? Sabit ve standart bir İslamcılık modelinden söz etmek mümkün müdür?” meselesidir.

İslamcılık düşüncesinin ortaya çıkışı genellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısıyla tarihlendirilir ve bu düşünce İslam dinini inanç, ahlak, siyaset, devlet ve hukuk gibi birçok bakımdan hayata hâkim kılma, müslümanlar arasında birlik ve dayanışma tesis ederek İslam âlemini Batı karşısındaki çok yönlü mağlubiyetten ve taahhur badiresinden kurtarma odaklı bir arayış olarak tarif edilir. Bu tarifte İslam temel referans olarak kodlanmış görünmekle birlikte, İslamcılık aslında XIX. yüzyıl itibariyle müslümanların dünya üzerindeki en büyük siyasi gücünü temsil eden Osmanlı devletini kurtarma ideolojisi olarak tebarüz eden bir düşünce biçimidir. Dolayısıyla İslam siyasi bir ifade tarzı olarak bu düşüncenin ideolojik setindeki işlevsel ve etkili bir araç mesabesindedir. İslamcılığın ilk defa Namık Kemal ve Ali Suavi gibi isimlerce temsil edilen Yeni Osmanlılar arasında gündeme gelmesi bu tespiti destekleyen bir veri olarak değerlendirilebilir. Keza ilk nesil İslamcılıktaki ittihad-ı İslam idealinin aslında bütün bir İslam dünyasının Osmanlı devletinin liderliğinde birleşip bütünleşerek kurtuluşa ereceği fikrine karşılık geldiği bu vesileyle not edilmelidir. Ayrıca II. Meşrutiyet dönemindeki İslamcılığın Türkçülük ve muasırlık gibi fikriyatı da muhtevi olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

Mısır’da Muhammed Abduh’un siyaset ağırlıklı el-Urvetü’l-Vüskâ projesinin anlamlı bir sonuç vermeyeceğine kanaat getirdikten sonra hocası Cemâleddin Afgânî’yle yollarını ayırıp topyekûn kurtuluş reçetesini ıslah-tecdit temelinde tanzim etmesi ve bu yeni/yenilikçi reçetedeki dinî referansların Reşid Rıza, Ferid Vecdi, Mustafa el-Merâğî gibi takipçileri tarafından “neo-selefî” diye nitelendirilebilecek bir yaklaşımla daha da güçlendirilmesi İslamcılık düşüncesine farklı bir boyut katmış ve bu boyutuyla İslamcılık Mehmed Âkif gibi isimlerce Türkiye’nin düşünce iklimine de taşınmıştır. Böylece İslamcılık bir taraftan siyasi ideolojik karakteri zayıflarken diğer taraftan fikrî ve ilmî tarafı ağır basmaya başlayan bir hüviyet kazanmıştır. Ancak Türkiye’de laik rejiminin kurulması ve Tek Parti yılları İslamcılık adına bir bakıma kayıp yıllar olmuştur. Demokrat Parti’nin iktidar yıllarında ise İslamcılıktan ziyade, popüler ve folklorik İslam güç kazanmıştır.

Bu dönemde ortaya çıkan Necip Fazıl İman ve Aksiyon, Çöle İnen Nur, İman ve İslam Atlası gibi eserlerle folklorik İslam ve halk dindarlığına kendince kitâbî bir boyut katmaya çalışmış, fakat onun sahih ve muteber olarak gördüğü İslam daha ziyade Türk-İslam sentezine dayalı bir muhafazakârlık olmuştur. İlginçtir, bu muhafazakârlık şimdilerde hayli kabarık bir damar olarak yeniden karşımıza çıkmış durumdadır. Muhafazakâr Türk müslümanlığının bariz özelliklerinden biri, Nakşibendîlikle özdeş bir Sünnîlik vurgusudur ki buradaki Sünnîlik tasavvuf-tarikat geleneğindeki biat (inâbe), rabıta, tevessül, velayet, mehdiyet gibi birçok konudaki ciddi sorunlarına rağmen kendisini hakikatin yegâne temsilcisi olarak görmekte, İslam’ın başka bir yorumunda da az çok hakikat payı bulunduğuna ihtimal dahi vermemektedir.


Necip Fazıl’ın Doğru Yolun Sapık Kolları adlı eserine bakıldığında, hem Demokrat Parti yıllarındaki Türkiye İslamcılığının ne kadar popülist ve sekter karakterli olduğu, hem de Abduh, Reşid Rıza gibi ıslah-tecdit temelli İslamcılığın sapkınlıkla eş tutulduğu görülebilir. Kısacası, Necip Fazıl’ın mazlum tarih söylemi, iktidar fetişizmi ve intikamcı tazmin eğilimleri etrafında şekillenen millî-dinî düşünce tarzı şayet İslamcılıksa, Işıkçılık ve Saadet-i Ebediyye çizgisi de bal gibi İslamcılık olarak tanımlanmalıdır. Bugün itibariyle genelde İslam’ı, özelde Sünnî akideyi müdafaa söylemleriyle ön plana çıkan bazı çevrelerin zihin dünyalarındaki İslam ve İslamcılık da hemen hemen aynı tarzdadır. Öte yandan, Necip Fazıl’ın İslâmî sembollerle mezcedilmiş Türklük/Türkçülük ve milliyetçilik hassasiyetleri günümüzde hayli sıklaşan ve mehter gibi nostaljik sembollere yoğun atıflarla bir o kadar da vülgerleşip sığlaşan retorikle kıyaslandığında, günümüz Türkiye’sinde pek çok kimsenin İslamcılık zannettiği din motifli düşünce tarzının gerçekte Demokrat Parti dönemindeki popüler ve folklorik din anlayışından pek farklı bir şey olmadığını söylemek mümkün olur ki evliya, menkıbe, kıssa ve hurafe merakı bu anlayışın olmazsa olmazıdır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 10 Haziran 2017

Bahse Girerek İnanmak ve Pragmatist Mümin Olmak

Bundan önceki birçok yazımda gerçekten yaşanmaya değer bir hayat sunma bakımından iyi bir sınav vermediğimizden söz ettim ve birçok okurumuzun bu yazılarla ilgili olarak, “İyi de hocam, çözüm ne?” türünden yorumlar yazdığını gözlemledim. Öncelikle belirtmeliyim ki ben bu köşede Güzin Abla hizmeti vermiyorum. Malum, Güzin Abla’nın dil dizgesinde, “Kanaatimce…, Bildiğim kadarıyla…” diye başlayan yumuşak ifadeler pek bulunmaz. Bilakis, “İşin o tarafı beni hiç ilgilendirmiyor… Sen şunu şöyle yap, böyle yap!” gibi çok keskin ve köşeli ifadeler kullanılır; sorunların çözümü de genellikle acı hap gibi sunulur. Maalesef, benim böyle hap gibi çözüm formüllerim yok. Ama yazılarımda bir taraftan kendi sorunlarımızı anlatırken, bir taraftan da sorunların üstesinden gelme yollarına işaret ettiğimi düşünüyorum. Bu yazımı da aynı tarzda yazdığımı belirterek asıl konuya giriyorum.

***

Bilindiği gibi Kur’an’da genel olarak gayba, özel olarak dâr-ı bekaya inanmayanların temel özellikleri arasında dünyevileşmeden, yani “Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan…” (Nedim) dercesine yaşama ve dünyevî nimetlerden azami nispette haz alma felsefesinden söz edilir. Tekâsür suresinin ilk ayetinde -bir yoruma göre- daha çok mal mülk, servet, prestij sahibi olmak için dünyaya abanma sevdasının inkârcıları çok fena oyaladığı belirtilir. Bugünkü genel ahvalimizi kritik ettiğimizde dünya ve hayat algımızın o günkü dünyaperestlerden pek farklı olmadığını, dolayısıyla Kur’an’ın bilhassa değer açısından dünya ile kıyaslanması gayri kabil olarak tanımladığı ahirete inandığımızı söyleyip ahiret yokmuş gibi yaşadığımızı, üstelik üç günlük dünya uğruna yapıp ettiğimiz sayısız reziletle bu foyamıza bizzat kendimizi şahit kıldığımızı söylemek insafsız bir değerlendirme olmasa gerektir. Peki, bu büyük arızamız neyle alakalıdır? Kanımca bu multifaktöriyel bir arızadır; fakat başat faktörlerden birinin inanma şeklimiz ve gerekçemizle yakından ilişkili olduğunda kuşku yok gibidir.

İnanma şeklimiz/gerekçemiz derken kastettiğim şey, bahse girerek inanmak, yani inancın temel konusu olan gayba bir nevi zar atmaktır. Hıristiyan gelenekte, bahse girerek inanmayı kitâbî düzeyde formüle eden isim Pascal’dır. Düşünceler adlı eserinde yer alan bahis argümanına göre Tanrı ya vardır ya yoktur. Acaba hangi görüşe meyledeceğiz? Akıl bu hususta karar mercii olamaz. Sonuçta bu konuyla ilgili olarak bir talih oyunu oynanır ki bunun neticesi de yazı veya tura olacaktır. Siz hangi taraf için bahse gireceksiniz? Mademki bir şıkkı seçme zorunluluğu var; o zaman menfaatimize en uygun olan şıkkı arayalım… Tanrı’nın varlığı şıkkını seçtiğiniz takdirde ne kazanıp ne kaybedeceğinizi tartalım. Bu şıkkı seçerek bahsi kazanmış olursanız, her şeyi kazanmış olursunuz. Yok eğer kaybederseniz, gerçekte hiçbir şey kaybetmiş olmazsınız. O halde, hiç tereddüt etmeyin ve Tanrı’nın varlığı lehine bahse girin.

İslam geleneğinde de gayba iman hususunda bahse giren âlimler vardır. Mesela, Gazâlî halka yönelik bazı eserlerinde iman konusunu pragmatik açıdan anlamlı kılmak adına bahis argümanını kullanmıştır. Bazı kaynaklarda Hz. Ali’nin de, “Şayet sizin iddianız doğru çıkarsa, o zaman hepimiz sonsuz azaptan kurtuluruz. Yok eğer bizim söylediğimiz doğru çıkarsa, o zaman siz sonsuz azaba mahkûm olurken, biz kurtuluruz” dediğine dair bir rivayet aktarılmıştır. Ancak siyer ve muteber hadis kaynaklarındaki bilgilerin tarif ettiği Hz. Ali dikkate alındığında, hatta Hz. Ali hakkındaki bilgilerin çok az bir kısmının sahih olduğu varsayıldığında dahi “irfanın babası” diye nitelendirebileceğimiz bu büyük sahâbînin bahis argümanına dayalı bir inancı ilkesel olarak tasvip ettiğini söylemek çok kolay olmasa gerektir. Bununla birlikte Mehmet Bayrakdar Hoca’nın Pascal Oyunu adlı kitap çalışmasında Pascal ve Gazâlî’nin yanı sıra Hz. Ali de bahisli inanç konusuna dâhil edilmiştir.

***

Konu inanma konusu olduğuna göre öncelikle “inanç” ile “iman”ın aynı şeyler olmadığını vurgulamamız lazımdır. Gerçek manada iman, derin bir güven duygusuna dayanır. Nitekim Türkçede de kullanılan emin, emniyet, emân, emanet, teminat gibi kelimelerin tümü iman kavramıyla karındaştır. Bahis argümanıyla inanmak, inancın nesnesi hakkında bir nevi zar atmak ve kumar oynamaktır. Kaldı ki inanç konusunda bahse girmek Cenâb-ı Hak’la bir tür menfaat ilişkisi kurmak anlamı taşır. Bu ilişkideki menfaat iki boyutludur. Birisi azaptan kurtulmak, diğeri mükâfata nail olmaktır. Kur’an’ın cennet/mükâfat, cehennem/azap ile ilgili ayetleri dikkate alındığında, menfaat/çıkar ilişkisine dayalı inancın insânî durum açısından az çok anlaşılabilir olduğundan söz etmek mümkündür. Bununla birlikte Kur’an’daki dehşetli azap tasvirlerinin çok büyük çoğunlukla müminlerden öte, İslam’ın yoluna taş koymayı meslek edinmiş inkârcılarla ilgili olduğunu, ayrıca cennet tasvirleriyle ilgili ayetlerdeki muhtevanın kronolojik seyir içerisinde somuttan soyuta evrildiğini, nüzul döneminin son safhalarında nazil olan Tevbe suresinde ise cennetle ilgili bir dizi nimet zikredildikten sonra, “Allah’ın hoşnutluğu çok daha önemli ve değerlidir” (ve-rıdvânun minellâhî ekber) mealinde bir ifadeye (Tevbe 9/72) yer verildiğini gözden kaçırmamak lazımdır. Sözün özü, bahis argümanıyla inanmak, kayıp-kazanç ve çıkar hesabına dayandığından kişiyi gerçek iman sahibi kılmaktan uzaktır. Üstelik ucuz bir inanma tarzıdır. Böyle bir inanç tarzının ahlaklı dindarlığa temel oluşturması ve inançla ahlakın birbirine refakat ettiği erdemli bir yaşantıya imkân sağlaması çok zordur.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 3 Haziran 2017