Suûdîlik ve Yumuşak Vehhâbîlik


Yumuşak (Soft) Vehhâbîlik, tıpkı “muhafazakâr devrimci”, “özel halk otobüsü” gibi tamlamalar gibi oksimoron bir tamlama ve tanımlamadır. Oksimoron, birbiriyle çelişen ya da birbirinin tam zıddını ifade eden iki kelime veya kavramın bir arada kullanılmasıdır. Çoğu zaman edebî metinlerde rastlanan bu tür ifadeler kimi zaman da bu yazıda olduğu gibi hiciv mantığı içerisinde bir durum tespiti yapmak için kullanılır. Vehhâbîliğin softlaşması mümkün müdür? Durum tespitiyle ile konumuz budur. Öncelikle şunu not edelim ki Vehhâbîlik başından beri mutlak monarşiyle yönetilen Suûdî kabile devletinin resmî mezhebi, daha genel çerçevede ise Taliban’dan el-Kâide ve Daeş’e kadar sözde İslam referanslı birçok terör örgütüne fikrî tedarikte bulunan siyasi ve ideolojik bir harekettir. 

***

XVIII. yüzyılın başlarında Arabistan’ın Necid bölgesinde bir Hanbelî kadısının oğlu olarak dünyaya gelen Muhammed b. Abdilvehhâb’a nispetle anılan Vehhâbîlik, dönemin Dir’iyye emiri Muhammed b. Suûd’un destek ve himayesiyle dinî görüşlerini yayma ve kendine taraftar toplama şansı yakalamıştır. Bu vesileyle İbn Suûd da siyasi hâkimiyet alanını genişletebilmek için sırtını güçlü bir dinî figüre yaslamıştır. XIX. yüzyılın başlarından itibaren Hicaz’ın yanısıra Irak ve Suriye topraklarında da yayılmaya çalışan Suûdî-Vehhâbî ittifakı Osmanlıların askerî müdahaleleri neticesinde geriye çekilmişse de özellikle I. Dünya Savaşı’nı müteakip yıllarda giderek güç kazanmış ve nihayet 1932 yılında Suûdî Arabistan Krallığı’nın ilan edilmesiyle birlikte Vehhâbîlik bağımsız devlet desteğine kavuşmuştur. 

Vehhâbîlik doktrinel olarak İslam’ın ne olduğundan ziyade, ne olmadığını anlatmaya programlı bir yapıdır. Şiîlik ve tasavvuf, Vehhâbîlik için tam manasıyla takıntıdır. İslam diniyle ilgili anahtar kavram ise bidattır. Dinî alanla ilgili olarak Kur’an ve Sünnet’te açıkça yer almayan ve tarihsel süreçte ortaya çıkan her şey bidat, İslam’ın özünden sapmadır. Sözgelimi, cami ve mescitlere yüksek minareler yapmak bidattır. Kur’an ve hadislerde bulunmayan dua ve zikirleri okumak bidattır. Kur’an’ı makam ve nağme ile okumak bidattır. Kabir ziyareti ve kabrin başında dua etmek şirk riski taşıyan bir bidattır. Mevlid okutmak ve tesbih kullanmak bidattır. Tütün ve kahve müskirat cinsinden olup haramdır. Kadın toplumsal cinsiyet rolleri açısından bir bakıma mütekavvim maldır.

Vehhâbîlik her ne kadar kendini Selefîlik ekolüne refere etse de işin gerçeği bu hareket İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye gibi Selefî âlimlerin eserlerindeki ilmî yetkinlik ve derinlikle hemen hiçbir alakası olmayan, son derece katı, sığ ve dar kalıplı bir İslam yorumuna sahiptir. Bu yüzden son dönem Osmanlı uleması Vehhâbîliği Hâricîlik kapsamında değerlendirmiştir. Hâl böyleyken, son günlerde MbS kodlu Suûdî prensin radikal hamleleriyle Suûdî-Vehhâbî krallığındaki sosyal hayatta liberalleşme rüzgârları esmektedir. Ne hikmetse Suûdî-Vehhâbî rejim birdenbire yumuşama moduna girmiş görünmektedir. Öyle bir yumuşama ki daha düne kadar patriyarkal Suûdî rejim nazarında tam manasıyla insan vasfı taşıdıkları dahi meşkûk olan kadınlara ehliyet alma ve trafikte araç kullanma izni lütfedildi. Diğer taraftan, yıllar boyunca Hicaz topraklarında çalışan mültecilere değil vatandaşlık neredeyse hiçbir hak vermeyen Suûdî-Vehhâbî rejimi şimdilerde ilk insansı robot Sophia’ye vatandaşlık verdi. Fakat tuhaf olan şu ki veliaht prens MbS sosyal hayat alanında liberalleşme hamleleri yaparken, siyasi alanda muhtemel rakiplerini bir bir saf dışı bırakarak katı merkeziyetçi ve otoriter yapıyı alabildiğine tahkim etmeye çalışmaktadır. 

Prens MbS’ın “ılımlı İslam’a dönmek” söylemine gelince, Vehhâbîliğin yapısal olarak ılımlı bir hâl alıp yumuşaması pek mümkün değildir. Hz. Peygamber döneminde Kureyş’in, İslâmî dönemde saf Arap Ehl-i Hadis ve Selefiyye’nin, son dönemlerde ise bedevi Arap kökenli Suûdî-Vehhâbî hareketin yenilik ve değişimden hiç hazzetmediği iyi bilinmektedir. Bu bakımdan biraz abartılı biçimde söylersek, mermer doğal yapısı itibariyle ne zaman pamuk haline gelirse, Vehhâbîlik de ancak o zaman yumuşak hale gelir. Kaldı ki Suûdî rejimi Vehhâbiliği yumuşattığı nispette kendisini de bitirir. Çünkü Suûdî rejimi başından beri kaskatı Vehhâbîlikle kaimdir. Ancak görünen o ki zamanın ruhu ve dayatmaları gerek muhtemel bir sosyal patlamanın engellenmesi gerekse rejimin hayatiyetini muhafaza edebilmesi için ister istemez su katılmış Vehhâbilik sürümüne ihtiyaç hissettiriyor. Yani üç yüzyıldır katı halde devam eden Vehhâbîlik bugünlerde sıvı hale geçiyor; gaz ve buharlaşma evresine geçiş tarihi ise şimdilik bilinmiyor. 

***

Bütün bu değerlendirmelerimiz şimdilik “recmen bi’l-gayb” (spekülasyon) kategorisinde değerlendirilebilir. Ancak Suûd’da gerçekten neler olup bittiğine dair sağlam veriler ve sağlıklı bilgilerin yakın zamanda ucuzlayacağı kesindir. Bugüne kadar hemen her meselesini para saçarak halleden Suûdî rejiminin özellikle ABD’ye ödediği haraçlar sayesinde epey bir zaman dokunulmazlığın tadını çıkardığı bilinmektedir. Ama şimdi görünen o ki bugün para saçmak ve küresel güç odaklarına rüşvet dağıtmak dahi ikbal ve istikbal garantisi vermemektedir. Kaldı ki çok uzak olmayan bir gelecekte petrol kuyularının suyunu çekeceği veya en azından petrolün bugünkü tahtını başka enerji kaynaklarının işgal edeceği kesin görünmektedir. Bu yüzden, Suûdî-Vehhâbî dünyasının daha başka sürpriz gelişmelere gebe olduğunu söylemek kehanet olmasa gerektir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 18 Kasım 2017

Şeytan Taşlamaktan Tavaf Etmeye Vakit Bulamamak

Günümüz Türkiye’sinde kendilerini dinî alanda konuşmaya salahiyetli gören birçok kişi ve grup belli ki şeytan taşlamaktan tavaf etmeye vakit bulamıyorlar. Öyle ki bu zevat dinî-ahlâkî kemâlâtın kendilerince şeytan addedilen kişiler ve kurumları taşlamakla kaim olduğunu zannediyorlar. Bu yüzden de kendi işlerini avukata havale edip sürekli olarak başkalarının ne yapıp ettikleriyle ilgileniyorlar. Sözgelimi, profesör unvanlı birisi çıkıyor, İlahiyat ve Diyanet hakkında, “Bunlar akrep” diyor. Vaktiyle Fethullah Gülen’i, “veli, veliyullah” (Allah dostu) diye nitelendiren ve o gün itibariyle Gülen alçağına yağ çeken bu şahıs bugün de benzer bir yağcılıkla, “Cumhurbaşkanımızı ve hükümetimizi sokacak dört akrep” diyor ve bu dört akrepten birini İlahiyat ve Diyanet’le özdeşleştiriyor. Profesör unvanlı bir başka şahıs çıkıyor, dinî anlayış ve kavrayış tarzı kendi zihnindeki sahih din anlayışından farklı olan İlahiyatçılara “Misyoner İlahiyatçılar” gibi son derece çirkin bir yafta yapıştırdıktan sonra, olanca gıybet ve nemimeyi boca ediyor. Yine profesör unvanlı bir diğer şahıs çıkıyor, hem Diyanet’e aklı sıra nizam veriyor hem de Kur’an merkezli ilmî faaliyetleriyle tanınmış bir kurumu “Kur’an’ı yıkmak”la itham edip hedef gösteriyor.
 
***

Bu tablo çok ağır bir ahlaksızlık problemiyle karşı karşıya olduğumuzun vesikalık fotoğrafıdır. Problemin en yakıcı tarafı, ahlaksızlığın dinî hamiyete refere edilerek yapılıyor olmasıdır. İşin can yakıcı başka bir tarafı da İlahiyat ve Diyanet hakkında konuşup din alanında kimin sahih kimin sapkın bir anlayışa sahip olduğu hakkında ahkâm kesen eşhasın pek çoğunun İlahiyat ve Diyanet dışından olması, dolayısıyla hariçten gazel okunmasıdır. Kur’an’da ve sayısız hadiste gıybet, nemime, iftira gibi rezîletler çok kesin bir dille yasaklanmasına karşın, sözüm ona dinî hamiyetle İslam’ı savunmayı kendine vazife bilecek kadar “duyarlı müslümanlar”daki(!) gıybet ve nemime şehvetinin bu denli yüksek düzeyde olması hakikaten trajik bir durumdur.

Yıllar boyunca kürsüler ve minberlerlerden gıybet, yalan, nemime, iftira, sû-i zan gibi ahlâkî arızaların onarımıyla ilgili sayısız vaaz ve hutbe dinleyen bir millet olmamıza rağmen ahlâkî planda bu kadar ahlaksız tipolojisi üretmemiz en azından benim izah edebildiğim bir şey değildir. Bunca çirkin fiilin çirkinliği her birimiz tarafından gayet iyi bilinmesine, üstelik Hucurût suresinde müslüman toplumun bu tür çirkinliklerden uzak durması emredilmesine rağmen içimizdeki birileri sevap işler gibi gıybet, dedikodu üretebiliyor ve üstelik bunu din adına yapabiliyorsa, o zaman burada “örtük tekfircilik” var demektir. Çünkü Kur’an ve Sünnet’teki onca açık ikaza rağmen bir müslümanın başka bir müslüman hakkında gıybet, yalan, iftira, nemime üretmesi söz konusu değildir. Ama ortalık gıybet, yalan ve iftiradan geçilmiyorsa, o zaman birileri din konusunda kendileri gibi düşünmeyen müslümanları “müslüman” olarak görmüyor demektir. Ne var ki gıybet etmemek, yalan konuşmamak, iftira atmamak sadece müslümanların kendi iç hukuklarında geçerli olan ahlak kuralları değildir. Bilakis bunlar farklı din, inanç ve inanışlardan bağımsız olarak insanlık ve adamlık vasfı kazanmanın olmanın olmazsa olmaz kurallarıdır. Sonuç olarak, en temel sorunumuz müslümanlıktan ziyade, insan ve adam olamama, yani “derin ahlaksızlık” sorunudur. 

Bu sorunla başa çıkmanın en etkili formüllerinden biri ve belki de ilki, şeytan taşlamaktan tavaf etmeye vakit bulamama modundan çıkıp herkesin kendi şeytanını (hırs ve ihtiraslarını) taşlama moduna girmesidir. Kişinin kendi şeytanını taşlamasının tavaf yerine geçeceği kesindir. Bunun manevi katma değeri ise erdem ve erdemliliktir. 

***

İlahiyat, Diyanet ve İlahiyatçılar hakkında biteviye gıybet, iftira, nemime üreten zevata tavsiyem, son yılların Türkiye sosyolojisinde hayli rağbet gören “durumdan vazife çıkarma mesleği”ni kendilerine kariyer kapısı kılmaktan derhal vazgeçip kendi şeytanlarını taşlamakla meşgul olmalarıdır. Yok eğer bu zevat kendilerini ismet sıfatıyla muttasıf gibi görüp sürekli olarak başka müslümanların müslümanlıkları ve İslam anlayışları hakkında pervasızca konuşup dedikodu üretmeyi sürdürürlerse, o zaman günün birinde kendilerini de siygaya çekecek bir Molla Kasım çıkagelir. Tarihin bir döneminde beşerî ihtiyaçlar ve çabalar neticesinde ortaya çıkıp kendine az çok taraftar bulmuş belli bir din yorumunu tek hakikat gibi sunmak ve başka yorumları benimsemiş kesimler üzerinde faşizan baskı kurmaya çalışmak gibi operasyonların bu topraklarda geniş taban bulmayacağını da bu vesileyle not etmek gerekir. Yani bu topraklarda Hanefî kılıklı Talibanvârî bir İslam yorumu ergenler ve cahil kesimlerden az çok alıcı bulabilirse de maşeri vicdanda kesinlikle mahkûm edilir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 11 Kasım 2017

Yoğun Bakım Ünitesine Dalmamak


Geçen hafta sonu İnönü Üniversitesi ve Bilsam’ın (Bilgi Yolu Eğitim Kültür ve Sosyal Araştırmalar Merkezi) davetlisi olarak Kuramer’i temsilen Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı ve TMSF eski başkanı Ahmet Ertürk’le birlikte Malatya’daydık. Üniversite rektörümüz Prof. Dr. Ahmet Kızılay ve İlahiyat Fakültesi dekanımız Prof. Dr. Fikret Karaman hocalarımızın ev sahipliğinde gerçekten çok güzel ağırlandık. Ayrıca Bilsam’daki kadirşinas dostların sıcak ve samimi teveccühlerinden çok büyük bir memnuniyet ve mutluluk duyduk. İki gün boyunca ders, panel, sohbet gibi çeşitli faaliyetlerle icra edilen program trafiği hakikaten çok yoğundu. Bütün bu faaliyetlere iştirak eden kitle ise eskiden sıkça duyduğumuz ve az çok aşina olduğumuz “Malatya ekolü”nün semeresi olarak ilmî merak ve entelektüel seviye bakımından Türkiye ortalamasının hayli üstündeydi. Bununla birlikte panellerin sonunda biz konuşmacılara yöneltilen bazı sorular dinî alandaki klasik eserlerle ilgili yöntemsiz ve sistemsiz okumaların faydadan ziyade zarar doğurduğunu, yani söz konusu okuma tarzının zihnî-fikrî örselenme gibi ciddi bir probleme müncer olduğunu gösterdi. 

***

Bu vesileyle ilkin şunu not etmek gerekir ki her müellif içine doğduğu kültürel dünyanın çocuğu, her eser de telif edildiği dönemin mahsulüdür. Ayrıca klasik bir eser mevzu ve muhteva itibariyle kutsal metinle ilgili olabilir; fakat kutsal metnin anlaşılması, yorumlanması ve bu metinden birtakım çıkarımlarda bulunulması müellifin tarihsel koşullanmışlığından bağımsız değildir. Haliyle, klasik İslâmî literatürdeki eserler okunup incelenirken, bu eserlerin hangi çağda, hangi saikler ve ihtiyaçlar üzerine telif edildiğini bilmek, yani hem müellifin hem de eserin tarihsel ve kültürel kodlarına vukuf kesbetmek gerekir. Yok eğer sözgelimi bugünkü tarihten bin yıl önce tedvin ve telif edilmiş dinî bir eserdeki bilgi, görüş ve rivayet malzemesi “muhkem nass” gibi telakki edilip bu minvalde okunduğu takdirde, örf ve âdetin bizatihi din, tarihsel ve olgusal durumun da tarih-üstü değer zannedilmesi gibi dramatik hatalara düşülebilir. 

Tefsir, hadis, fıkıh gibi alanlarla ilgili klasik ve ansiklopedik eserlerin gelişigüzel biçimde Türkçeye çevrilip halkın önüne konulması, yoldan geçen herkesin elini kolunu sallayarak hastanedeki yoğun bakım ünitesine girmesi gibi sonuçlar verir. Gerçi söz konusu eserlerin ilmî heyetler nezaretinde çevrilmesi İslam ilim ve kültür medeniyetine ait zengin birikimin bugüne taşınması ve böylece ilmî geleneğe az çok dinamizm kazandırılması gibi nisbî faydalar içerir. Fakat yine de bu bağlamda yapılacak bir kâr-zarar analizi, zarar maliyetinin daha fazla olduğuna hükmetmemizi gerektirir. Nitekim Malatya’da kendisinin mühendis olduğunu belirten bir kardeşimizin panel sonrasında bize yönelttiği bir soru zarar maliyeti sorununa netlik kazandıracak niteliktedir. 

Söz konusu soru İmam Mâlik’in el-Muvatta’ı, Müslim’in es-Sahîh’i, İbn Sa’d’ın et-Tabakât’ı gibi eserlerde -ki bu eserlerin üçü de Türkçeye çevrilmiştir- yer alan bir hadis rivayetine dayanmaktadır. Bu rivayete göre İslam’ın ilk yıllarında müslüman olan Sâlim b. Ma’kıl efendileri tarafından özgürlüğüne kavuşturulup evlat edinilmiştir. Ancak Medine döneminde evlatlıkların öz babalarına nispet edilmesini emreden Ahzâb 33/5. nazil olunca Sâlim “Ebû Huzeyfe’nin mevlâsı” diye isimlendirilmiştir. Daha sonra Ebû Huzeyfe’nin hanımı Sehle bint Süheyl Hz. Peygamber’e gelerek Sâlim’in ergenlik çağına ulaştığını, yeni nazil olan ayete göre tek odadan ibaret evlerine girip çıkmasının sıkıntıya yol açtığını söylemiştir. Hz. Peygamber de kendisine Sâlim’i beş defa emzirmesini tavsiye etmiş ve böylece onun sütannesi olacağı için mahremi hâline geleceğini belirtmiştir. Sehle de Hz. Peygamber’in tavsiyesini yerine getirmiştir. Bazı kaynaklarda, Sâlim’in o sırada yaşı büyük olduğu için Sehle’nin sütünü her gün bir kaba sağdığı, Sâlim’in de bunu içtiği kaydedilmiştir. Öte yandan Hz. Âişe Hz. Peygamber’in bu tavsiyesine istinaden büyük yaştakilerin emmesiyle de süt evlatlığının sabit olacağına dair fetva vermiş; fakat başta Ümmü Seleme olmak üzere Hz. Peygamber’in diğer hanımları bunun sadece Sâlim ile Sehle’ye mahsus bir ruhsat olduğunu ileri sürmüşlerdir. 

***

Bahsi geçen kardeşimizin “Hocam, bu nasıl iş?!” mealindeki istifham ve itirazına konu olan bu ve benzeri rivayetler, Kur’an vahyinin nazil olduğu dönemdeki Arap kültür evrenine, o dönemdeki Arap toplumunun örf, âdet ve geleneklerine vâkıf olunmaksızın okunup değerlendirildiği takdirde ciddi anlama sorunlarına ve yanlış anlamalara yol açar. Bu sebeple bir kez daha altını çizmek gerekir ki tefsir, hadis, fıkıh ile ilgili temel eserlerin yalın halde okunması hastaneye yolu düşen herhangi bir vatandaşın yoğun bakım ünitesine paldır küldür dalmasından farksızdır. Klasik eserlere ilişkin okumalar öncelikle bu eserlere mevzu teşkil eden meselelerin sosyolojik ve antropolojik arka planları hakkında yeterli bilgi ve donanım sahibi olunmasını, dolayısıyla söz konusu eserlerin vücuda geldikleri dönemlere ilişkin sağlam bilgi alt yapısı oluşturulmasını gerektirir. Şayet böyle bir birikim ve alt yapı bilgisinden yoksunluk söz konusuysa, o zaman yoğun bakım ünitesine dalmamak gerekir. Aksi halde yoğun bakımlık hasta misali ağır patolojik durumlar yaşanabilir.   

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 4 Kasım 2017

Devlet Katında Kariyer Network'ü Olarak Cemaat(ler) Fenomeni

FETÖ, Türkiye’de dinî grup ve cemaatlerin özellikle devletle ilişki açısından masaya yatırılıp tartışmaya açılmasına sebep oldu. Bu tartışma zemininde kimisi Boko Haram ile Paralel Yapı (FETÖ) arasında mahiyet farkı bulunmadığından ve gelinen noktada tüm cemaatlerin köküne kibrit suyu dökülmesi gerektiğinden dem vururken, kimisi de FETÖ imzalı 15 Temmuz alçak darbe teşebbüsünün genelde İslam’ı özelde cemaatleri yok etmeye yönelik küresel bir saldırı olduğundan ve bu arada “Ehl-i Sünnet omurga”nın da çökertilmeye çalışıldığından söz etti. Fakat ne tuhaf ve ne acıdır ki bu “kimileri” 17-25 Aralık hadiseleri patlak vermeden önce, FETÖ elebaşı Gülen’le ilgili olarak, bugün savunduklarıyaklaşımı seslendirenleri en ağır ifadelerle suçlayıp eleştirmekteydiler.

***
17/25 Aralık ve 15 Temmuz hadiseleri yaşanıncaya değin FETÖ’nün gerçekte ne olduğuna dair görüşlerini birtakım güzellemelerle ortaya koyan delici basiret ve feraset sahibi(!) kimi zevat bugün de cemaatlere yönelik eleştirel değerlendirmeleri İslam dinine saldırı olarak kodlamakla yine müthiş bir basiret ve feraset örneği sergiliyor. Aslında bu zevatın söylediklerine hiçbir şekilde itibar etmemek gerekiyor; fakat gelin görün ki bunlar Gülen ve örgütü ile ilgili olarak geçmişte söyledikleri ile bugün söyledikleri arasındaki mahiyet ve muhteva farkı üzerine adamakıllı bir muhasebe yapıp kendilerinden hicap duymaları gerekirken, hicap duymak şöyle dursun halen dahi ahkâm kesmeyi sürdürüyorlar. Konuştukları zaman da adeta tekfur torunu edasıyla kostaklanıyorlar.

Memleketin genel sosyolojik manzarasına bakınca, maalesef bu tür ilkesizlikler ve kıblesizliklerin pek yadırganmaması gerektiğini söylemek gerekiyor. Çünkü son yıllarda birçok farklı alanla ilgili olarak kamuoyuna yansıyan söylemler Süleyman Demirel’den siyasi hafızamıza armağan kalan o meşhur “Dün dündür, bugün bugündür” sözünün artık genel geçer bir kural haline geldiğini gösteriyor. Öte yandan, ülkeyi ve devleti yakından ilgilendiren herhangi bir mesele hakkında görüş beyan etmenin ya vatanperverlik ya da hainlik kategorisi içinde değerlendirilmesi toplumsal düzlemde genel ruh sağlığımızın hakikaten bozulduğuna işaret ediyor. Kendimden pay biçerek söylemeliyim ki bu hal her geçen gün hayat memnuiyetimizin daha da azalmasına, mevsim geçişine bağlı geçici huzursuzluk ve mutsuzluk teşhisiyle açıklanması mümkün olmayan ciddi bir depresif tablonun ortaya çıkmasına, kısacası neredeyse bütün bir toplumsal beden olarak çok yorgun, yılgın ve bıkkın halde yaşamaya çalışmamıza sebep oluyor.       

***
Cemaatler meselesine gelirsek, sonuçta kim nasıl değerlendirirse değerlendirsin, günümüz Türkiye’sinde cemaatlerle ilgili olarak umûm-i belvâ hâline gelen bir gerçeklik var ki o da birçok cemaatin hâl-i hazırda birer kariyer networküne ve/veya insan kaynakları şirketine dönüştüğü gerçeğidir. Öyle ki bugün devletin herhangi bir kurumunda belli bir pozisyon almak veya kariyer merdiveninde bir
basamak yukarı çıkmak, çoğu zaman şu veya bu cemaatin networkü içerisinde yer almayı ve ilgili cemaat nezdinde akredite olmayı gerektiriyor. Fakat tuhaf olan şu ki müesses bir dinî grup ya da cemaate mensubiyet ölçütleri ve uygunluk teyit belgelerinin nasıl değerlendirildiği çok iyi bilinmediği gibi hangi şartlar taşındığı takdirde şu veya bu cemaatten olunduğu da aslında pek test edilmiyor.

Hâl böyle olunca böyle bir sosyolojik iklimde ilkesizliğin pek de gayr-i ahlâkî bir tutum olmayacağı hükmüne varan veya zamanın ruhundan dolayı ahlâkî duyarlılıklarını askıya alan kurnazlar taifesi birdenbire kendilerinin şu veya bu cemaate mensup olduklarını fark ediyor. Hatta bazı kurnazlarımız kimi zaman kendilerini cemaatin kurucu figürlerinden biri gibi takdim edebiliyor ve dolayısıyla bu safhadan sonra devletin ilgili kurumunda hangi personelin istihdam edileceği, hangi kadroya kimin başvurması gerektiği gibi işler bir bakıma kendisinden sorulur hale geliyor. Bu düzlemde işleyen kariyer networkü öyle güçlü ki hiç kimse çıkıp da, “Kimin malını kime veriyorsun?” demeye cesaret edemiyor. Ama gelin görün ki her gün daha hızlı döndüğüne tanıklık ettiğimiz bu çark ve dem ü devran bir taraftan dinî değer ve sembollerimizin heder olup gitmesine yol açarken, bir taraftan da maddi güç ve nüfuzla imtihanımızın, “Görgüsüze kılıç vermişler, önce babasını asmış/kesmiş”, “Görmemişin çocuğu olmuş…” gibi atasözlerinde ifade edilen minvalde seyrettiğini gösteriyor.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 28 Ekim 2017

Sokma Akıl Yedi Adım Gider

Bizim Doğu Karadeniz taraflarında “Sokma akıl yedi adım gider” diye bir atasözü vardır. Bu sözün “El atına binen tez iner, sokma akıl yedi adım gider” şeklinde bir varyantı da vardır. Sokma akılla ilgili bu veciz söz kendi aklının ne işe yaradığını bilmeyen, hatta bilmek dahi istemeyen, hep başkalarının aklıyla hareket eden kimseleri niteler ki böyle bir niteleme özellikle müesses dinî yapılardaki genel müslüman modelini akla getirmektedir. Zira dinî düşünce dünyamızdaki en temel problemlerden biri sokma akıl ve buna bağlı olarak, “Ben bilmem, şeyhim bilir” demeyi kendine hayat felsefi edinmiş dindar modelidir. Sokma akıllı dindar modelinde akıl, öncelikle kişinin kendisi olmak üzere hiç kimseye faydası olmayan bir şeyden ibarettir. Hatta şey bile değildir.

***

Genel olarak dindar insan modelimizin sokma akıl sahibi olmayı yeğlemesi, bir yönüyle derin düşünce ve düşünmenin kaçınılmaz kıldığı huzursuzluktan hiç hazzetmemesi, dolayısıyla zihin konforunu bozmak istememesidir. Her ne kadar bizim muhafazakâr ve İslamcı taife, “Batı, Aydınlanma, Kartezyen felsefe, modernizm” filan diyerek itibarsızlaştırmaya çalışsa da akıl insana bahşedilmiş ilahi lütufların belki de en başında gelir. Hal böyleyken, insanı insan yapan akıl, irade ve düşünce gibi kabiliyetleri rafa kaldırıp kişinin kendini neredeyse büsbütün atıl hale getirme eğiliminin daha ziyade din alanında kendini göstermesi ve bu alanda çoğunlukla konformistliğin, yani çoğunluğun belirlediği satır çizgileri arasında kalmanın tercih edilmesi hayli ilginçtir. Bu durum bir açıdan din alanında “beleş hizmet alımı” arzusuna işaret ederken, diğer bir açıdan da teolojik sorunların ağır zihnî-fikrî yükünü taşıma işinin başkalarına ihale edilmesi kurnazlığına (şark kurnazlığı) işaret etmektedir. Bir dindarın sokma akıl sahibi olmayı yeğlemesi gerçekte kendini aşağılamasıdır; fakat gelin görün ki kurumsal dinî yapılardaki hâkim düzen içerisinde kişi akıl ve iradesinden vazgeçmek suretiyle kendini aşağıladığı halde bu durumu bir olgunluk ve kemal vasfı olarak telakki etmekte ve böyle bir telakki sonuçta “insansız İslam” denebilecek bir problem üretmektedir.       

İslam’ın en temel varlık sebeplerinden biri, aklın restore edilmesidir. Mücahit Bilici’nin İslamda Savaş Bitmiştir adlı yeni kitabının “Ruhban ve Hayvan” başlıklı ilk yazısındaki tespit ve değerlendirmelere göre İslam dinde aydınlanmadır. Avrupa’daki aydınlanma dinen İslamlaşmadır ki buna ateizm de dâhildir. Zira aklı kullanan samimi bir ateizm, aklı kullanmayan samimi bir müslümanlıktan daha insani ve İslamidir. İnanmamak ve inanmayabilmek, inanma ve inanabilmenin şartıdır. Başa kakılmış bir doğru, rıza ve iradeyle ulaşılmış bir yanlış kadar saygın değildir. Şu halde, Avrupa’daki tarihsel aydınlanma Hıristiyan toplumun ruhban ve saltanat esaretinden çıkarak insaniyete girmesi, aklın ferde düşmesidir. Bir toplumda aydınlanma ihtiyacının alameti ise o toplumda bir ruhban sınıfının oluşmasıdır. Ruhbanın oluşması, insanın taklide düşmesi ve hayvaniyete gerilemesi, vicdan üzerinde vesayetin başlangıcı demektir.

Atalar dininin, fıkıh mühendislerinin, ruhban sınıflarının, efendileştirilmiş hocaların vesayet ve velayetine karşı İslam’ın özü olan Kur’an esas itibariyle bireyi akla ve düşünmeye davet eder. Hal böyleyken, ruhban katmanının oluşması ile akla olan ihtiyaç bir fonksiyon olarak veli-vasi olan bu sınıfa delege edildiği için ruhbana tabi hale gelen insanların insaniyetleri atıl hale gelmiştir. Gassal elinde meyyit olanlar, şeyhinin ve/veya efendisinin emrini sorgusuz sualsiz yerine getirenler, Allah dışında ve yatayda iradelerini bir şeye teslim etmiş olanlardır. Ruhban sınıfı ancak kendisine eşlik eden bir hayvan sınıfının oluşmasıyla mümkündür. Yani bu (politik) vücudun baş ve bedeni birbirini doğurur ve birbirine muhtaçtır. Ruhban sınıfı bir baş olarak oluştuğu zaman o toplumda akıl ruhbanda kalır (insaniyet o tarafa çekilir) ve toplumun onlara tabi kalan kısmı ise sadece beden haline gelir (hayvaniyet o tarafa çekilir). Dolayısıyla akıl ve irade sahibine seslenen bir dinin ruhbanı reddetmesi ne kadar doğalsa ruhban sınıfı oluşmuş bir toplumda o dinin perdelenmesi de aynı nispette doğaldır. Çünkü ruhbana tabi olanlar, o süzgeçten, vesayetten, velayetten geçmiş bir dini taklit ile tüketici konumunda kalırlar ve dinin muhatabı olmaktan çıkarlar. 

***

Bugün İslam dünyası denilen coğrafyalarda ve İslami gelenekte değişik varyantlarıyla ruhban sınıfı mevcuttur. Üstelik bu sınıf yüzyıllarca etkin bir şekilde kendini yeniden üretmeyi başarmıştır. Bireyin akıl ve iradesi üzerinde vesayet veya velayet üreten tüm kurumsallaşmalar ruhbanlıktır. Kendini dinin yerine koyan Sünnilikte de Şiilikte de bu tür bir ruhbanlaşma mevcuttur. Aynı şekilde kalbi açmak için aklı askıya alan sûfî formasyonlar da benzer bir ruhban sınıfı oluşturmuştur. Fıkhın vesayetçileri ile tasavvufun velayetçileri bu noktada birey ile vahiy, insan özgürlüğü ile Allah arasında bir tür aracı otorite haline geldikleri için, İslam dünyası bugün Abicilik yapan Nurcusundan, şeyhini uçuran tarikatçısına, beşeri bir ürün olan İslam hukukunu mutlaklaştırıp eski bedevi uygulamalara binaen bugün kafa kesen kimi selefi radikalliklere kadar muhtelif akılsızlıklar veya sokma akıllılıklar ile maluldür. Müslümanların bugün yaşadığı krizin sebebi budur. İslam’da insan kaybolmuştur. İnsaniyet sönmemişse de susturulmuştur.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 21 Ekim 2017

Kur'an Vahyi Sempozyumunun Ardından

Geçen hafta Cumartesi günü (07 Ekim 2017) İstanbul Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde Kur’an Çalışmaları Vakfı tarafından “Vahiy Zincirinin Son Halkası Kur’an Vahyi” sempozyumu düzenlendi. Sempozyum her yönüyle mükemmeldi. Bu yüzden, başta Kur’an Çalışmaları Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Fahrettin Yıldız ve proje koordinatörü Prof. Dr. Murat Sülün olmak üzere sempozyumun gerçekleştirilmesinde maddi ve manevi katkıda bulunan herkes kendilerini şükran ve minnetle anmamızı gerçekten hak etti. Sempozyumda sunulan bildiri metinlerinin program öncesinde kitap olarak yayımlanması ise ayrı bir güzellikti. Gerçi bazı hocalarımız bildiri metinlerinin gözden geçirilip revize edilme imkânını ortadan kaldırdığı gerekçesiyle program öncesi yayım faaliyetini eleştirdi. Fakat şahsi kanaatime göre sempozyum kitabının önceden neşredilmesi özellikle motivasyon açısından isabetli bir tercihti.

***

“Kur’an Vahyinin Anlaşılması, Yorumlanması ve Modern Çağa Taşınması” başlıklı bir bildiriyle katılma imkânı bulduğum sempozyumun en dikkat çekici tarafı çok kalabalık, aynı zamanda çok olgun ve seviyeli bir katılımcı kitlesinin sabah saat dokuzdan akşam saatlerine kadar neredeyse hiç fire vermeksizin pür dikkat programı takip etmesiydi. Kimi zaman vahiy kavramıyla ilgili çok yoğun fikirlerin serdedildiği, kimi zaman geleneksel anlayışlarla bağdaşmaz görüşlerin serimlendiği sunumlarda son derece özgür ve özgürlükçü bir vasatın hâkim olması ve daha da önemlisi tüm program boyunca hiçbir provokatif ve sabote edici bir tavra tanık olunmaması son zamanlarda giderek çoraklaşan din, diyanet ve İlahiyat alanına ilişkin ümitlerimizin tazelenmesine vesile oldu.

Sempozyumda muhteva itibariyle çok nitelikli bildiriler sunuldu. Prof. Dr. Mahmut Aydın’ın “Hıristiyanlıkta Vahiy”, Prof. Dr. Murat Sülün’ün “Kur’ân-ı Kerim’de Vahyin Kavramsal Çerçevesi” ve Prof. Dr. Ömer Özsoy’un “Vahiy Geleneği Bağlamında İkiz Doğum Olarak Kur’ân Vahyi: Kur’ân Metni ve Kurucu Ümmet” başlıklı bildirileri özellikle zikre değer evsaftaydı. Özsoy’un bildirisindeki ana fikre göre Kur’an metni tarihte eşine az rastlanır bir insani başarıya hem rehberlik, hem de refakat etmiş olan Kur’an vahyinin dokümanıdır. Bu yüzden ne Kur’an metnini ikiz kardeşi olan kurucu ümmetten ve onların yaşam pratiğinden kopararak okumanın, ne de Hz. Peygamber’in ve kurucu ümmetin Sünneti’ni onu varlık sahnesine çıkaran ve meşruiyetinin belgesi olan Kur’an metninden kopararak okumanın bir haklılığı olabilir…

Elbette, Hz. Peygamber’in ve kurucu ümmetin kendi kültürlerinin çocukları olarak sahip oldukları bütün telakkilerin ve kendi bilgi kaynaklarına dayanarak ortaya koydukları bütün uygulamaların kategorik olarak tüm zamanlar için geçerli olmasını bekleyemeyiz. Onların bazı uygulamaları, şartların değişmesine bağlı olarak zamanla geçerliliğini yitirebileceği gibi, evren ve varlık hakkında daha doğru bilgilere sahip olduğumuz bugün için onların bazı telakkilerini de isabetsiz bulabiliriz. Örneğin, tıbb-ı nebevi başlığı altında adeta kutsanan Hz. Peygamber’in sağlıkla ilgili telakki ve tavsiyeleri bugünün tıp bilgisi açısından geçersiz içeriklere sahip olabilir. Ancak bu durum, söz konusu içeriklere sahip hadislerin mevsukiyetinden şüphe etmemizi gerektirecek bir karine teşkil etmez…

Mevcut din söylemimizde hâkim olan Kur’an ve Sünnet ilişkisine dair tasavvurlarımız son derece problemlidir. Çünkü Sünnet ya beşer katkısı bulunduğu gerekçesiyle Kur’an karşısında değersizleştirilmekte veya değerli olması için beşerî katkı olduğu inkâr edilip tamamen vahye istinat ettirilmektedir. Oysa Cenâb-ı Hak vahiyle birlikte yeryüzü sakinlerine sadece bir metin armağan etmemiş, aynı zamanda bu metnin nüzulüne refakat eden Hz. Muhammed’in etrafında oluşan örnek bir cemaat/toplum bahşetmiştir. Daha ileri giderek, Kur’an vahyinin asıl hedefinin insanların eline her dönemde okuyup hükümler çıkarabilecekleri bir metin vermek değil, her dönemde örnek alabilecekleri bir yaşam pratiği ortaya çıkarmak olduğunu söyleyebiliriz…

***

İslam’ın doğuşuyla, yani Kur’an vahyinin rehberliğiyle ortaya çıkan ilk müslüman cemaatin öncülük ettiği dinsel, epistemik, ahlaki ve siyasi inkılabı insanlık tarihinde gerçekleşen bir erken aydınlanma olarak müşahede ve başkalarına karşı herhangi bir faşizme düşmeden onların takipçisi olmakla iftihar edebiliriz. Kurucu ümmetin yeryüzündeki davasının başlıca unsurlarını hatırlamak, hali hazırdaki İslam algı ve pratiklerimizin ne denli bu davanın takipçisi niteliğinde, ne denli bunlar yerine ikame edilen karşı devrimler niteliğinde olduğunu çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Dinsel alanda ulusal Tanrı yerine evrensel Tanrı, hakikat tekelciliği yerine dinî çoğulculuk, dinsellik yerine dünyevilik; bilgisel alanda belirsizlik yerine kozmolojik ve sosyolojik düzen, olağanüstünün (mucize) aciz bırakıcılığı yerine olağanın çarpıcılığı, temelsiz kabul yerine temellendirilebilir bilgi; siyasi ve iktisadi alanda ise güç yerine hak, rekabet ve çatışma yerine yarışma ve dayanışma, üstünlük ve sömürü yerine eşitlik ve paylaşım…

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 14 Ekim 2017

II. Meşrutiyetten Bugüne Bir Arpa Boyu Yol...

Başlıkta belirtilen zaman aralığı dinî düşünce alanıyla ilgilidir. Gerçi sosyolojik düzlemde bilim, felsefe, siyaset, ekonomi gibi farklı alanlardaki gelişmelerin birbirinden bağımsız olmadığı bilinir. Ancak biz yine de II. Meşruiyet döneminden bugüne kadar geçen yüz küsur yıllık zaman diliminde dinî düşünce alanındaki serencamımızı parantez arasında ve tek başına irdelemeyi deneyeceğiz. II. Meşrutiyet, Osmanlı devletinin tam manasıyla beka sorunu yaşadığı ve bu yüzden siyasal bütünlüğün korunması yolunda adeta siyasi ve fikrî seferberlik yaşandığı bir dönemdir. Bu dönemde hem devletin inkırazdan kurtulması hem de parlak bir gelecek inşası hedefiyle de doğrudan ilişkili olarak Osmanlı aydınları bilahare Garpçılık, Türkçülük, İslamcılık diye nitelendirilecek yönelimlerle imal-i fikirde bulundular. Bu yönelimler dönemin ruhundan dolayı transizyonelliğe elverişli olduğundan bazı aydınlar Türkçü-İslamcı, İslamcı-Garpçı denebilecek farklı kimliklerle ön plana çıktılar. Bununla birlikte dinî ahkâmın icâbât-ı asra muvafık şekilde tatbik edilebilmesi için ictihad müessesesine yeniden işlerlik kazandırılması hususunda hemfikir oldular.

***

Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşâd gibi dergilerde İslamcı kimlikleriyle tanınan birçok fikir ve ilim adamının özellikle Muhammed Abduh ve Reşid Rıza’nın ıslah-tecdit projesi ekseninde sayısız telif ve tercüme makale yayınladıkları ve bu zengin neşriyatta geleneksel dinî düşüncedeki sorunlara parmak bastıkları iyi bilinmektedir. Osmanlının son döneminde Garpçı kanattan Abdullah Cevdet, Türkçü kanattan Ziya Gökalp gibi aydınlar da dinî konularda yazıp çizmiş ve bu isimlere ait bazı fikirler hayli ses getirmiştir. Mesela, Ziya Gökalp içtimai usul-i fıkıh nazariyesinden söz etmiş ve “Fıkıh hem vahye hem içtimaiyata dayanır” demiştir. Bu nazariyeye göre İslam şeriatı hem ilahi hem içtimaidir. Fıkhın nakle dayalı prensipleri sabittir. İçtimai esasları ise toplumsal yapıların değişim ve dönüşümüne bağlı olarak değişkendir. Gökalp, İmam Ebû Yûsuf’a izafe ettiği, “Örf ile nassın çatışması halinde nass örften mütevellit ise örfe itibar edilir” şeklindeki görüşten hareketle, “Acaba dünyevi işlere ve içtimai hayatla ilgili nassların hemen hepsi örften mütevellittir denilemez mi?” meselesini gündeme getirmiştir. Halim Sabit gibi bazı aydınlar bu konuda Gökalp’i desteklerken, İzmirli İsmail Hakkı gibi âlimler içtimai usul-i fıkıh nazariyesinin temelsiz olduğuna dair bir dizi makale yazıp neşretmiştir.

Osmanlının son döneminde Mansûrizade Said de genel olarak şeriat ve fıkıh alanında, özel olarak çok eşlilik ve riba gibi konularda çok cesur görüşler dile getirmiştir. “Ezmânın tebeddülüyle ahkâm tebeddül eder” (Zaman değişince hükümler de değişir) kaidesi icâbât-ı zamana göre ahkâm-ı şer’iyyeyi tebdil etmek İslamiyetin zaruratındandır, anlamına gelir” diye düşünen Mansûrizade Mecelle’nin külli kaideleri ile doğal hukukun temel prensipleri arasında ilişki kurmuş ve söz konusu külli kaideleri hem şer’î nassların hem içtihâdî hükümlere dayanak oluşturan temel esaslar olarak tanımlamıştır. Bu yaklaşıma göre günümüzde bir hüküm vaz ederken akla, tabiata ve çağın gereklerine uygunluk şartı esas olmalıdır. Bu hükmün nassların literal anlamlarıyla bağdaşma zorunluluğu yoktur. Çünkü gerçek anlamda şeriat meselelerin şekil ya da biçimleri değildir. Şeriat Kur’an ayetlerinin bile istinat ettiği temel ilkeleri gözetmektir.

Seyyid Bey de bu bağlamda anılmaya değer bir isimdir. Hilafetin kaldırılması sırasında mecliste yaptığı meşhur konuşmasıyla tanınan Seyyid Bey, klasik fıkıh usulündeki maslahat kavramına odaklanarak nassların gâî (teleolojik) yorumu üzerinde durmuştur. Bu konuda Necmeddin et-Tûfî’nin maslahatla ilgili görüşlerini ön plana çıkaran Seyyid Bey nassların belli bir maksat ve maslahat için vaz edildiğini, dolayısıyla nassın mevzuu bulunan maksat ve maslahat neyi icap ediyorsa onunla amel edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Şayet nass ile maslahat arasında tearuz/çatışma olursa, böyle bir tearuz halinde o nassın dayandığı maksud-i şariye bakılır. Eğer o maksad bilahare ahvalin tebeddülü hasebiyle hükm-i mansusun lağvini icap ediyorsa ilga, tebeddülünü iktiza ediyorsa tebeddül olunur.

Bu son ifadeyi sadeleştirirsek, Seyyid Bey’e göre sözgelimi Kur’an’daki bir hükmün literal anlamı maslahatla çatışırsa, bu takdirde söz konusu nassın ve hükmün dayandığı maksada bakılır. Eğer bu temel maksat değişen zaman ve şartlar çerçevesinde o hükmün tatbik sahasından kaldırılmasını icap ediyorsa kaldırılır, değişmesini gerektiriyorsa değiştirilir. Seyyid Bey’in Tûfî’yi referans göstererek formüle ettiği bu görüşlerin çok iddialı olduğunu teslim etmek gerekir. Dolayısıyla her görüş gibi bu da tartışılabilir. Fakat burada anlatmaya çalıştığımız mesele hangi görüşün isabetli hangisinin isabetsiz olduğu meselesi değildir. Mesele, Osmanlının son döneminde birçok müslüman fikir ve ilim adamınca tartışılan konuların mahiyetini ve seviyesini fark edebilmektir.
 
***

Söz konusu tartışmaları içeren dergi, risale ve kitap türündeki eserlere göz atıldığında, bu literatürün hem dil hem muhteva olarak çok büyük bir ciddiyet ve ilmî yetkinlikle oluştuğu fark edilir. Oysa bugün böyle bir ilmî ciddiyet ve yetkinlikten söz etmek pek mümkün değildir. Kaldı ki günümüzde geleneksel dinî düşünce ve kabullerle bağdaşmayan yeni bir görüş beyanında bulunmak tahkir, tezyif ve hatta tekfir lincini peşinen göze almayı gerektirir. Uzun lafın kısası, yirminci yüzyılın başlarından bugüne kadar dinî ilim ve düşünce sahasında bir arpa boyu dahi yol alamadığımız kesindir. Tefsir özelinde konuşmak gerekirse, bugün İlahiyat akademyasında yıllarımızı harcayarak ortaya koyduğumuz çalışmaların pek çoğu, “Kur’an’da Şu Kavramı”, “Kur’an’a Göre Şu Mesele” ya da “Elmalının Tefsirinde Şu”, “Râzî’nin Tefsirinde Bu” gibi tez isimlerinden de anlaşılacağı gibi, lisans tamamlama seminerleri düzeyindedir. Yüksek lisans ve doktora tez çalışmalarında hemen hiçbir ciddi soruna parmak basılmamasının temel sebeplerinden biri engizisyon ve dolayısıyla akademik kariyer basamaklarında yol kazasına uğrama endişesidir. Dolayısıyla en temel mesele özgürlük meselesidir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 7 Ekim 2017