Yüzsüzdür İnsanoğlu Kimse Bilmez Fendini; Kime İyilik Yaptıysan Ondan Koru Kendini

Elli bir yaşıma basalı bir ay geçmemişti ki bugün bir yaşıma daha girdim; zira bugün elli küsur yıllık ömrümde ilk defa şüpheli sıfatıyla karakola çağrılıp Coşkun Horuz adlı şahsa ağır hakaret ve kendisini FETÖ ve PKK taraftarı olmakla itham ettiğim suçlamasıyla terörle mücadele şubesine intikal etmesi gerektiği belirtilen bir ifade verdim. Yani kısacası "besle kargayı oysun gözünü" meselesi. Mehmet Akif'e izafe edilen bir söz vardır: "Yüzsüzdür insanoğlu kimse bilmez fendini; kime iyilik yaptıysan ondan koru kendini..." Bu sözün ne anlama geldiğini kuşkusuz bugün öğrenmedim; dolayısıyla pek şaşırmadım, üzülmedim. Üzüldüğüm tek şey, şeytan taşlamaktan tavafa fırsat bulamama kadersizliğimdir. Vesselam

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 20 Ocak 2016

İlahiyat bir İlim Alanı mıdır yoksa “Dingonun Ahırı” mıdır?


İlahiyat bir İlim Alanı mıdır yoksa “Dingonun Ahırı” mıdır?


Prof. Dr. Mustafa Öztürk

En başından belirteyim, bu yazıda ağır ifadeler kullanacağım; çünkü İlahiyat alanına dışarıdan burun sokanların hadsizlik, edepsizlik, küstahlık ve şımarıklıklarından artık bıktım usandım; susmak ve sabretmek de maalesef bir yere kadar! Şayet birisi çıkıp, “Bu topraklarda metrekare başına en fazla haddini bilmez ve edepsizin yoğunlukta olduğu alan neresidir?” diye soracak olsa, bu soruya hiç tereddütsüz vereceğim en kestirme ve kesin cevap, “İlahiyat” şeklinde olur. 

İlahiyat, kendi işini avukata havale edip başkalarının işlerine soyunan, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokan sayısız it kopuğun da maalesef cirit attığı bir alandır. Evet, bu alanın adı maalesef “İlahiyat”tır. Balık tutma konusunda pek mahir insanlar bile su ürünleri alanındaki ilmî bir çalışma hakkında görüş bildirmeyi en hafif tabirle densizlik ve hadsizlik olarak görürken, İlahiyat söz konusu olduğunda, aklına esen ya da yoldan geçen herkes, bu alandaki bir ilmî çalışmayı kritik etmek şöyle dursun, küçük risale hacminde beş-on kitap okuma veya bir arkadaş grubuyla üç beş yıl meal-tefsir sohbeti yapma aşamasından sonra, “Tefsir benden sorulur” demeyi tevazu olarak görmektedir. 

“İlahiyat”ın kendine mahsus bir ilmî harimi bulunan ve aynı zamanda uzun yıllar emek ve birikim gibi ön şartları olan bir ilim alanı olmaktan çıkıp, ipini koparan herkesin canı çektiği zaman elini kolunu sallayarak girip çıktığı bir alışveriş merkezi yahut Bakırköy sahili gibi bir mangal-piknik alanı veyahut dingonun ahırı gibi telakki edilmesinin en önemli sebebi/müsebbibi, yıllardır söylemekten usandığım veçhile, kâh televizyon ekranlarında, kâh konferanslarda, kâh sosyal medya mecralarında, “Dinin en temel kaynağı Kur’an’dır. Kur’an herkesin kitabıdır; açın kendi kutsal kitabınızı okuyup anlayın ve yorumlayın” diyerek sözde İslam’a hizmet ettiğini düşünen bir dizi televangelik vaiz künyeli İlahiyatçı akademisyenler ile merdiven altı tefsirci(!)lerin kendilerine taraftar toplama ve küçüklü büyüklü yeni cemaatler oluşturma hedefine matuf olan ve baştan ayağa popülizm kokan işbu vıcık vıcık söylemlerinden başka bir şey değildir. 

Gerçekten can sıkıcı ve usandırıcı bu problemin bir diğer önemli sebebi ve müsebbibi, büyük edebiyatçı ve şair ağabeylerimizin zaman zaman din konusunda da sözüm ona ilmî görüş bildirip istikamet tayin etmesi ve bu ağabeylerimizin edebiyatçılık ve şairliklerine atfedilen kıymet nispetinde dinî görüş ve kanaatlerine de ilmîlik gibi bir paye verilmesidir. Bu popülist ve edebi romantik söylemlerin toplumsal tabanda yaygın taraftar bulmasından dolayı İlahiyat bir ilim alanı olmaktan maalesef çıkmış haldedir. Buna bağlı olarak Kur’an, anlam ve yorum gibi kavramlar fizikçisinden ormancısına kadar nüfus kâğıdında dini “İslam” yazan ve dinî meselelere ilgi duyan herkesin kendini ahkâm kesmeye yetkili gördüğü bir yolgeçen hanı haline gelmiştir. 

Bu kepazeliğe son verilmeli denildiğinde, birtakım nadanlar Kur’an ile sahici müslümanlık arasındaki ilişkiye atıfla, güya müslüman olma ve müslümanca yaşama amacıyla Kur’an’ı anlama çabasının İlahiyatçılara mahsus olmadığından dem vurmakta; ama her nedense Kur’an’ı ilmî ve akademik bir disiplin içinde değil de sözüm ona daha iyi müslüman olma amacıyla okuyup anlamaya çalışan bu nadanlar güruhu bir süre sonra, “Ben Arapçanın ‘A’sından anlamam; ama Mustafa Öztürk şu ayetleri yanlış yorumluyor” demek suretiyle ilmî alanda da ahkâm kesmeye başlamaktadır.