İffet ve Namusu Kadın Üzerinden Tanımlama Geleneği

Son günlerde hararetli bir tartışma konusu olan din-ahlak referanslı bazı söylemler ve görüşler ırz, namus, iffet gibi değerleri sırf kadın cinsi üzerinden anlatma ve tanımlama geleneğimizin yeniden canlandığını, dolayısıyla patriarkal damarımızın bir kez daha şişip kabardığını gösterdi. Ancak bu damarın durduk yere şişmediği, bilakis son zamanlarda hayli popülerleşen ecdat ve hamaset soslu retoriklerin sosyolojik süreci doğrudan etkilediği çok açık bir gerçek… Klasik İslâmî literatürdeki rivayet malzemesinin ataerkil söylemleri beslediği de tartışma götürmez başka bir gerçek… Öte yandan, kadın cinsinin ontolojik ve sosyolojik konumuyla ilgili olarak hadis mecmualarında kendine yer bulan pek çok rivayetteki genel muhteva malum; burada zikretmeye gerek yok… Tefsir edebiyatına göz atıldığında ise Kur’an’ın kadınlarla ilgili beyanlarının asırlar boyu nasıl yorumlandığını anlamak mümkün… Bir örnek vermek gerekirse, meşhur müfessir Kurtubî Âl-i İmrân 3/14. ayetle ilgili olarak şunları kaydeder: Allah bu ayete kadınlardan söz ederek başlamıştır... Çünkü kadınlar hem şeytanın kementleridir hem de erkekler için fitne sebebidir. Kadın cinsi en belalı fitnedir. Rivayete göre Hz. Peygamber, “Kadınlarınızı (cadde ve sokak tarafına bakan) yüksek mekânlarda oturtmayın, onlara yazı yazmayı öğretmeyin” demiştir(!) Çünkü onların yüksek mekânlarda iskân edilmesi erkekleri görmelerine sebep olur ve bu durum fitneye yol açar… Diğer taraftan kadın cinsi erkekten yaratılmıştır; bu yüzden kadınların bütün derdi erkektir…

***

Gazâlî’nin İhyâu Ulûmiddîn adlı eserinin “Rub’u’l-Âdât” başlıklı kısmına göz atıldığında Kurtubî’nin izahatından çok daha ilginç ifadelerle de karşılaşılabilir. Kadın konusunda ataerkil anlayışın bu denli geniş taban bulmasında Kur’an’ın özellikle karı-koca ilişkileri ve kadının toplumsal cinsiyet rolleriyle ilgili birçok beyanının nüzul ortamındaki sosyolojik bağlamdan soyutlanarak ontolojik çerçeve içerisinde yorumlanması, mesela bazı ayetlerde erkek ya da koca lehine zikredilen “tafdil” ve “derece”nin yaratılış bağlamında izaha çalışılması kayda değer bir faktör olarak tespit edilebilir. Geleneksel izah tarzına göre kadın cinsi ontolojik açıdan problemlidir. Yani kadın yaratılış itibariyle eğridir, eksiktir. Üstelik Âdem’in cennetten çıkarılması sürecinde şeytanın işbirlikçisidir. Kadınların regl, sancılı doğum gibi halleri ilk kadının (Havva) işlediği bu büyük suça karşılık ödenmesi gereken bir bedeldir(!)

Bütün bunların İsrâiliyyât’tan kotarılmış asılsız hikâyeler olduğu söylenebilir; fakat burada önemli olan mesele söz konusu hikâyelerin tefsir, hadis ve mev’iza literatüründe sanki vahye dayalı bilgiler gibi kendilerine yer bulabilmesi ve halk katında dinî hakikatler gibi telakki edilebilmesidir. İlginç olan şu ki sayısız İslâmî kaynakta kadın salt kadın olarak şeytanın kemendi ya da fitnenin ta kendisi olarak nitelendirilirken, annelik söz konusu olduğu an itibariyle tüm ontolojik arızalarından arınmış meleksi bir varlık gibi tarif edilmektedir. Annelikle ilgili bu sahih tarifte Kur’an’ın belirleyici olduğu şüphesizdir. Şeytanın işbirlikçisi rolü ise kuşkusuz geleneğe aittir. Fakat sonuçta kadının bir taraftan fitne ile özdeş kılınırken, bir taraftan da anne statüsünde yere göğe sığdırılamaması hakikaten ilginçtir. Bu konudaki izahat borcu ise gelenekçilerimize ait olsa gerektir.

***

Irz, namus gibi değerler sadece geçmişte değil, günümüz İslam dünyasında ve dolayısıyla en başta işaret ettiğimiz gibi bizim memleket sathında da hemen her zaman kadın üzerinden tanımlanır. Çünkü geleneksel din anlayışımızda ataerkil kalıp yargılar son derece baskındır. Hâliyle, dinî-ahlâkî söylemlerde ırz, namus ve iffet kadının hanesine kodlanır. Bu kodlama uyarınca söz konusu değerlerin muhafazası kadına, kadının bekçiliği ise erkeğe aittir. Ahlâkî bekçiliği haysiyet ve şeref kodlarıyla da pekiştirilen erkek için, kadın cinsinin çok ciddi bir tehlike ve tehdit unsuru olması gayet tabii hale gelir. İşte bundan dolayı tıpkı bizim gibi ataerkil kalıp yargıların hüküm sürdüğü toplumlarda, sözgelimi başörtüsüz kadınlar/kızlar hakkında, “Açıl kızım; gelen öpsün, giden yalasın” gibi son derece çirkin ifadeler dinî nasihat babında kullanılabilmektedir. Başörtülü bir kadının sigara içmesi ise farklı kesimlere, “Benden ümidinizi kesmeyin, zira sizinle paylaşacak çok şeyim daha var” mealinde bir mesaj olarak yorumlanabilmekte, fakat sakallı ve cübbeli bir erkeğin sigara içmesinin böyle bir mesaj içerme ihtimalinden dahi söz edilmemektedir. Kanımca bu sakat anlayış, “Kadının günahı, erkeğin elinin kiri” gibi klişelerde ifadesini bulan zihniyetle de az çok ilişkilidir. Oysa biz biliyoruz ki başörtüsüyle ilgili Nûr 24/31. ayette kadınların bakılması haram olan şeylerden gözlerini sakındırmaları ve iffetlerini korumaları emredilir; fakat aynı emir bir önceki ayette erkeklere tevcih edilir. Demek ki iffet kadınlar kadar erkekleri de ilgilendiren bir emirdir. Demek ki kadın için günah olan bir fiil erkek için el kiri değildir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 30 Eylül 2017

İslâmî Entegrizm

Entegrizm modern hayatın kendi dinamikleri içerisinde meydana gelen her türlü değişim ve gelişime karşı müthiş bir direnç geliştirme ve bir nevi kemikleşme hâlidir. Bu hâl siyasette de, devlette de, din ve diyanette de cari olabilir. Bizim burada bahis konusu edeceğimiz entegrizm dinî-İslâmî entegrizmdir. Roger Garaudy dinî entegrizmi “modern hayatın şartlarına uyum sağlamayı reddeden bazı Katoliklerin kafa yapısı”, “dinî bir faaliyet içerisinde her türlü gelişmeye veya her türlü değişime karşı sertleşme ve kemikleşme hali” diye tanımlar. Ona göre ister Yahudi ve Hıristiyan kökenli olsun, ister İslam kökenli olsun, günümüzde tüm entegrizmler gelecek için en büyük tehlikedir. Entegrizmlerin muzaffer olması demek bütün beşerî toplulukların kendi içlerine kapanmış halde çatışmaya hazır fanatik gruplara dönüşmesi demektir.

***
Entegrizm siyasi veya dinî bir anlayışı tarihin bir önceki sahip olduğu kültür yapısı veya müesseseleriyle özdeş kılmaktır. İster siyasi ister dinî olsun, adeta ilâhî bir seçimle, mutlak kemale ermiş kesin bir hakikati temellük etmek ve başkalarının fikirlerine hiç değer vermeyip sırf kendi görüşünü dikte etmek iddiasındaki tüm söylemler ve hareketler entegrizm kategorisinde yer alır. Dolayısıyla entegrist de bir bakıma totaliter anlamı taşır. Hareketsizlik, uyumsuzluk, geçmişe dönüş özlemi, sıkı gelenekçilik, taassup, içe kapanma, dogmacılık gibi vasıflarla tebarüz eden entegrist tutumun geçmişte ve günümüzde birçok versiyonundan, sözgelimi Selefî, Vehhâbî, Suûdî entegrizmlerinden söz edilebilir. Garaudy’e göre dinî anlayış ve kavrayışta İslâmî entegrizmlerin ortak paydası “fıkıh” ile “şeriat”ın birbirine karıştırılarak şeriat kelimesine yanlış bir anlam yüklenmesi ve tıpkı bir hukuk kodu gibi algılanan Kuran metninden hazır çözümler üretilmesi isteğidir. Entegrist İslamcıların takip ettikleri bu yol, Bossuet’in Kutsal Kitaptan Alınmış Politika adlı eserde takip ettiği yoldan pek farklı değildir. Burada takip edilen yol şudur: Kur’an’daki bazı ayetlerin ilkesel-öğretisel bütünlükten ve vahyedildikleri olgusal zeminden soyutlanarak ele alınması ve bunlardan tüm zamanlarda uygulanabilecek hukuki sonuçlar çıkarılacağına inanılmasıdır ki tam bu noktada Garaudy’in şu çarpıcı ifadelerini aktarmakta fayda vardır: “Köleliğin hüküm sürdüğü bir toplumsal yapı içinde efendinin hak ve görevlerini açıklayan nasların lafzî mucibince tatbiki için ne yapmamız gerekir? Bunu mümkün kılmak için kölelik kurumunu geri mi getirmeliyiz? Ayrıca efendi statüsündeki kişinin kendi kölesini ve savaş esirlerini cariye olmaya zorlamasını kabul mü etmeliyiz? Allah’a hoş görünmenin yolu bu mudur?”

Kur’an’ın literalist/lafızcı yaklaşımla okunması entegrizmin tipik bir tezahürüdür. Garaudy bu okuma tarzını Kur’an’ı doğru anlayıp yorumlamanın önündeki en büyük engellerden biri olarak görür. Ona göre Kur’an’ı lafızcı yaklaşımla okumanın bilindik örneklerinden biri, “Erkek ve kadın hırsızın ellerini kesin” (Mâide 5/38) mealindeki ayetin geleneksel yorumudur. Ne var ki hırsızın elini kesmek suretiyle şeriatı uygulama iddiasında bulunmak işe en sondan başlamaktır. Ayrıca söz konusu ayetteki hüküm sonsuz rahmet sahibi Allah fikrinin el kesme gibi geri dönüşü olmayan bir ceza ile pek uyuşmadığı bir bağlamda yer almaktadır. Çünkü bir sonraki ayette, “Her kim işlediği suçtan (zulüm) sonra tövbe edip kendisine çeki düzen verirse, şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder. Allah çok affedici, çok merhametlidir” buyrulur. İlâhî kanuna sadakatle uymaya çalışan bir toplumun ilk görevi, hırsızlığa yol açan şartları, yani her türlü sosyal adaletsizlik ve sefaleti ortadan kaldırmak olmalıdır. Kısacası, hiçbir şey sosyal adaleti hâkim kılmazdan önce cezai müeyyide uygulamak kadar Kur’an’ın ruhuna aykırı olamaz. Ayrıca küçük hırsızın elini kesmek, dünyanın onca zenginliğini biriktirip tekelleştiren sayısız büyük hırsızla ikiyüzlü bir suç ortaklığına girmek anlamı taşır.

***

Diğer taraftan, bugünkü Suudî entegrizmi şeriatı istismarın yanı sıra görkemli camileri ve cübbeli din adamlarıyla tüm dünyaya İslam adına sadece dinî yasak ve baskı neşretmektedir. Bu çerçevede servetin en haramını muhafaza etmek uğruna belki de hırsızlığa mecbur kalacak halde yaşayan fakir insanların elleri kesilmekte ve üstelik bunun ilâhî rızaya uygun bir uygulama olduğu ilan edilmektedir. Suudî entegrizmine özgü sahtekârlığın başka bir dramatik örneği Mekke’ye giden yol üzerinde yer alan ve üzerinde hiçbir gayr-i müslimin şehre giremeyeceği ikazı bulunan levhadır. Necranlı bir grup Hıristiyanı kendi mescidinde ağırlayıp ibadete davet eden Hz. Peygamber’in sünnetine mugayir bu ikaza göre samimi bir Hıristiyan Suudîlerin Mekke’sinde ibadet edemez. Hâl böyleyken, 1979 yılında bazı isyancılar Suud rejimine karşı Harem-i Şerif’te ayaklandıklarında Kral onları camide avlamak için Yüzbaşı Barril komutasındaki Fransız antiterör timini Mekke’ye davet etmekte beis görmemiştir. Yine 1978’de Suudî güvenlik birimleri İranlı hacıların gösterisini önlemekte aciz kalınca Alman General Ulrich Wegener milli muhafız askerlerine eğitmen olarak atanabilmiştir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 23 Eylül 2017

Birey Olamama Sorunumuz

FETÖ ve 15 Temmuz darbe teşebbüsü Türkiye’deki dinî gruplar ve cemaatlerin birçok yönden tartışmaya açılmasına sebep oldu. Ancak bu tartışmalarda çoğunlukla cemaatlerin kurumsal yapıları, faaliyet alanları, teolojik sorunları, özellikle de siyaset ve devletle ilişki tarzları gibi meseleler üzerinde yoğunlaşıldı. Oysa cemaatler söz konusu olduğunda belki her şeyden önce ve daha ziyade insan meselesi üzerinde durmak gerekiyordu. Çünkü cemaat denilen yapı, tıpkı devlet gibi bir hükmî şahsiyet, yani tüzel kişiliktir. Devlet aygıtı nasıl ki insan marifetiyle işlerlik kazanırsa cemaat denen kurumsal yapı da güçlü bir aidiyet duygusu temelinde bu yapıyı oluşturan insanlar vasıtasıyla somut gerçeklik ve işlevsellik kazanır. Bu noktada kişi cemaatin öznesi gibi görünebilir, fakat gerçekte onun nesnesidir. İlginç olan şu ki kişinin bir grup veya cemaate intisabın eşiğinde iradi ve ihtiyari olarak kendi beninden ve öz bilincinden feragat edip bireysel kimliğini grup ve cemaat kimliği içerisinde eritmesi, böylece cemaatin tüzel kişiliğini özne, kendi bireysel kimliğini nesne haline getirmesidir.

***

Din referanslı müesses grup ve cemaat yapılarında kişinin kendi benliği ve bireysel kimliğinden vazgeçmesi temelde “itaat” ve “biat” kavramlarıyla gerekçelendirilir. Burada söz konusu olan itaat hayli eksajere edilmiş bir lahuti anlam takdirinin de etkisiyle gönüllülük esasına göre şekillenir. Daha açıkçası, insanın dikey ilişki düzleminde Allah’a karşı mutlak itaat mükellefiyeti ustalıklı yorumlar ve teolojik süsü verilmiş argümanlar yordamıyla yatay ilişki düzlemine uyarlanarak mürid-mürşid, ümera-teba, karı-koca gibi beşerî kategoriler arasındaki münasebetler de bir şekilde mutlak itaat ilkesine atıfla tanzim edilir. Bu bağlamda “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır”, “Sultan Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir”, “Fâsık da olsa zalim de olsa ulü’l-emre itaatten ayrılmamak gerekir” gibi sözde dinî doktrinler de üretilir. En nihayet kişi cemaate ilk adımı atar atmaz mutlak itaate ikna edilir ki bu safhadan sonra birey, benlik ve öz bilinç gibi unsurlar artık bertaraf olma sürecine girmiş demektir.

İşte bu anlayışın da hatırı sayılır etkisiyle geleneksel İslâmî kültürde, kişinin kendi varlığını gerçek manada birey olarak algılaması ve birey olmanın ayırdına varması pek makbul addedilmez. Ayrıca bizim kültürde birey ve bireysel kimlik cemaatin tüzel kişiliğiyle kıyaslandığında hemen hiçbir önem arz etmez. Önem meselesi bir tarafa, “birey” kavramından veya “birey olmak”tan söz açılır açılmaz, sağdan soldan bir dizi önyargı sökün eder. Ardından Batı, Aydınlanma, kartezyen felsefe, modernizm, modernite gibi kavramlara amatörce atıflar yapılarak birey konusuna gayr-i meşru bir nesep de tayin edilir. Bu safhadan sonra ise şu türden fiyakalı analizlere girişilir: Modernizm ve modernitenin temel özelliklerinden biri ve belki de en önemlisi bireycilik düşüncesine dayanmasıdır. Modernitenin tanımlamasında birey her türlü metafizik, dinî ve ahlâkî ilkenin dışında, kendi ayakları üzerinde duran, aklına sonsuz güveni olan, ilerlemeci, din-dışı, profan bir kişiliktir. Bireyin bu şekilde kutsaldan arındırılarak tanımlanması, onu bir taraftan kutsaldan kopararak Allah’a, diğer taraftan da içinde yaşadığı varlık alemine yabancı hale getirir… vesair.

İslam kültüründe cemaat kuşkusuz önemlidir. Evet, Allah’ın eli (rahmeti, desteği) cemaatin üzerindedir. Evet, Allah’ın ve Rasûlullah’ın sarih buyruklarına göre tefrikadan uzak durmak, birlik ve beraberlik içinde olmak gerekir. Fakat gerek Kur’an’da gerek hadislerde bahsi geçen cemaat, mankurt namzetlerinden müteşekkil insan yığını demek değil, aksine her biri özgür bir fert olduğunu bilen, bireysel kimliğini ve öz bilincini her hâlükârda muhafaza eden insanlardan müteşekkil bir topluluk demektir ki bu sosyolojik yapı gerçekte cemaati değil, sağlıklı bir toplumu işaretler. Somut bir örnek vermek gerekirse, temel İslâmî kaynaklarda zikri geçen cemaat, Hz. Ömer’in, “Şayet devlet idaresinde yanlış bir tasarrufta bulunursam, bana nasıl bir mukabelede bulunursunuz?” mealindeki sözüne, “Böyle bir durumda senin yanlışını kılıçlarımızla düzeltiriz” diye karşılık veren ve bu sözleriyle özgürlük, adalet ve dürüstlük gibi değerlerden ödün vermeyeceklerine de işaret eden özgüven sahibi insanların oluşturduğu bir toplumsal yapıya karşılık gelir.

***

Bugün sağlıklı bir toplum modelinden mahrum oluşumuz, geleneksel cemaat yapılarını toplum zannetmemiz ve/veya mevcut toplum yapısını cemaat haline dönüştürme gayretimizle çok yakından irtibatlı bir sorundur. Sağlıklı toplum modeli cemaatin âlî(!) ve küllî menfaatleri uğruna kendi kişiliklerinden ve bireysel kimliklerinden vazgeçmeyi ve beşerî bir otoriteye körü körüne itaati fazilet zanneden sadık bendelerden değil, özgür bireylerden oluşur. Birey olmak kişinin kendi kararlarını kendisi olarak verebilmesi ve bu kararların sorumluluğunu üstlenebilmesidir. Birey olmak gerçek özne olabilmek, gerektiğinde tek başına ayakta kalabilmek demektir. Birey olmak insanın kendi varlığını bir topluluğun cesametli bünyesinde buharlaştırması değil, o bünye içerisinde kendisi olarak kalması demektir. Birey ve benlik sahibi olmak bencillik, ben-merkezcilik demek değildir. Bu noktada “birey” ile “bireycilik” arasındaki farkı gözden kaçırmamak gerekir. Bir cümlede özetlersek, birey olmak kişinin kendi varlığının bilincinde olma, yani öz bilinç sahibi olma halidir. Bugün cemaatler ekseninde tartıştığımız insan merkezli problemlerin çözüm anahtarı özgür, özgüven ve öz-bilinç sahibi fert ve şahsiyet sahibi olma ihtiyacımızı acilen fark etmemizdir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 16 Eylül 2017

Tekke ve Zaviyeler Meselesini Yeniden Düşünmek

Son günlerde tarikatlar ve dinî cemaatlerle ilgili kadük ve kakofonik tartışmalara şahit oluyoruz. İbrahim Kiras’ın “Tarikatlar Zaten Kapalı” (Karar, 07.09.2017) başlıklı yazısından iktibasla söylersek, “her zaman olduğu gibi tezlerin ve antitezlerin ifratla tefrit arasında gidip geldiği tenis maçı benzeri bir tartışmanın seyircisiyiz. Bir yanda ‘tarikatlar ve cemaatler kapatılsın’ etiketleriyle kampanya yapanlar, öbür yanda ise ne olursa olsun kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla dini cemaatlerin hiçbir hatasını görmeye yanaşmayanlar…” 1925 tarih ve 677 sayılı bir kanunla, yani tekke ve zaviyelerle türbelerin seddine ve türbedarlıklarla birtakım unvanların men ve ilgasına dair kanunla birlikte tekke ve zaviyelerin kapısına kilit vurulduğu, böylece tarikatlar ve diğer müesses dinî yapıların resmî tescilden yoksun kaldığı malumdur. Ne var ki söz konusu kanun Cumhuriyet Türkiye’sinde tarikatlar ve cemaatlerin varlığını ortadan kaldırmamış, bilakis hem mevcut cemaatlerin güçlenmesine hem de birçok yeni dinî grup ve cemaatin teşekkülüne vesile olmuştur. Çünkü kanuna mebni yasak bir taraftan ilgi ve merak duygusunu kışkırtmış, diğer taraftan da dinî duyarlılıkları yoğun çevrelerde güçlü bir mağdur dili ve retoriği oluşturmuştur.

***
Bugün dinî cemaatler ve tarikatlar ekseninde sürdürülen hükümsüz tartışmaların ana kaynağı, bu yapıların devlet nezdinde resmen tanınmamasına rağmen devletin birçok kritik kurumunda son derece etkin olmaları, yani resmî tescilden yoksun oldukları halde ticaret, siyaset, bürokrasi gibi hemen her alanda fiilen bulunmalarıdır. Bu tuhaf durum söz konusu yapıları kayıt dışı kılmakta, kayıt dışılık statüsü ise her türlü denetimden muafiyet imkânı sağlamaktadır. Hâl böyle olunca, dinî grup ve cemaatler ticari, siyasi, bürokratik nimetlerin paylaşımında hazır bulunmakta ve fakat külfet söz konusu olduğunda yahut hesap vermeyi mucip bir hal ortaya çıktığında hiçbir cemaat resmî tescilden yoksunluğun kendilerine sağladığı avantajla hiçbir sorumluluk almamaktadır. Bunun neticesinde de zarar ve ziyan faturası her zaman devlet ve topluma çıkarılmaktadır. Nitekim FETÖ vakasında karşımıza çıkan bilanço da tam olarak budur.

1925 tarihli mezkûr kanunun yürürlüğe girmesinden bugüne kadar geçen doksan küsur yıllık zaman zarfında görüldü ki hiçbir tarikat ve cemaat devlet baskısı ve kanunî yaptırım yoluyla ilga edilemiyor. Bu olgusal gerçeklik tekke ve zaviyeler meselesini yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Daha açık söylersek, tekke ve zaviyelerin ilgasına yönelik kanuna rağmen dinî cemaatler ademe mahkûm olmak şöyle dursun, pıtrak gibi çoğaldıklarına göre bugün bu konuda yapılması gereken en makul işlerden biri, sed (kapatmak) ve men (yasaklamak) hükmünün yürürlükten kaldırılmasını ve dinî cemaatlerin devlet nezdinde resmen tescillenip tanınmasını sağlamak olsa gerektir. Çünkü bu sayede cemaatler kaçınılmaz olarak gerçek hüviyetlerini ibraz etmek suretiyle büyük ölçüde şeffaf hale gelecek, kayıt dışılık statüsünün ortadan kalkmasıyla birlikte de her türlü faaliyetleri denetlenebilecektir. Ayrıca kanuni yasağın ortadan kalkması cemaatlere yönelik merakın azalması gibi bir sonuç da verecektir. Çünkü yasağın kalkmasıyla birlikte merak sahiplerinin pek çoğu hem cemaatlerden yana meram ve muradını alacak hem de cemaat aidiyetinin artık sıradanlaştığı duygusunu yaşayacaktır. Oysa bugün herhangi bir dinî cemaate mensubiyet laik düzene karşı cihad olarak algılanmakta ve bu algı söz konusu yapılara ulvi bir anlam kazandırmaktadır.

***

Tarikatlar ve cemaatlerin resmen tanınması bu yapıların devlet katında kurumsal bir muhatabının bulunmasını gerektirir. Bu süreçte devlet ile cemaatler arasındaki ilişkiyi Diyanet İşleri Başkanlığı yürütebilir. Osmanlı’nın son döneminde, tekkeleri denetlemek ve idarî işlerini yürütmek maksadıyla kurulan Meclis-i Meşâyıh müessesesi bu konuda az çok fikir verebilir. Şöyle ki 1866 yılında Şeyhülislamlık makamına bağlı olarak ulema ve tarikat şeyhlerinden oluşan Meclis-i Meşâyıh kurumuyla birlikte tekkelerin yönetimi devlet tarafından önemli ölçüde kontrol ve denetim altına alınmıştır. Tekke vakıflarına ait vakfiyeleri kaydedip koruma ve bunların denetimini sağlama gibi işler bu meclis marifetiyle yürütülmüştür. Öte yandan 1918 yılında İstanbul’daki tekkeler Meclis-i Meşâyıh, taşradakiler ise müftülerin riyasetinde oluşturulan Encümen-i Meşâyıh’ın kontrolüne bırakılmıştır. Ayrıca evlâdiyet ve hilâfet usulüne bağlı olan şeyhlik vazifesi, Meclis-i Meşâyıh’ın kurulmasından sonra doğrudan meclis tarafından kontrol edilmeye başlanmıştır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 9 Eylül 2017

Nerede O Eski Bayramlar Nostaljimiz

Yaş kemale erdikçe, “Nerede o eski bayramlar!” diye dile gelen özlemimiz kesifleşir. Peki, bu özlem sırf eski bayram özlemi midir? Bugünküyle kıyaslandığında eski bayramlar çok daha güzel mi yaşanırdı? Yoksa güzel olan şey geçmiş yıllarımız mıydı? Kendi hayat hikâyem ve hissiyatıma istinaden diyebilirim ki yaş ilerledikçe daha çok özlem duyulan şey eski bayramlardan ziyade, mazide kalan mutlu anlar ve zamanlardır. Hemen herkes için mutlu zamandan maksat çocukluk çağı olmalıdır. Çünkü çocukluk bu dünyada kısa ömürlü yalancı bir cennet, hatta “dünya sanki insanoğlu çocukluk denen doyumsuz mutluluğu yaşasın diye yaratılmış” gibi naif bir düşünceyi zihne düşüren bir çağdır.

Çocukluk yıllarını bugünkü Myanmar Arakan, Suriye, Filistin gibi coğrafyalarda olduğu gibi adeta cehennemde yaşar gibi yaşamış sayısız insan da var kuşkusuz; fakat yine de çocukluk insan hayatındaki mutluluğun nirvanasıdır. Çocuklukta yaşanan doyumsuz mutluluk belki her şeyden çok masumiyet, saflık, temizlik, yani şer ve günahtan bihaber olmak ve pisliğe bulaşmamakla alakalıdır. “Nerede o eski bayramlar” nostaljisi de kanımca eski zamanlardaki bayram âdetlerinin daha sıcak olmasından ziyade, çocukluk dönemindeki masumiyete ve henüz kirlenmemişliğe duyulan özlem olmalıdır. Bu özlem eski dostluklar, eski arkadaşlıklar, eski aşklar diye de çoğalır. Ayrıca geçmişe duyulan özlem, erişkinlik çağlarında kire bulaşma katsayısıyla doğru orantılıdır.

***

Ömür sermayesi suyunu çekip bir ayak çukura basar hale gelip ölümün soğuk yüzü kendini fark ettirince çocukluktaki masumiyete duyulan hasret iç geçirme şeklinde belirir ve onulmaz yara gibi acı verir. Kirlenmişlik duygusu ise özellikle ramazan ve kurban bayramları gibi manevi havası yoğun iklimlerde ince bir sızı gibi hissedilir ve bu sızı ister istemez çocukluk masumiyetine dair büyük bir özleme dönüşüverir. Öte yandan, yıllar ilerleyip yaş kemale erdikçe sayısız pisliğe bulaşıp kir pas içinde kalmak hayat memnuniyetini azaltır. Memnuniyetsizlik azalınca bezginlik, bıkkınlık, yorgunluk hissiyatı çoğalır. Hayat hengamesinde bir taraftan sorumlulukların ezici hale gelmesi, sukût-i hayaller ve kederlerin üst üste binmesi, diğer taraftan yıpranmış bünyemizin sık sık alarm vermesi, hastalıkların yakamızı bırakmaz hale gelmesi, keza yaş kemale erdikçe algı kadrajımıza yeni ve güzel şeylerin pek girmemesi ve her yeni günün adeta usandırıcı bir tekrar haline gelmesi gibi durumlar da hayat memnuniyetinin azalmasında önemli rol oynar. Fakat yine de en başat faktör çocukluk çağındaki masumiyetin kaybolması ve bu büyük kaybın heyhatlar, nedametler eşliğinde derin bir mutsuzluğa yol açmasıdır.

***

Hâl-i hazırdaki yaşantımızda mutluluk azalınca kimi zaman gizli bir ah çekerek çocukluğumuzu hatırlar ve geçmişten bugüne mutluluk taşımaya çalışırız. Bunun yaparken de algıda seçici davranır, çocukluk çağındaki kötü anılarımız ve travmalarımızı ayıklar, sadece güzel yaşanmışlıklar ve katıksız mutluluklarımızı hatırlamaya çalışırız. Bayramlar hep iyilik ve güzellikler yaşanması dileğiyle idrak edildiği için, geçmişe özlemi belki de bu yüzden bayram vesilesiyle yoğun yaşarız. Bizim kuşak, yani çocukluk ve gençlik çağlarını 1970-1980’li yıllarda yaşamış kuşak için çocukluk demek saklambaç, birdirbir bir, yakar top, misket (Giresun’daki tabirle “mile”), körebe vs. gibi sayısız sıcak oyunun ama daha çok da mahalle aralarındaki gazozuna futbol maçlarının hüküm sürdüğü, bir dilim yağlı ekmeği kaptıktan sonra sabahtan akşama kadar eve barka girilmediği bir dönem demektir. Bu dönemin gündelik hayat manzarası ise büyük ölçüde Seksenler dizisinde temaşa ettiklerimiz gibidir. Evet, o yıllardaki bayramlar bize “Nerede o eski bayramlar” dedirtir ve bu söz gerçekten derin bir hasretin ifadesidir. Ancak bu sadece bizim kuşaklar için böyledir. Yani demem o ki eski zamanlar ve bayramların güzelliği sadece bizim için çok güzeldir. Bugünkü çocuklara göre ise en güzel zaman şimdiki zamanın ta kendisidir.

***

Sözün özü, yaş kemale erdikçe “Nerede o eski bayramlar” deyip durmamıza yol açan duygusal hal Cemal Süreya’nın, “Çocuk olsam yeniden. Bir tek düştüğüm için acısa içim. Ve kalbim, çok koştuğum zaman çarpsa sadece.” dizelerinde ifadesini bulur. İhtimal ki bu dizelerin ardında da Aşık Veysel’in şu dizelerine yansıyan bir idrak düzeyi bulunur: Dünyada tükenmez murad var imiş; ne alanı gördüm ne murad gördüm… Meşakkatin adını murad koymuşlar; dünyada ne lezzet ne bir tat gördüm… Ölüm var dünyada, yok imiş murad; günbegün artıyor türlü meşakkat… Kalmamış dünyada ehl-i kanaat; insanlar arasında pek fesat gördüm…

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 2 Eylül 2017

Cemaatlerin Devletle İlişkisi | Habertürk / Türkiye'nin Nabzı | 11 Eylül 2017


Türkiye'nin Nabzı programının 11 Eylül 2017 tarihli yayınında Didem Arslan Yılmaz'ın konukları Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara, Prof. Dr. Ersan Şen, Cüneyt Toraman, Nevzat Çiçek ve Nedim Şener ile cemaatlerin devletle ilişkisi konuşuldu.

Hurafelerin Kaynağı | Gündem Özel / CNN Türk | 12 Ağustos 2017


Şehir efsaneleri, yalan haberler ve hurafeler nereden çıkıyor, nasıl yayılıyor? İnsanlar nasıl bir psikoloji içinde bu bilgileri kabul ediyor? Yanlış, yönlendirilmiş veya yalan bilgi ile nasıl mücadele edilir? Deniz Bayramoğlu sordu, Psikiyatri Uzmanı İlker Küçükparlak, Siyaset Bilimci Baybars Örsek, Bilim Yazarı Tevfik Uyar ve İlahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Öztürk yanıtladı.

FETÖ'nün Din Yalanları | CNN Türk / Gündem Özel | 14 Temmuz 2017


Gündem Özel, FETÖ'nün din yalanlarını ve Türkiye'ye yaşattığı travmayı masaya yatırdı. FETÖ, toplumun farklı gruplarını kandırırken hangi dini ritüelleri referans aldı? Dini nasıl çarpıttı, inanç kavramını nasıl kullandı? İslamı nasıl erozyona uğrattı? Örgüt, insanları etkilemek için ne tür propaganda ve ajitasyon yöntemlerini kullandı? Devlete sızmak için ne tür psikolojik ve sosyolojik ikna yöntemlerine başvurdu? Türkiye FETÖ travmasını nasıl atlatacak? Bundan sonra hangi adımlar atılacak? Deniz Bayramoğlu sordu, ilahiyatçılar Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, Yrd. Doç. Dr. Emre Dorman ve psikolog Yrd. Doç. Dr. Mehmet Şakiroğlu yanıtladı.