Te'vil Varsa Tekfir Yoktur!

Te’vil, İslâmî ilimlerde, özellikle de kelam ve fıkıh usulünde anahtar kavram denebilecek bir hüviyete sahiptir. Arapçada “bir şeyin hem evveli hem akıbeti” anlamındaki evl kökünden türemiş bir kelime olarak te’vil başta Yûsuf suresi olmak üzere Kur’an’ın birçok suresinde/ayetinde de geçer ve ilgili ayetlerde, “önceden vuku bulacağı bildirilen bir hadisenin bilahare meydana gelmesi, rüyada görülen sembollerin dış dünyada nelere karşılık geldiğinin izah edilmesi (rüya tabiri), bir şeyin akıbeti, iç yüzü ve gerçek mahiyeti” gibi anlamlar içerir. Istılahta ise te’vil, “Kur’an’daki bir kelime veya lafzı müdellel olarak ilk ve açık manası dışında ikincil bir muhtemel manaya hamletmek” diye tarif edilir. Fakat bu ıstılâhî anlam “te’vil”in Kur’an’daki anlam ve kullanımına pek muvafık değildir. Hâl böyleyken te’vil İslâmî ilimler geleneğinde “Kur’an yorumu” anlamında terimleşmiştir.

***

Klasik İslâmî kaynaklarda tefsir ile te’vil arasında kategorik bir ayrıma gidilmiş, tefsirin “ilâhî maksat ve muradın ne olduğu hususunda kesin konuşmak”, te’vilin ise “ayetlerdeki muhtemel manalar arasında bir tercihte bulunmak” anlamına geldiği belirtilmiştir. Buna göre tefsir vebal riski yüksek bir faaliyettir. Çünkü tefsir “Allah’ın bu ayetteki muradı şudur” demekle eşdeğerdir. Bu yüzden İmam el-Mâtüridî, “tefsir”i Kur’an vahyinin nüzulüne şahitlik eden sahabeye özgü bir faaliyet olarak nitelendirmiş, te’vilin ise tefsire kıyasla çok daha risksiz olduğuna dikkat çekmiştir. Çünkü te’vil isabetlilik ve isabetsizlik ihtimallerine açık olup kesinlik iddiası içermemektedir. Bu yüzden Mâtüridî, “Tefsir sahabenin, te’vil fukahanın (ulemanın) işidir” demiştir.

Mâtüridî’nin söyledikleri önemlidir; fakat bilhassa Âl-i İmrân 3/7. ayet dikkate alındığında, Allah’ın muradı hakkında kesin konuşma iddiasının “tefsir”le değil, “te’vil”le ilgili olduğunu söylemek, dolayısıyla Mâtüridî’nin naklettiği ayrımı tersine çevirmek gerekir. Ancak her nedense İslam uleması “te’vil”i bir tür re’y ve ictihad olarak öznellik ve hata payı en başından müsellem bir faaliyet olarak tanımlamayı yeğlemiştir. Sonuçta tefsir ile te’vil arasındaki mezkûr ayrım dikkate alındığında hem Kur’an çalışmalarının hem de bu alanda yazılan kitapların çoğunlukla te’vil diye nitelendirilmesi gerektiği düşünülebilir. Fakat gelenekte -Hanefî/Mâtüridî literatür kısmen hariç- te’vilden ziyade tefsir nitelemesinin ön plana çıkması dikkat çekicidir. Ehl-i Sünnet zaviyesinden bakıldığında, bunun muhtemel sebeplerinden biri, aşırı Şiî İsmâiliyye (Bâtıniyye) fırkası ile “bâtınî te’vil” kavramı arasında özdeşlik bulunması ve bu fırkanın bâtınî te’villerinde Kur’an’daki açık anlamların buharlaşmasıdır. İkinci bir muhtemel sebep, özellikle Ehl-i Sünnet’in nüvesini oluşturan Ehl-i hadis ekolüne göre te’vil “Zanâdıka”nın (Zındıklar), yani Cehmiyye ve Mu’tezile gibi fırkaların alamet-i farikasıdır. Te’vil aynı zamanda dinî alanda akıl ve re’ye alan açılmasıdır ki Ehl-i hadise göre dinde re’y ve te’vile mahal yoktur.

Gelenekte te’vilden ziyade tefsir kavramının ön plana çıkmasıyla ilgili bir diğer muhtemel sebep, Kur’an’a referansla konuşan hemen herkesin “vallahu a’lem” kaydına rağmen kendi görüş ve kanaatini zımnen murad-ı ilâhî ile eşdeğer tutma veya en azından bu yönde bir algı oluşturma arzusu olsa gerektir. Nitekim gelenekte hiçbir mezhep veya âlimin, “Ayranım ekşi” demediği iyi bilinmektedir. Bütün bunlar bir kenara, te’vil geçmişte ve günümüzde sayısız istismara konu olmasına rağmen yine de dinî alanda rahat nefes almamızı sağlayacak büyük bir imkândır. Özellikle tekfir sorunu dikkate alındığında, te’vilin kıymeti çok daha iyi anlaşılır. Bu vesileyle meşhur Hanbelî fakihi ve usûl âlimi Muvaffakuddîn İbn Kudâme’nin, “Te’vil varsa tekfir yoktur!” diye özetlenebilecek ifadelerini kısaca aktarmakta fayda vardır.

***


İbn Kudâme, şer’an haram kılındığı hususunda hiçbir şüphe bulunmayan zina, domuz eti yemek gibi fiillerin helal olduğu görüşüne sahip bir kişinin küfre girdiğini, fakat böyle bir görüş ve kanaatin te’vile dayanması halinde durumun değiştiğini söyler ve bunu Hâricîlerin tavrıyla örnekler. Hâricîler müslümanların canlarını ve mallarını helal saydıkları, hatta müslüman kanı dökmeyi Allah’a yakınlaşma vesilesi gibi algıladıkları halde fukahanın çoğunluğu bu fırkayı tekfir etmemiş, Hz. Ali’yi öldüren İbn Mülcem’i de kâfir olarak nitelendirmemiştir. Fukahanın bu ihtiyatlı yaklaşımı Hâricîlerin yapıp ettikleri yanlış işleri te’vil yoluyla Kur’an’a dayandırmış olmalarına müstenittir. Kudâme b. Maz’ûn ve Ebû Cendel el-Âs adlı sahâbîlerin iman ve salih amelde sebatkâr ve duyarlı davranan müminlerin vaktiyle tattıkları şeylerden dolayı sorumlu tutulmayacaklarını bildiren Mâide 5/93. ayeti delil göstererek içki içmeye devam etmeleri ve bundan dolayı cezalandırılmamaları gerektiğini söylemeleri de “te’vil varsa tekfir yoktur” ilkesine dair ilginç bir örnektir (Bkz. Ebû Muhammed Muvaffakuddîn İbn Kudâme, el-Muğnî, Dâru Âlemi’l-Kütüb, Riyad 1997, XII. 276-277).

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 26 Ağustos 2017

Dinden Soğutan Din Tartışmalarımız

Son zamanlarda tanık olduğumuz din eksenli birçok tartışmada bazı çevreler örgütlü mafyatik yapıları anımsatan tavır ve tutumlarıyla dikkat çekiyor. Bu çevreler dinî alanda cümle âleme nizam verip herkesi terbiye etmeyi kendilerine vazife edinmiş görünüyor. Özellikle kendilerini “Ehl-i Sünnet”çi olarak tanımlayan bir grup var ki bunlar muhalif olarak mimledikleri herkesin defterini dürmeye çalışıyor. Bu minvalde kimi zaman hedef gösterme gibi süflî usullere başvuruluyor, kimi zaman “Falancayı OHAL kararnamesiyle ihraç edin” mealinde naralar atılıyor, kimi zaman bazı ilmî kurumlara, “Kur’an’ı inkâr merkezi” gibi çirkin yaftalar yapıştırılıyor, kimi zaman “b...k yemek/yedirmek” gibi ifadelerle muarız çevrelere çok çirkin hakaretler yağdırılıyor. Bütün bu rezilliklerin failleri ihtimal ki bir yerlerden destek ve himaye görüyor. Zira kendi özgül ağırlıklarından hareketle böyle bir kabadayılığa soyunmaları pek olası görünmüyor.

***

Öte yandan, bu taife öteden beri dinî alanda geleneğe yaslanmanın rantını devşiriyor. Geleneğe yaslanmak hem büyük rant sağlıyor hem de düşük maliyetle güç ve nüfuz sahibi olma imkânı bahşediyor. Toplumsal çoğunluğu temsil eden avâm-ı nâs tarih boyunca geleneksel dinî anlayışı benimsediği ve bu hâkim anlayış çok yönlü okuma, girintili çıkıntılı düşünerek anlamaya çalışma, sorgulama, tartışma gibi ilmî ve entelektüel faaliyetlere pek ihtiyaç hissettirmediği için, dinî alanda gelenekçi söylemi sahiplenmek hakikaten büyük kâr getiriyor. Hele de zamanın ruhu ecdat edebiyatını kıymete bindiriyorsa, gelenekçilik çok daha kârlı bir söylem haline geliyor. Bütün bunları söylerken asıl konumuz ve sorunumuzun dinî alanda gelenekçi veya yenilikçi yaklaşımı benimsemeyle ilgili olmadığını da not etmemiz gerekiyor.

Asıl can yakıcı sorunumuz din ve dinî değerlerin kavga gürültü konusu olması, hemen her dinî tartışmanın tabir caizse karakolda sonlanmasıdır. Daha da kötüsü, söz konusu tartışmalarda kimi zaman edep ve haya sınırlarının zorlanması, hatta vaaz kürsüsünden “B…k ye!” gibi tiksinç bir ifadenin pervasızca kullanılması, buna mukabil bir başka figürün televizyon ekranında muarızına deve sidiği içme teklifinde bulunmasıdır. Geldiğimiz nokta itibariyle dinî tartışmalar maalesef “katı” ile “sıvı” arasında cereyan edecek kadar pespayeleşmiş durumdadır ki bu durum hakikaten büyük bir yıkımdır. Dinî alanda kendi ellerimizle yarattığımız bu büyük yıkımın yakın gelecekte dinden ve dindar kitlelerden illallah etmiş jenerasyonlar üretmesi kaçınılmazdır.

Bugün dinî kimlikleriyle ön plana çıkan pek çok tanınmış kişi veya grup arasında cereyan eden ve seviye itibariyle yerlerde sürünen tartışmalar hepimiz için gerçekten çok büyük bir ayıptır. İtiraf etmek gerekir ki bu vahim tablonun oluşmasında hemen her birimizin az çok payı vardır. Öte yandan, içinde bulunduğumuz bu berbat durum kendi kendimizi el âleme karşı rezil rüsva etmenin belki de en dramatik fotoğrafıdır. Şu andan tezi yok, öncelikle bizzat kendimize “Artık yeter!” deme zamanıdır. Zaman aklımızı başımıza devşirme zamanıdır. Zaman kendi “ben”imize dönüp, “Bize ahlak, erdem lazım değil mi?” diyerek kendi kendimizi hesaba çekme zamanıdır. Keza zaman sahih dinî anlayışı savunmak adına bu kadar pespaye bir dil ve üslup kullanmanın cevazını hangi dinî kaynaktan aldığımızı sorgulama zamanıdır. Zira hem müslüman hem ahlaksız olma lüksümüz yoktur. Keza dinî alanda hakikatin tek temsilcisi edasıyla konuşma hakkımız da yoktur. Bizden farklı düşünen ve farklı bir görüşü benimseyen insanları mafyatik usullerle susturma hakkımız da yoktur. Muhtelif dinî meselelerde benimsediğimiz her bir farklı görüş ve anlayışın sonuçta birer kavil, mezhep ya da yorumdan ibaret olduğu malumdur. O halde bırakın birçok kimse bizden farklı düşünsün, farklı görüş ve kanaatleri duyup dinlesin ve hangi görüşü benimseyeceğine kendi özgür iradesiyle karar versin...

***


Dinî alanda çok seslilik ne yazık ki öteden beri pek hoş karşılanmamış, güçlü olan taraf zayıf olanı her zaman saf dışı bırakmaya çalışmıştır. Daha kışkırtıcı bir şekilde ifade etmek gerekirse, dinî düşünce geleneğinde çoğulcu demokrasi kültürü neşv ü nema bulmamıştır. Belki de bu durum her bir dinî öğretinin hakikat konusunda şerik tanımaması ve bu durumun genel kabul gören dinî yoruma yansımasıyla alakalıdır. Her neyse, İslam geleneğinde İmam Ebû Hanife’ye ne kadar ağır hakaretlerde bulunulduğu ve bu hakaretlerin Ehl-i hadis ekolüne mensup ulemadan sadır olduğu malumdur. Tahkir ve tezyif geleneği halen cari olduğundan tarih ne yazık ki bugün de tekerrür durumundadır. Umudumuz, her birimizin müslümanca duyarlılığa yaraşır bir vicdan ve ahlak sahibi olma ihtiyacı duymasıdır. Aksi halde kendi ellerimizle yaptığımız yıkım İslam dininin en azından bu topraklardaki istikbalini karartacak ve bu büyük cürmün hesabı rûz-i mahşerde hepimize sorulacaktır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 19 Ağustos 2017

Kapalı Grup (Cemaat) Kimliği ve Kesin İnançlılık Psikolojisi

15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili davalarda FETÖ’cü darbecilerin kendilerinden gayet emin bir tavırla verdikleri saçma sapan ifadelerle mahkeme heyetlerini tabir caizse çileden çıkardıklarına dair birçok haber okuyoruz. Ağırlaştırılmış müebbetle yargılanmalarına rağmen kimi darbecilerin duruşma salonlarında gayet rahat davrandıklarını ve hatta birtakım maskaralıklar yaptıklarını duyuyoruz. Bu garip tablo darbecilerin temel moral ve motivasyon kaynağı üzerinde düşünmeyi gerektiriyor. Kanımca, meselenin nirengi noktası cemaat kimliği ve kesin inançlılık psikolojisi gibi görünüyor. Cemaat kimliği söz konusu olduğunda, FETÖ ya da bir başka müesses yapı arasında ciddi bir fark bulunmuyor. Çünkü kapalı grup ve cemaat kimliği her koşulda kesin inançlılık üretiyor. 

Tarikat ve seyr-i sülûk geleneğinden aşina olduğumuz, “gassalin elindeki meyyit misali” ilkesini bu bağlamda hatırlatmak gerekiyor. Yine bu bağlamda Necmeddin Dâye ve İsmail Hakkı Bursevî gibi mutasavvıf müfessirlerin Musa ve Bilge Kul (Hızır) kıssasıyla ilgili ayetler münasebetiyle kaydettikleri şu ifadeleri aktarmakta da fayda görünüyor: “Mürit, şeyhinin söz ve fiillerinde aklî ve şer’î açıdan kabulü mümkün olmayan bir şey görse dahi susmalı, şeyhini asla kınamamalı, onun hakkında kötü düşüncelere kapılmamalıdır. Dahası, şeyhi hakkında hep müspet düşünmeli, onun hep doğru işler yaptığına, herhangi bir görüş beyan ettiğinde müctehit sıfatıyla ictihatta bulunduğuna inanmalı, yanlış olarak gördüğü şeyleri kendi akıl ve idrakinin kıtlığına bağlamalıdır.”

***

Eric Hoffer Kesin İnançlılar adlı eserinde kitle hareketlerinin anatomisine dair şöyle der: Tüm kitle hareketleri kendi taraftarlarında ölümü göze almak ve birlikte eyleme geçmek duygusu yaratır. Ortaya koydukları program ve telkin ettikleri öğreti ne olursa olsun, bütün kitle hareketleri aşırılığı ve nefreti körükler. Tüm kitle hareketleri hayatın belirli bölünmelerinde güçlü bir faaliyet akışı yaratmaya muktedirdir ve körü körüne bir inanç ve sadakat ister… Hayatlarını anlamsız ve tamiri mümkün olmayacak düzeyde kötü gören insanlar kişisel yükselmede değerli bir amaç bulamazlar. Kendi şahıslarına ait meslekî bir imkân onlarda büyük bir gayretkeşlik doğurmaz. Onlar için kişisel ilerleme kötü, kirli ve çirkindir. Kendi çıkarları uğruna yapacakları her iş, onların nazarında verimsiz olmaya mahkûmdur. Kökü kendi içlerinde olan hiçbir şey iyi ve yüce olamaz. Onların en içten gelen arzuları yeni bir hayattır. Yeniden dünyaya gelmek gibi bir imkân bulunmadığına göre kutsal bir amacın kimliğini kendi kişiliklerine katmak yoluyla yeni bir güven, umut, değer ve övünme duygusuna sahip olmak gerekir. Aktif bir cemaat veya kitle hareketi müntesiplerine her ikisini de vaat eder. Şayet bu kişiler kitle hareketine aktif olarak katılırlarsa, hareketin kolektif bünyesi içinde yeni bir hayata kavuşurlar. Sempatizan konumunda kalsalar dahi hareketin mücadeleleri, başarıları ve ideallerinin birer taraftarı olarak kendilerine güven ve kıvanç duygusu oluşturmayı başarırlar.

Bir insanı savaşıp ölmeye hazır duruma getirmenin temel yöntemi, o insanın kişiliğini kendi bedeninden ayırıp gerçek kimliğine sahip olmasını önlemektir. Bu iş, söz konusu kişinin kapalı bir topluluğun içinde eritilerek o topluluğa uydurulmasıyla yapılabilir. Bir insanın kendi nefsinden vazgeçmesi için onun bireysel kimliğinden büsbütün sıyrılması gerekir. Bunu sağlayacak en etkili yöntem, kişiyi kolektif bir kimlik içinde asimile edip eritmektir. Asimile edilmiş kişi kendini ve başkalarını birer fert olarak görmez, göremez. Kendisine kim olduğu sorulduğunda, kaçınılmaz olarak vereceği cevap kendinin bir kabilenin veya cemaatin üyesi olduğudur. Bu noktada kişinin bağlı olduğu cemaat veya gruptan ayrı bir amacı, değeri ve kaderi yoktur. Üstelik bu cemaat yaşadığı sürece onun için gerçek bir ölüm de yoktur. Öte yandan bir cemaat veya gruba ait öğretinin etkisi, o öğretinin özgün anlamından değil, kesinliğinden ileri gelir. Ne kadar derinlikli olursa olsun, hiçbir öğreti mutlak gerçeğin ifadesi olarak takdim edilmedikçe etkili olamaz. Bu şekilde benimsendikleri takdirde hem ilkel maskaralıklar hem uydurma saçmalıklar ve hem de yüce hakikatler insanlara kendi nefislerinden vazgeçmeyi göze aldırmakta aynı derecede etkili olabilir.

***


Gayet isabetli bir analize göre kişinin kendi benliğini kolektif kimliğe katmasına, geleneksel dinî gruplardaki karizmatik lider kültü ve lidere mutlak itaat anlayışı eklendiğinde ferdiyet olgusu ve fert olma şuuru buharlaşır. Geleneksel dinî yapılarda karizmatik liderin “Allah dostu” olarak kabul edilmesi ve bu yüksek manevi mertebesinden kaynaklanan birtakım özel güçlere ve imtiyazlara sahip olduğu düşüncesi hâkimdir. Bu düşünce Allah dostu olarak kabul edilen lider ile Allah arasında zımnî bir özdeşlik bulunduğu vehmini üretir. Çünkü liderin Allah ile sürekli irtibat hâlinde olduğu kabul edilir. Dolayısıyla onun görüşleri “Allah’ın sözcülüğü” olarak değerlendirilir. Bu yüzden, bir dinî cemaatin müntesibi ile o cemaatin lideri arasındaki ilişkiler, Allah’ın sözcüsü veya temsilcisi ile zavallı kul arasındaki ilişki olarak telakki edilir. İşte bu yüzden geleneksel dinî gruplarda sorgusuz sualsiz itaat çok temel bir ilkedir. Mutlak itaat ilkesinin gerçek hayat alanındaki yansıması ise kesin inançlılık psikolojisidir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 12 Ağustos 2017

Köylülük Sorunumuz

Mevlana, “Köyde bir gün kalan kişinin aklı bir ayda yerine gelmez” der. Bu negatif anlamıyla köylülük (gundilik) toprağa ve kırsala bağımlılıktan çok farklı bir kategoriyi ifade eder. Daha açıkçası, köylülük kırsalda yaşama tecrübesine indirgenebilecek bir olgu değildir. Zira kadim bir şehrin göbeğinde de pekâlâ köylü olunabilir, köylülük şehir vasatında da baki kalabilir. Değişmeyen bir ezber olarak köylülük kendini sürekli tekrar eden, yeniliğe direnen, farklılıklara tahammül edemeyen ve alışkanlıklarından vazgeçmeyen bir kapalı cemaat topluluğu olmayı imler. Köylü tipolojisi ise bilgisizlik, görgüsüzlük, hamlık, kabalık, katılık, inatçılık, kurnazlık gibi özelliklerle tebarüz eder. Köylülük medeniliğin (şehirlilik) zıddı olarak ciddi bir toplumsal sorundur ve bu sorun özellikle muhafazakâr çevrelerde daha yoğundur. Bu son ifademiz, “Kestane kabuğundan çıkmış da kabuğunu beğenmemiş…” bağlamında değerlendirilip kınanabilir. Fakat şunu belirtmemiz gerekir ki köylülük sorununun arız olduğu toplumsal kesim, şahsen kendimi de dâhil ettiğim kesimdir; dolayısıyla eleştiri babında zikrettiklerimiz apaçık bir özeleştiridir. Yani problem bizim problemimizdir.

***

Köylülük Kur’an’da da zemmedilir. Birçok ayette geçen “el-a’râb” kelimesi “köylüler” (bedevîler, ehl-i bâdiye) anlamına gelir. Arap kültüründe köylülük çöller ve vahalarda develeriyle birlikte konar göçer olarak yaşamayı ifade eden “bedâvet” kelimesiyle ifade edilir ve bu kelime “yerleşik hayat, şehirlilik, medenilik” anlamına gelen “hadâret”in mukabilidir. Tevbe 9/90, 97, 98, 101, Feth 48/11, Hucurât 49/14 gibi ayetlerdeki ifadelere göre Hz. Peygamber’in çağdaşı olan bedevîler/köylüler/gundiler zümresi adap, usul, nizam tanımamak, sosyal terbiye ve disipline karşı koymak, alışkanlıklarına körü körüne bağlı olmak gibi hususiyetlerin yanı sıra cahillik, görgüsüzlük, kabalık, kurnazlık, fırsatçılık, menfaatçilik gibi vasıflarla da ön plana çıkar.

Geçmişte köylülük sorununa sık sık parmak basan isimlerden biri olan Çetin Altan’a göre köylülüğün belli başlı özellikleri şu şekilde sıralanabilir: (1) Aile içinde bile ortak bir dayanışma yerine otoriter olmayı yeğleme; (2) Rahat bir diyalog yerine “Dediğim dedik” türü tartışma ve didişmeyi yeğleme; (3) Övünmeyi ve olduğundan fazla görünmeyi yeğleme; (4) Aksaklık durumunda özeleştiriye yanaşmadan, başkasını suçlamayı yeğleme; (5) Toprak ağasına yakınlık gibi, ünlü bir siyasetçiyle olan yakınlıktan sık sık söz etmeyi yeğleme; (6) Hukuk, adalet, saygı, nezaket gibi soyut kavramların tanımlamalarını yapmaya yanaşmadan, soyut kavramları taş, toprak, bardak, bıçak, ev, araba gibi somut sözcüklerle eşdeğer tutarak konuşmayı yeğleme; (7) Meslek sahibi olmak yerine makam sahibi olmayı yeğleme; (8) Meslekî bir kimlik yerine doğuştan edinilen etnik ve dinî bir kimliği benimsemeyi yeğleme; (9) Bir an önce sıradan bir sokaktaki vatandaş sayılmaktan sıyrılıp şöhret ve zenginlik açısından sıra dışı biri olmayı veya en azından öyle görünmeyi yeğleme; (10) Bir an önce sonuca gitmek yerine zamanı değerlendirmeye boş vererek üşenmeyi ve yumurtanın kapıya dayanmasını yeğleme…

Günümüz Türkiye toplumundaki yaygın ilişki biçimi köylülük kültürü içinde şekillenmektedir. O kadar ki bu kültür siyaset, ekonomi ve akademik hayat dâhil hemen her alanda belirleyici olabilmektedir. Özellikle merkez sağ siyasi partiler köylülüğü, köylülük de bu partileri beslemektedir. Burada söz konusu olan besleme bir tür alışveriş ilişkisi olduğundan, köylülük siyaset alanında başat bir unsur olmakla tebarüz etmektedir. Köylülük bir zihniyet tarzı olarak dinî düşünce ve söylemi de büyük ölçüde domine etmektedir. İslam’ın parlak bir medeniyet dini olduğu hepimizin ittifakla kabul ettiği bir gerçektir; fakat ne yazık ki İslam dininin çağdaş müntesipleri medeniyet üretmek şöyle dursun, şehirli olabilmeyi bile becerememektedir.

***


Tasavvuf dinî düşünce ve pratikte köylülüğü törpüleyip şehirlilik kodlarını güçlendirecek bir imkân olarak görülebilir. Fakat günümüz Türkiye sosyolojisi dikkate alındığında özellikle Nakşibendî geleneğin bu imkânı köreltici bir işleve sahip olduğu söylenebilir. Hatta Nakşibendîlik sosyal taban itibariyle tasavvufî köylülüğün temsilcisi gibidir. Tasavvufun şehirli ve medenî versiyonu Mevlevîliktir. Genel dinî düşünce yapısı itibariyle Mevlevîlik elbette tartışılabilir; temel dinî kaynaklar açısından Mevlevî gelenek pekâlâ sorgulanabilir; ancak konumuz bu değildir. Konumuz şehir kültürüyle incelmiş tasavvuf ekolünün Mevlevîlik olduğuna dikkat çekmekten ibarettir. Osmanlılar döneminde İstanbul’daki hemen her mevlevihanenin birer musiki mektebi ve güzel sanatlar akademisi gibi bir işlev gördüğü, dahası Zekai Dede, Itrî Efendi gibi klasik Türk musikisinin en parlak simalarının Mevlevî geleneği içinde birer İstanbul efendisi olarak yetiştikleri bilinmektedir. Sözün özü, “İstanbul beyefendisi” vasfına yaraşır biçimde, yani tam anlamıyla şehirli/medeni bir müslüman profiline sahip olabilmek en azından benim için büyük bir idealdir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 5 Ağustos 2017

Ali b. Ebî Tâlib'ten Mısır Valisi Mâlik el-Eşter'e

Ali Şeriatî’nin “Fâtıma Fâtıma’dır” demesi gibi, Ali de Ali’dir. Hz. Ali’yi anlatmaya hacet yoktur. Mâlik el-Eşter ise Hz. Ali’nin çok sadık bir taraftarı ve cengâver kumandanıdır. Cemel, Sıffîn, Nehrevan savaşlarına katılıp önemli görevler üstlenen, özellikle Sıffîn savaşında Hz. Ali’nin süvari ve piyade kuvvetlerini kumanda eden Eşter bu savaşın ardından Mısır valiliğine tayin edilmiştir. Muaviye’nin gönderdiği bir adam tarafından zehirlenerek öldürülmüş ve bazı Şiî kaynaklara göre Muaviye, Eşter’in ölüm haberini alınca, “Ali’nin iki sağ kolu vardı. Biri (Ammâr b. Yâsir) Sıffîn’de kesilmişti, diğeri de bugün kesildi” demiştir. Hz. Ali, “seyfullah” diye andığı Mâlik el-Eşter’e Mısır valiliğine atanması vesilesiyle bir emirname göndermiştir. Şerif er-Radî’nin Nehcü’l-Belâğa adlı eserinde nakledilen, yakın geçmişte Mehmet Akif Ersoy tarafından “Hz. Ali’nin Bir Devlet Adamına Emirnâmesi” başlığıyla Türkçeye çevrilip neşredilen bu emirname günümüz siyaset sosyolojisi açısından da son derece önemlidir. Aşağıdaki pasajlar metnin ne kadar önemli olduğunu anlamaya kâfidir:

Ey Mâlik! Halkın her kesimine daima sevgi, şefkat ve merhamet duygularıyla yaklaşmak gerekir. Zayıf insanların üzerine yırtıcı hayvanlar gibi gitmemek, onların mal ve eşyalarına el koymayı ganimet saymamak gerekir. Halk iki kısımdır. Bir kısmı mümin insanlardır ki bunlar senin din kardeşlerindir. Halkın bir kısmı da zimmîlerdir ki bunlar da tıpkı senin gibi Allah’ın kullarıdır. Hata ve kusurlarının Allah tarafından affedilmesini istemen gibi sen de idaren altındaki insanların bilerek veya bilmeyerek işledikleri hataları affetmelisin…

Ey Mâlik! Yöneticiye en ağır yük oluşturan zümre, yakın çevreyi sarmış adamlardır ki bunlar aslında iyi gün dostlarıdır. Bunlar zor zamanlarda hemen hiçbir yardımda bulunmadıkları gibi adaletin tesisine de engel olurlar. İstediklerini alma hususunda halktan daha çok baskı yaparlar. Kendilerine verilen imkânlara razı olmazlar, şükürden anlamazlar… Oysa İslam toplumunun ana gövdesini oluşturan, dini koruyan ve din düşmanlara karşı vaziyet alan insanlar halk tabakasıdır. Bu yüzden kalbin ve sevgin halktan yana olmalıdır.

Ey Mâlik! Yakın çevrende kümelenmiş insanların sana yağcılık yapmalarına, yüzüne karşı seni pohpohlamalarına, yapmadığın güzel işleri sana mal edip nefsini okşamalarına izin verme. Bilesin ki fazla övgü insanı kibre yönlendirir, gaflete düşürür. Ayrıca iyilik eden ile kötülük işleyeni eşit tutmaman gerekir. Çünkü bu eşit muamele iyi insanları iyilikten vazgeçirir, kötü insanları da kötülüğe dadandırır… Yöneticilerin sorumsuzca davranan birtakım özel dostları vardır ki bunlar halka zulmeder, insanları insafsızca ezmeye çalışırlar. Bu zulmü önlemek için, yakın çevrende dolaşan dostlarına ve hısımlarına devlet imkânlarından yararlanma hakkı vermemelisin. Kimi insanlara küçük de olsa farklı muamele yapmak tüm halkın tepkisine yol açabilir.

“Bana başvuran insanların problemlerini yakınlarım aracılığıyla çözerim. Onlardan aldığım destekle memleketi idare ederim” diyen idarecilerin bu tür beylik laflarına kulak asma. Önemli merkezlerin yöneticiliğini isteyen zümrenin sürekli talepte bulunmasına asla müsaade etme. Aksi halde söz konusu taleplerin karşılanması o yöneticilerin maddi servet biriktirmesine vesile olur; ama bunun sana hiçbir getirisi olmaz. Üstelik ağır yük dünyada ve ahirette senin üzerinde kalır. Bu yüzden uzak yakın ayırımı yapmadan herkesi hakkı kabule zorlaman, neye mal olursa olsun özel ve yakın dostlarına da aynı hassasiyetle yaklaşman gerekir. Halkın hakkını hukukunu gözet. Şayet halk senin birtakım haksızlıklar yaptığını düşünüyorsa, özür beyan ederek halkın bu zannını bertaraf et.

Ey Mâlik! Halkı affetmenden dolayı pişmanlık duyma; cezalandırmandan dolayı da sevinip gururlanma. Bir de sakın, “Ben güçlüyüm, emrederim, halk bana itaat eder” deyip halkın üstüne çullanma. Çünkü bu tarz bir duygu ve düşünce kalbi ifsat eder, inanç zafiyetine yol açar. Saltanatından dolayı asla övünme. Allah’ın azamet ve kudretine benzemekten korkmalı ve böyle bir düşünceye kapılmaktan uzak durmalısın.

Ey Mâlik! Tayin ettiğin yardımcı, memur, asker ve polis tarafından fakir ve güçsüz insanlara reva görülen zulüm ve baskının önüne geçmelisin. Korku ve şiddeti ortadan kaldırıp sertlik ve otoriterliği kendinden uzak tutmalısın ki insanlar seninle yüz yüze korkmadan, çekinmeden rahatça konuşabilsin…


Ey Mâlik! Mahkemelerdeki davaların sonuçlarına ve yargıçların tutum ve davranışlarına çok dikkat etmelisin. Zira bu din bozuk düzen anlayışının bir uzantısı olarak şerir insanların elinde esir oldu. Ne acıdır ki bu şerir insanlar din namına istediklerini yapıyorlar ve dini kullanarak dünyalık toplamanın yolunu buluyorlar.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 29 Temmuz 2017

Lümpenleşme Sorunumuz

Lümpen (lumpen), Marksist literatürde proleterya kavramıyla birlikte kullanılan, fakat özellikle son yıllarda “kültür” kavramının yakın komşusu olarak anılan bir kelimedir. Karl Marx’a göre lümpen proleterya sınıfı devrime sıcak bakmayan, hayatı idamede burjuva ve aristokrasiye yaslanan kitleleri niteler. Başka bir tarifle, lümpen sınıf, tüketim alışkanlıklarına esir düşen, başkasının üretimini asalak gibi tüketen, kendi varlıkları hemen hiçbir anlam ifade etmeyen, iradelerinin üzerine yatmış halde yaşayan ve hiçbir ilkeli duruşu bulunmayan kitleleri tarif eder. Daha genel ve geniş çerçevede ise lümpen kimliksiz, ilkesiz, derinliksiz, seviyesiz, görgüsüz, üslupsuz, kaba, yoz insan tipolojisini betimler. Lümpen ne köylüdür, ne şehirlidir. Gerçek kimliği, aidiyeti ve sınıf kategorisi belirsizdir. Lümpen bir bakıma bulanıklık, kaypaklık ve kural tanımazlık tipolojisidir.

Lümpenlik söz konusu olduğunda, şayet kendinize güvenmiyorsanız, kuralları eğip bükmeye, kendinize hak gördüğünüzü başkasına suç görmeye başlarsınız. İsbat-ı vücudunuzu çalışıp çabalayarak ürettiklerinizle değil, tükettiğiniz ve harcadığınız şeylerle ortaya koyarsınız. Bu açıdan bakıldığında lümpenlik ve lümpenleşmenin hemen her alanda cari olduğu söylenebilir. Nitekim Mustafa Karaalioğlu’nun birkaç gün önce Karar’da yazdığı “Mecalsiz Söz, Kudretli Racon” başlıklı yazı siyasetten medyaya, akademiden spor dünyasına kadar lümpenlik ve lümpenleşmenin son derece güzel bir tasviri niteliğindedir.

Lümpenleşme muhafazakârlık için de caridir. Şimdilerde Yeni Şafak’ta yazan S. Seyfi Öğün vaktiyle lümpen muhafazakârlık (Doğu Batı, sayı: 58 [2011]) hakkında şunları kaydetmiştir: “Hayatı rahatlatan her türlü nimetle bağ kuruyor. (Bunu muhafazakârlık hep başardı, ama bunu başarmak hiç bu kadar kolay ve sorunsuz olmamıştı.) İlerlemeci damarını, almış başını giden teknolojizme düzdüğü övgülerde muhafaza ediyor. Düzenciliğini ise bu nimetlerin tüketilmesiyle elde edilen rahatlamalara düzdüğü övgülerle temellendiriyor… Yeni muhafazakârlık, burjuva dünyanın içinde, tüketim kapitalizminin orta sınıf üretme kapasitesi arttığı nispette derinleşecek, kapsama alanı artacaktır. Bu lümpenleşmedir. Lümpenleşmedir; çünkü ilkeler, reel politik gerçekçilik, günlük hayatçılık, hedonizm, eğreti çocukluk, iktisadi akılcılık, teknolojizm ve benzerlerinden yeni bir hayat kurma iradesi çıkmıyor…”

Lümpen muhafazakârlığın en son ve en çarpıcı göstergelerinden biri, Mimar Sinan’ın yüzyıllar önce boğazın kenarına muhteşem bir zarafetle biblo gibi kondurduğu Şemsi Paşa Camii’nin tam dibine kazık çakma girişimidir. Nihal Bengisu, “Camisini Muhafaza Edemeyen Muhafazakârlık” başlıklı yazısında lümpenliğin bu veçhesi hakkında şöyle der: “Her Allah’ın günü Osmanlı Osmanlı deyip, kendisini dindar-muhafazakâr diye tanımlayıp hem Osmanlı eseri hem ibadet mekânı olan bir yapıya sahip çıkılmasını ‘bir avuç elitistin yaygarası’ diyerek mahkûm edenler, ne kadar sakil göründüklerinin farkında bile değil.”

Lümpenlik kültür ve estetik gibi değerlerden büsbütün nasipsizliktir. Oysa kültür, N. Mert’in ifadesiyle, her şeyden önce insanın hamlık ve kabalığından kurtulup incelmiş insan davranışlarına yönelmesi iddiasını içerir. En basitinden insan, acı karşısında böğürmeyi aştığı için türkü yakıyor, senfoni besteliyor. Lümpenlik ve lümpenleşmenin önemli göstergelerinden biri de ahlâkî seviye kaybıdır. Kendi alanında bir başkasının, özellikle de az çok tanınmış ve kendinden söz ettirmeye başlamış bir başkasının üçüncü kişiler tarafından hakarete maruz bırakıldığını görmekten sadistçe haz duyma eğiliminin toplumsal tabanda yaygınlaşması tam da lümpenliğe yaraşır bir tavırdır.
İki akşam önce bir televizyon kanalında canlı olarak yayınlanan “Hadis” konulu tartışma programı da basbayağı bir lümpenleşme örneğidir. Dahası bu tartışma ilmî ve akademik alandaki lümpenleşmenin en dramatik örneklerinden biri olmaya namzettir. Bir tarafta katıksız cahillik ve hoyratlık, diğer tarafta kabalık ve cellatlık şeklinde ekrana yansıyan ve hem seviyesizlik, hem nezaketsizlik ve hem de münazara adabından nasipsizlik itibariyle lümpenleşmenin hemen hemen tüm özelliklerini taşıyan bu tuhaf tartışma ne yazık ki İlahiyat camiasını istiskalden başka bir sonuç vermedi.


Ulusal gazetelerdeki köşe yazıları da lümpenlik ve lümpenleşme konusunda önemli bir göstergedir. Öyle ki hemen her Allah’ın günü bir cenahta “hergele, dangalak, salak, yerim sizin…” gibi argoların, diğer cenahta ise “bademler, gübre kafalılık” gibi çirkin sıfatların kullanıldığına şahidiz. Karaalioğlu’nun ifadesiyle, medya seviyesizdir, kalitesizdir. Hatta son devirde epeyi de lümpendir; ama her ne ise akademiden, spordan, siyasetten, müzikten, iş âleminden, sivil toplumdan ne bir fazla ne bir eksiktir… Bütün meslekler, bütün müdürler, bütün direktörler, bütün çalışanlar, bütün elemanlar, tekmili birden bütün kurumlar bileşik kaplar misali, seviyesizlikte seviye tutturmuş halde idame-i hayattadır. Birinin kalitesizliği bir diğerinin teminatı, birinin seviyesizliği bir başkasının mazeretidir. Biri pot kırsa öteki bundan müstefid, diğeri kepaze olsa beriki bundan memnundur. Yeter ki seviye yükselmesin, yeter ki kalite avdet etmesin…

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 22 Temmuz 2017

Sene-i Devriye

15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ’nün giriştiği kanlı darbe teşebbüsünün üzerinden tam bir yıl geçti. Bu bir yıllık zaman zarfında kimi zaman ümit verici, kimi zaman da ümit kırıcı birçok şey olup bitti. Şöyle ki,

(1) FETÖ, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra milletin vicdanında mahkûm edildi. Bu durum FETÖ’nün Türkiye sathında tutunma ve bu topraklarda uzun boylu yaşama imkânını çok büyük ölçüde sona erdirdi. Fakat örgüt bilhassa devlet bünyesindeki hayatiyetini ve manipülasyon kabiliyetini henüz kaybetmedi. Kripto kavramı dikkate alındığında, FETÖ’nün tıpkı bir kene gibi yapıştığı devlet bünyesinden tam manasıyla koparılmasının daha çok zaman alacağını söylemek kehanet olmasa gerek…

(2) FETÖ, 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte “ihanet şebekesi” olarak kodlanıp Türkiye’deki itibarı sıfırlanmış olsa da ABD, Almanya gibi birçok Batı ülkesindeki etkinliğini hiç kaybetmedi. Örgütün tam manasıyla ortadan kalkması özellikle ABD’nin “son kullanım tarihi” hakkında sarih beyanda bulunmasına endeksli gibi… Bu yüzden, azami ölçüde teyakkuz halinde olmamız gerekli…

(3) FETÖ, insan malzememizdeki birçok ahlâkî problemin açığa çıkmasına vesile oldu. 17/25 Aralık sürecinden sonra dahi görsel ve yazılı medya organlarında “Hocaefendi hakkında saygılı konuşmak gerek, bütün dünyada okul gibi çok güzel hizmetler yapan bu güzel insanlar hakkında kem söz etmemek gerek” gibi ifadelerle FETÖ güzellemesi yapan birçok tanınmış figür, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra FETÖ davalarının savcıları edasıyla konuşmaya başladı. Daha da kötüsü, bu kaypak tipler, Ahmed Arif’in ifadesiyle, “Tükür yüzüne celladın, fırsatçının, fesatçının” muamelesine tabi tutulması gerekirken maalesef himaye görüp birçok mükâfata nail oldu. Bu durum kamu vicdanını derinden yaraladı.

(4) Kaypaklık ve fırsatçılık, kendisine şahsi husumet beslenen sayısız insanın FETÖ damgasıyla damgalanmasına da yol açtı. Bunun neticesinde nice hayatlar karardı. Gerek skor amaçlı kimi soruşturmalar gerek yargı sürecinde yaşanan birtakım tuhaflıklar yüzünden adalet ve hakkaniyet duygusu da büyük yara aldı. Bu durum, 15 Temmuz’dan sonra devlet ve milletçe elde ettiğimiz psikolojik üstünlüğü kaybetme riskine yol açtı. 15 Temmuz gecesi milletçe darbeyi savuşturduk; ama bu menfur teşebbüsün millet üzerindeki travmatik ve katastrofik etkisini maalesef kıramadık.

(5) FETÖ vakası din, devlet, siyaset ve cemaat ilişkilerinin gözden geçirilmesi konusunda ciddi bir fırsat yarattı. Fakat ne yazık ki bu fırsattan yararlanılamadı. Gördüğümüz kadarıyla FETÖ maalesef istisnai bir vaka gibi algılandı ve dolayısıyla din-devlet-cemaat ilişkilerinde sanki yine “eski tas eski hamam” kararı alındı. 15 Temmuz’dan bugüne değin gerek televizyon ekranlarında gerek gazete köşelerinde belki binlerce kez devlette ehliyet ve liyakatten söz edilmesine rağmen onca ehliyet ve liyakat vurgusu bir bakıma iyi dilek ve temenniden ibaret kaldı.

(6) Geçmişte FETÖ’nün devlet kurumlarına sırf kendi elemanlarını taşıması ve örgüt mensubu olmayanları tasfiye etmeye çalışması gibi, kendilerine dinîlik süsü veren irili ufaklı birçok müesses yapı da bugün benzer işlere imza atmaktadır. Bu konuda spesifik örnek veya anekdot zikretmeye gerek yoktur. Çünkü durum kelimenin tam manasıyla “umûmü’l-belvâ” (yaygınlığı sebebiyle herkes tarafından bilinen olaylar bütünü) durumudur.

(7) FETÖ vakası dinî alandaki birçok problemin farkına varılması hususunda da fırsat yarattı; ancak bu fırsattan da maalesef yararlanılmadı. Darbe girişiminden sonra FETÖ mensupları “Haşhâşî, Mutant, Zombi” gibi sıfatlarla anıldı; fakat bu insanları birer Haşhâşî fedaisine dönüştüren din referanslı endoktrinasyonun mahiyeti üzerinde pek durulmadı, konu cesaretle ele alınamadı. Bunun kuvvetle muhtemel sebebi, söz konusu endoktrinasyonun tasavvuf ve tarikat geleneğindeki biat, mutlak itaat, velayet, kutbiyet, gavsiyet, mehdiyet gibi birçok kavramla ilişkili olması ve dolayısıyla zülfiyâre dokunmasıydı.


(8) “Çıkmayan candan ümit kesilmez” diye bir söz var ki doğrudur. Geçen bir yıl zarfında FETÖ ile mücadelede bizi karamsarlığa sevk edecek çok şeye tanık olsak da ümitlerimiz hala canlıdır. Bu memleket FETÖ’den çok çektiğine göre, “Artık bu son olsun… Bundan böyle hiçbir dinî grup ve cemaat kendinde devlete tasallut etme cesareti bulamasın... Hiçbir dinî grup şımartılmasın, hiçbir cemaatin sırtı sıvazlanmasın… Din, dinî değer ve semboller istismar aracı olarak kullanılmasın...” gibi taleplerde bulunmak en tabii hakkımızdır. Ümidimiz, bu taleplerimizin siyaset ve devlet katında az çok karşılık bulmasıdır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 15 Temmuz 2017

Cennetten Haber Gelse Hemen Ölmek İster Miyiz?

12 Haziran-18 Haziran 2017 tarihleri arasında MAK Danışmanlık tarafından 30 büyükşehir, 23 il ve 154 ilçede 5400 kişi ile yüz yüze görüşmelerle yapılan, “Türkiye’de Toplumun Dine ve Dinî Değerlere Bakışı” konulu araştırmada çok çarpıcı sonuçlar ortaya çıktı. Araştırmadaki en çarpıcı sonuçlardan biri uhrevî âlemle ilgilidir. “Cennete gideceğiniz kesin olsa, şu an cennete gitmek için ölmeyi düşünür müsünüz?” sorusuna “Evet” diyenlerin oranı % 15, “Hayır” diyenlerin oranı ise % 65’tir. Türkiye’nin, “yüzde doksan dokuzu müslüman ülke” diye tanımlandığı nazar-ı itibara alındığında, bu oranlar üzerinde adamakıllı düşünmek gerekir. “Cennete gideceğiniz kesin olsa…” sorusuna, katılımcıların %65’inin, “Böyle olsa bile ölmek istemem” diye cevap vermesi, ciddi bir çekincenin göstergesi olarak okunabilir. Daha açıkçası, bir an önce cennete gitmek için ölmeyi istemek, katılımcılar tarafından IŞİD (DEAŞ) gibi terör örgütlerinin cihad, intihar eylemi gibi konulardaki bilindik anlayış ve inanışıyla ilişkilendirilmiş, dolayısıyla soru “tuzak soru” olarak algılanmış olabilir. Ancak bu bir ihtimaldir. Bu ihtimal yok sayıldığında, söz konusu soruya verilen “Hayır” cevabının %65’lik orana baliğ olması hakikaten vahimdir. Vahamet, Kur’an’da çok sık vurgulanan uhrevî âlem gerçeğine ve cennetteki ebedî mutlu hayat garantisine rağmen kendini müslüman olarak gören yüz kişiden altmış beşinin bu dünyaya adeta kazık çakmak istercesine lafı, “Cennetteki yerimiz garanti olsa dahi ölüm bizden uzak olsun” demeye getirmesidir.

***

Bu ilginç tavrın önemli bir sebebi, sekülerleşmenin muhafazakâr çevrelerde dahi büyük ölçüde benimsenmiş bir dünya görüşü hâline gelmesidir. Kanımca, sekülerleşme ya da bir diğer tabirle dünyevileşme hakkında konuşmak artık nafiledir. Çünkü hemen herkes sekülerleşme ve dünyevileşmenin ne olduğunu gayet iyi bilir, ama maalesef sadece bilmekle yetinilir. Oysa dünyevileşme Kur’an’da Kureyş’in önde gelen müşrik taifesinin alamet-i farikası olarak zikredilir. Öte yandan bazı İslâmî kaynaklarda Hz. Peygamber’in, “Ben ümmetimin putperestlik inancına döneceği endişesi taşımıyorum. Benim endişem, ümmetin dünyevileşmesi, dahası mala, mülke, paraya tapar hâle gelmesidir” dediği nakledilir. Ayrıca Hz. Peygamber’den ölümü istememekle ilgili birçok hadis nakledilir. Fakat bu hadisler, bir gün daha fazla yaşamak istemeyi dünyaya kazık çakma hayaliyle değil, amel defterindeki bozuk sicili düzeltme ihtimaliyle ilişkilendirir mahiyettedir.
Kaldı ki İbn Hanbel, İbn Ebî Âsım, İbn Hibbân, Taberânî gibi birçok muhaddisin az çok farklı varyantlarıyla naklettiği bir hadise göre ölüm kimi zaman temenni edilesi bir şeydir. Söz konusu hadise göre Âbis el-Ğıfârî veya Avf b. Mâlik isimli sahabî, “Ey Veba! Al götür beni bu âlemden” deyince, çevresindeki insanlar, “Ne o, yoksa sen ölümü mü temenni ediyorsun?” diye şaşkınlıklarını dile getirmişlerdir. Bunun üzerine adı geçen sahâbî, “Hz. Peygamber’in şöyle söylediğini işittim” demiş ve eklemiştir: “Şu altı durumla karşılaştığınızda ölümü temenni edin: Süfehanın güç ve nüfuz sahibi olması, kolluk kuvvetlerinin çoğalması, hüküm ve yargının alım-satım konusu olması, insan canının ucuzlaması, akrabalık ve dostluk bağlarının kopması, Kur’an’ın musiki konusu olarak algılanması…”

Cennetten haberci gelse bile ölmek istememenin bir diğer önemli sebebi, özellikle geleneksel kıssa ve vaaz edebiyatında çok özensiz bir üslupla ölüm ve kabir üzerinden müthiş bir korku pompalanmasıdır. Bunun kaçınılmaz olarak ürettiği sonuç, uhrevi âlemin dehşet ve şiddet diyarı gibi algılanmasıdır. Bu bağlamda modernite tecrübesinin “ölüm”ü yapı sökümüne uğratmasına da ayrı bir bahis açmak lazımdır. Muhafazakâr müslüman çevrelerde ölüm her ne kadar “Emr-i Hak vaki oldu, Hakk’a yürüdü” gibi ifadelerle evcilleştirilmiş görünse de bu evcilleştirme hep ölüp gidenlerle alakalıdır. Geride kalanlar için ölüm hâlâ çok yabancı ve yabanıldır. Bu yüzden de ölüm hep yadsınır, hatta insanlık için utanç verici bir skandal gibi algılanır. Bauman’ın Ölümlülük Ölümsüzlük adlı kitabındaki ifadesiyle ölüm, modern zamanlarda sanki dışarıdan gelen bir şeymiş gibi yadırganır. Kişi ölmez, sanki hep bir şeyler tarafından öldürülür. Modernite, ölüm ve ölümlüğü yapı sökümüne uğratmış, fakat bu durum ölüm gerçeğini ortadan kaldırmamış, belki sadece onu hiç istenmeyen bir yabancı durumuna sokmuştur. Böylece ölüm, sözüm ona pek yaratıcı, becerikli ve kendinden gayet emin aktörlerin başrol oynadıkları modern dünyadaki yaşam açısından hep “öteki” olmuştur.

***


Nurdan Gürbilek’e göre ölümü yadırgayıp uzak mekânlara sürmeye çalışma ısrarının ardında onu zamanın dışına atma arzusu vardır. Zaman algısının önemsiz olduğu bir dünyada herkes her zaman çocuktur; öyle de kalmalıdır. Bu yüzden, gözümüzün önünde akıp giden bütün ölüm sahnelerini basbayağı bir yabancının ölümünün hayatımızdan hiçbir şeyi çekip alamayacağından emin olmanın verdiği kayıtsızlıkla algılarız. Bu tuhaf durum aslında modernlik tecrübesinin iki yüzüdür. Bir yanda ölüm ve yası sağlık ve mutluluk adına reddetmek, yakınlarımızın değil ölmesine hasta olmasına bile tahammül edememek ve çocuklara ölümden söz etmenin dilini bir türlü bulamamak varsa, öbür yanda da iç dünyamızda hiçbir hüzün ve kederi harekete geçirmeyen, yasın kırıntısına bile izin vermeyen sıra dışı bir ölümü, vahşi bir cinayeti, akıl almaz bir cinnet anını biraz tiksinerek biraz da gözlerimizi kaçırarak ama büyük bir merak ve hazla seyretme arzusu vardır. Hâsıl-ı kelam, biz gerçekten acayip varlıklarız; çünkü biz ölüm denince hem acayip korkarız hem de ölüm diye bir şey yokmuş gibi hayata akarız. Bu yüzdendir ki cennetten haber gelse dahi dünyaya abanarak yaşamaktan geri durmaya pek yanaşmayız.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 8 Temmuz 2017