İffet ve Namusu Kadın Üzerinden Tanımlama Geleneği

Son günlerde hararetli bir tartışma konusu olan din-ahlak referanslı bazı söylemler ve görüşler ırz, namus, iffet gibi değerleri sırf kadın cinsi üzerinden anlatma ve tanımlama geleneğimizin yeniden canlandığını, dolayısıyla patriarkal damarımızın bir kez daha şişip kabardığını gösterdi. Ancak bu damarın durduk yere şişmediği, bilakis son zamanlarda hayli popülerleşen ecdat ve hamaset soslu retoriklerin sosyolojik süreci doğrudan etkilediği çok açık bir gerçek… Klasik İslâmî literatürdeki rivayet malzemesinin ataerkil söylemleri beslediği de tartışma götürmez başka bir gerçek… Öte yandan, kadın cinsinin ontolojik ve sosyolojik konumuyla ilgili olarak hadis mecmualarında kendine yer bulan pek çok rivayetteki genel muhteva malum; burada zikretmeye gerek yok… Tefsir edebiyatına göz atıldığında ise Kur’an’ın kadınlarla ilgili beyanlarının asırlar boyu nasıl yorumlandığını anlamak mümkün… Bir örnek vermek gerekirse, meşhur müfessir Kurtubî Âl-i İmrân 3/14. ayetle ilgili olarak şunları kaydeder: Allah bu ayete kadınlardan söz ederek başlamıştır... Çünkü kadınlar hem şeytanın kementleridir hem de erkekler için fitne sebebidir. Kadın cinsi en belalı fitnedir. Rivayete göre Hz. Peygamber, “Kadınlarınızı (cadde ve sokak tarafına bakan) yüksek mekânlarda oturtmayın, onlara yazı yazmayı öğretmeyin” demiştir(!) Çünkü onların yüksek mekânlarda iskân edilmesi erkekleri görmelerine sebep olur ve bu durum fitneye yol açar… Diğer taraftan kadın cinsi erkekten yaratılmıştır; bu yüzden kadınların bütün derdi erkektir…

***

Gazâlî’nin İhyâu Ulûmiddîn adlı eserinin “Rub’u’l-Âdât” başlıklı kısmına göz atıldığında Kurtubî’nin izahatından çok daha ilginç ifadelerle de karşılaşılabilir. Kadın konusunda ataerkil anlayışın bu denli geniş taban bulmasında Kur’an’ın özellikle karı-koca ilişkileri ve kadının toplumsal cinsiyet rolleriyle ilgili birçok beyanının nüzul ortamındaki sosyolojik bağlamdan soyutlanarak ontolojik çerçeve içerisinde yorumlanması, mesela bazı ayetlerde erkek ya da koca lehine zikredilen “tafdil” ve “derece”nin yaratılış bağlamında izaha çalışılması kayda değer bir faktör olarak tespit edilebilir. Geleneksel izah tarzına göre kadın cinsi ontolojik açıdan problemlidir. Yani kadın yaratılış itibariyle eğridir, eksiktir. Üstelik Âdem’in cennetten çıkarılması sürecinde şeytanın işbirlikçisidir. Kadınların regl, sancılı doğum gibi halleri ilk kadının (Havva) işlediği bu büyük suça karşılık ödenmesi gereken bir bedeldir(!)

Bütün bunların İsrâiliyyât’tan kotarılmış asılsız hikâyeler olduğu söylenebilir; fakat burada önemli olan mesele söz konusu hikâyelerin tefsir, hadis ve mev’iza literatüründe sanki vahye dayalı bilgiler gibi kendilerine yer bulabilmesi ve halk katında dinî hakikatler gibi telakki edilebilmesidir. İlginç olan şu ki sayısız İslâmî kaynakta kadın salt kadın olarak şeytanın kemendi ya da fitnenin ta kendisi olarak nitelendirilirken, annelik söz konusu olduğu an itibariyle tüm ontolojik arızalarından arınmış meleksi bir varlık gibi tarif edilmektedir. Annelikle ilgili bu sahih tarifte Kur’an’ın belirleyici olduğu şüphesizdir. Şeytanın işbirlikçisi rolü ise kuşkusuz geleneğe aittir. Fakat sonuçta kadının bir taraftan fitne ile özdeş kılınırken, bir taraftan da anne statüsünde yere göğe sığdırılamaması hakikaten ilginçtir. Bu konudaki izahat borcu ise gelenekçilerimize ait olsa gerektir.

***

Irz, namus gibi değerler sadece geçmişte değil, günümüz İslam dünyasında ve dolayısıyla en başta işaret ettiğimiz gibi bizim memleket sathında da hemen her zaman kadın üzerinden tanımlanır. Çünkü geleneksel din anlayışımızda ataerkil kalıp yargılar son derece baskındır. Hâliyle, dinî-ahlâkî söylemlerde ırz, namus ve iffet kadının hanesine kodlanır. Bu kodlama uyarınca söz konusu değerlerin muhafazası kadına, kadının bekçiliği ise erkeğe aittir. Ahlâkî bekçiliği haysiyet ve şeref kodlarıyla da pekiştirilen erkek için, kadın cinsinin çok ciddi bir tehlike ve tehdit unsuru olması gayet tabii hale gelir. İşte bundan dolayı tıpkı bizim gibi ataerkil kalıp yargıların hüküm sürdüğü toplumlarda, sözgelimi başörtüsüz kadınlar/kızlar hakkında, “Açıl kızım; gelen öpsün, giden yalasın” gibi son derece çirkin ifadeler dinî nasihat babında kullanılabilmektedir. Başörtülü bir kadının sigara içmesi ise farklı kesimlere, “Benden ümidinizi kesmeyin, zira sizinle paylaşacak çok şeyim daha var” mealinde bir mesaj olarak yorumlanabilmekte, fakat sakallı ve cübbeli bir erkeğin sigara içmesinin böyle bir mesaj içerme ihtimalinden dahi söz edilmemektedir. Kanımca bu sakat anlayış, “Kadının günahı, erkeğin elinin kiri” gibi klişelerde ifadesini bulan zihniyetle de az çok ilişkilidir. Oysa biz biliyoruz ki başörtüsüyle ilgili Nûr 24/31. ayette kadınların bakılması haram olan şeylerden gözlerini sakındırmaları ve iffetlerini korumaları emredilir; fakat aynı emir bir önceki ayette erkeklere tevcih edilir. Demek ki iffet kadınlar kadar erkekleri de ilgilendiren bir emirdir. Demek ki kadın için günah olan bir fiil erkek için el kiri değildir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 30 Eylül 2017

İslâmî Entegrizm

Entegrizm modern hayatın kendi dinamikleri içerisinde meydana gelen her türlü değişim ve gelişime karşı müthiş bir direnç geliştirme ve bir nevi kemikleşme hâlidir. Bu hâl siyasette de, devlette de, din ve diyanette de cari olabilir. Bizim burada bahis konusu edeceğimiz entegrizm dinî-İslâmî entegrizmdir. Roger Garaudy dinî entegrizmi “modern hayatın şartlarına uyum sağlamayı reddeden bazı Katoliklerin kafa yapısı”, “dinî bir faaliyet içerisinde her türlü gelişmeye veya her türlü değişime karşı sertleşme ve kemikleşme hali” diye tanımlar. Ona göre ister Yahudi ve Hıristiyan kökenli olsun, ister İslam kökenli olsun, günümüzde tüm entegrizmler gelecek için en büyük tehlikedir. Entegrizmlerin muzaffer olması demek bütün beşerî toplulukların kendi içlerine kapanmış halde çatışmaya hazır fanatik gruplara dönüşmesi demektir.

***
Entegrizm siyasi veya dinî bir anlayışı tarihin bir önceki sahip olduğu kültür yapısı veya müesseseleriyle özdeş kılmaktır. İster siyasi ister dinî olsun, adeta ilâhî bir seçimle, mutlak kemale ermiş kesin bir hakikati temellük etmek ve başkalarının fikirlerine hiç değer vermeyip sırf kendi görüşünü dikte etmek iddiasındaki tüm söylemler ve hareketler entegrizm kategorisinde yer alır. Dolayısıyla entegrist de bir bakıma totaliter anlamı taşır. Hareketsizlik, uyumsuzluk, geçmişe dönüş özlemi, sıkı gelenekçilik, taassup, içe kapanma, dogmacılık gibi vasıflarla tebarüz eden entegrist tutumun geçmişte ve günümüzde birçok versiyonundan, sözgelimi Selefî, Vehhâbî, Suûdî entegrizmlerinden söz edilebilir. Garaudy’e göre dinî anlayış ve kavrayışta İslâmî entegrizmlerin ortak paydası “fıkıh” ile “şeriat”ın birbirine karıştırılarak şeriat kelimesine yanlış bir anlam yüklenmesi ve tıpkı bir hukuk kodu gibi algılanan Kuran metninden hazır çözümler üretilmesi isteğidir. Entegrist İslamcıların takip ettikleri bu yol, Bossuet’in Kutsal Kitaptan Alınmış Politika adlı eserde takip ettiği yoldan pek farklı değildir. Burada takip edilen yol şudur: Kur’an’daki bazı ayetlerin ilkesel-öğretisel bütünlükten ve vahyedildikleri olgusal zeminden soyutlanarak ele alınması ve bunlardan tüm zamanlarda uygulanabilecek hukuki sonuçlar çıkarılacağına inanılmasıdır ki tam bu noktada Garaudy’in şu çarpıcı ifadelerini aktarmakta fayda vardır: “Köleliğin hüküm sürdüğü bir toplumsal yapı içinde efendinin hak ve görevlerini açıklayan nasların lafzî mucibince tatbiki için ne yapmamız gerekir? Bunu mümkün kılmak için kölelik kurumunu geri mi getirmeliyiz? Ayrıca efendi statüsündeki kişinin kendi kölesini ve savaş esirlerini cariye olmaya zorlamasını kabul mü etmeliyiz? Allah’a hoş görünmenin yolu bu mudur?”

Kur’an’ın literalist/lafızcı yaklaşımla okunması entegrizmin tipik bir tezahürüdür. Garaudy bu okuma tarzını Kur’an’ı doğru anlayıp yorumlamanın önündeki en büyük engellerden biri olarak görür. Ona göre Kur’an’ı lafızcı yaklaşımla okumanın bilindik örneklerinden biri, “Erkek ve kadın hırsızın ellerini kesin” (Mâide 5/38) mealindeki ayetin geleneksel yorumudur. Ne var ki hırsızın elini kesmek suretiyle şeriatı uygulama iddiasında bulunmak işe en sondan başlamaktır. Ayrıca söz konusu ayetteki hüküm sonsuz rahmet sahibi Allah fikrinin el kesme gibi geri dönüşü olmayan bir ceza ile pek uyuşmadığı bir bağlamda yer almaktadır. Çünkü bir sonraki ayette, “Her kim işlediği suçtan (zulüm) sonra tövbe edip kendisine çeki düzen verirse, şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder. Allah çok affedici, çok merhametlidir” buyrulur. İlâhî kanuna sadakatle uymaya çalışan bir toplumun ilk görevi, hırsızlığa yol açan şartları, yani her türlü sosyal adaletsizlik ve sefaleti ortadan kaldırmak olmalıdır. Kısacası, hiçbir şey sosyal adaleti hâkim kılmazdan önce cezai müeyyide uygulamak kadar Kur’an’ın ruhuna aykırı olamaz. Ayrıca küçük hırsızın elini kesmek, dünyanın onca zenginliğini biriktirip tekelleştiren sayısız büyük hırsızla ikiyüzlü bir suç ortaklığına girmek anlamı taşır.

***

Diğer taraftan, bugünkü Suudî entegrizmi şeriatı istismarın yanı sıra görkemli camileri ve cübbeli din adamlarıyla tüm dünyaya İslam adına sadece dinî yasak ve baskı neşretmektedir. Bu çerçevede servetin en haramını muhafaza etmek uğruna belki de hırsızlığa mecbur kalacak halde yaşayan fakir insanların elleri kesilmekte ve üstelik bunun ilâhî rızaya uygun bir uygulama olduğu ilan edilmektedir. Suudî entegrizmine özgü sahtekârlığın başka bir dramatik örneği Mekke’ye giden yol üzerinde yer alan ve üzerinde hiçbir gayr-i müslimin şehre giremeyeceği ikazı bulunan levhadır. Necranlı bir grup Hıristiyanı kendi mescidinde ağırlayıp ibadete davet eden Hz. Peygamber’in sünnetine mugayir bu ikaza göre samimi bir Hıristiyan Suudîlerin Mekke’sinde ibadet edemez. Hâl böyleyken, 1979 yılında bazı isyancılar Suud rejimine karşı Harem-i Şerif’te ayaklandıklarında Kral onları camide avlamak için Yüzbaşı Barril komutasındaki Fransız antiterör timini Mekke’ye davet etmekte beis görmemiştir. Yine 1978’de Suudî güvenlik birimleri İranlı hacıların gösterisini önlemekte aciz kalınca Alman General Ulrich Wegener milli muhafız askerlerine eğitmen olarak atanabilmiştir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 23 Eylül 2017

Birey Olamama Sorunumuz

FETÖ ve 15 Temmuz darbe teşebbüsü Türkiye’deki dinî gruplar ve cemaatlerin birçok yönden tartışmaya açılmasına sebep oldu. Ancak bu tartışmalarda çoğunlukla cemaatlerin kurumsal yapıları, faaliyet alanları, teolojik sorunları, özellikle de siyaset ve devletle ilişki tarzları gibi meseleler üzerinde yoğunlaşıldı. Oysa cemaatler söz konusu olduğunda belki her şeyden önce ve daha ziyade insan meselesi üzerinde durmak gerekiyordu. Çünkü cemaat denilen yapı, tıpkı devlet gibi bir hükmî şahsiyet, yani tüzel kişiliktir. Devlet aygıtı nasıl ki insan marifetiyle işlerlik kazanırsa cemaat denen kurumsal yapı da güçlü bir aidiyet duygusu temelinde bu yapıyı oluşturan insanlar vasıtasıyla somut gerçeklik ve işlevsellik kazanır. Bu noktada kişi cemaatin öznesi gibi görünebilir, fakat gerçekte onun nesnesidir. İlginç olan şu ki kişinin bir grup veya cemaate intisabın eşiğinde iradi ve ihtiyari olarak kendi beninden ve öz bilincinden feragat edip bireysel kimliğini grup ve cemaat kimliği içerisinde eritmesi, böylece cemaatin tüzel kişiliğini özne, kendi bireysel kimliğini nesne haline getirmesidir.

***

Din referanslı müesses grup ve cemaat yapılarında kişinin kendi benliği ve bireysel kimliğinden vazgeçmesi temelde “itaat” ve “biat” kavramlarıyla gerekçelendirilir. Burada söz konusu olan itaat hayli eksajere edilmiş bir lahuti anlam takdirinin de etkisiyle gönüllülük esasına göre şekillenir. Daha açıkçası, insanın dikey ilişki düzleminde Allah’a karşı mutlak itaat mükellefiyeti ustalıklı yorumlar ve teolojik süsü verilmiş argümanlar yordamıyla yatay ilişki düzlemine uyarlanarak mürid-mürşid, ümera-teba, karı-koca gibi beşerî kategoriler arasındaki münasebetler de bir şekilde mutlak itaat ilkesine atıfla tanzim edilir. Bu bağlamda “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır”, “Sultan Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir”, “Fâsık da olsa zalim de olsa ulü’l-emre itaatten ayrılmamak gerekir” gibi sözde dinî doktrinler de üretilir. En nihayet kişi cemaate ilk adımı atar atmaz mutlak itaate ikna edilir ki bu safhadan sonra birey, benlik ve öz bilinç gibi unsurlar artık bertaraf olma sürecine girmiş demektir.

İşte bu anlayışın da hatırı sayılır etkisiyle geleneksel İslâmî kültürde, kişinin kendi varlığını gerçek manada birey olarak algılaması ve birey olmanın ayırdına varması pek makbul addedilmez. Ayrıca bizim kültürde birey ve bireysel kimlik cemaatin tüzel kişiliğiyle kıyaslandığında hemen hiçbir önem arz etmez. Önem meselesi bir tarafa, “birey” kavramından veya “birey olmak”tan söz açılır açılmaz, sağdan soldan bir dizi önyargı sökün eder. Ardından Batı, Aydınlanma, kartezyen felsefe, modernizm, modernite gibi kavramlara amatörce atıflar yapılarak birey konusuna gayr-i meşru bir nesep de tayin edilir. Bu safhadan sonra ise şu türden fiyakalı analizlere girişilir: Modernizm ve modernitenin temel özelliklerinden biri ve belki de en önemlisi bireycilik düşüncesine dayanmasıdır. Modernitenin tanımlamasında birey her türlü metafizik, dinî ve ahlâkî ilkenin dışında, kendi ayakları üzerinde duran, aklına sonsuz güveni olan, ilerlemeci, din-dışı, profan bir kişiliktir. Bireyin bu şekilde kutsaldan arındırılarak tanımlanması, onu bir taraftan kutsaldan kopararak Allah’a, diğer taraftan da içinde yaşadığı varlık alemine yabancı hale getirir… vesair.

İslam kültüründe cemaat kuşkusuz önemlidir. Evet, Allah’ın eli (rahmeti, desteği) cemaatin üzerindedir. Evet, Allah’ın ve Rasûlullah’ın sarih buyruklarına göre tefrikadan uzak durmak, birlik ve beraberlik içinde olmak gerekir. Fakat gerek Kur’an’da gerek hadislerde bahsi geçen cemaat, mankurt namzetlerinden müteşekkil insan yığını demek değil, aksine her biri özgür bir fert olduğunu bilen, bireysel kimliğini ve öz bilincini her hâlükârda muhafaza eden insanlardan müteşekkil bir topluluk demektir ki bu sosyolojik yapı gerçekte cemaati değil, sağlıklı bir toplumu işaretler. Somut bir örnek vermek gerekirse, temel İslâmî kaynaklarda zikri geçen cemaat, Hz. Ömer’in, “Şayet devlet idaresinde yanlış bir tasarrufta bulunursam, bana nasıl bir mukabelede bulunursunuz?” mealindeki sözüne, “Böyle bir durumda senin yanlışını kılıçlarımızla düzeltiriz” diye karşılık veren ve bu sözleriyle özgürlük, adalet ve dürüstlük gibi değerlerden ödün vermeyeceklerine de işaret eden özgüven sahibi insanların oluşturduğu bir toplumsal yapıya karşılık gelir.

***

Bugün sağlıklı bir toplum modelinden mahrum oluşumuz, geleneksel cemaat yapılarını toplum zannetmemiz ve/veya mevcut toplum yapısını cemaat haline dönüştürme gayretimizle çok yakından irtibatlı bir sorundur. Sağlıklı toplum modeli cemaatin âlî(!) ve küllî menfaatleri uğruna kendi kişiliklerinden ve bireysel kimliklerinden vazgeçmeyi ve beşerî bir otoriteye körü körüne itaati fazilet zanneden sadık bendelerden değil, özgür bireylerden oluşur. Birey olmak kişinin kendi kararlarını kendisi olarak verebilmesi ve bu kararların sorumluluğunu üstlenebilmesidir. Birey olmak gerçek özne olabilmek, gerektiğinde tek başına ayakta kalabilmek demektir. Birey olmak insanın kendi varlığını bir topluluğun cesametli bünyesinde buharlaştırması değil, o bünye içerisinde kendisi olarak kalması demektir. Birey ve benlik sahibi olmak bencillik, ben-merkezcilik demek değildir. Bu noktada “birey” ile “bireycilik” arasındaki farkı gözden kaçırmamak gerekir. Bir cümlede özetlersek, birey olmak kişinin kendi varlığının bilincinde olma, yani öz bilinç sahibi olma halidir. Bugün cemaatler ekseninde tartıştığımız insan merkezli problemlerin çözüm anahtarı özgür, özgüven ve öz-bilinç sahibi fert ve şahsiyet sahibi olma ihtiyacımızı acilen fark etmemizdir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 16 Eylül 2017

Tekke ve Zaviyeler Meselesini Yeniden Düşünmek

Son günlerde tarikatlar ve dinî cemaatlerle ilgili kadük ve kakofonik tartışmalara şahit oluyoruz. İbrahim Kiras’ın “Tarikatlar Zaten Kapalı” (Karar, 07.09.2017) başlıklı yazısından iktibasla söylersek, “her zaman olduğu gibi tezlerin ve antitezlerin ifratla tefrit arasında gidip geldiği tenis maçı benzeri bir tartışmanın seyircisiyiz. Bir yanda ‘tarikatlar ve cemaatler kapatılsın’ etiketleriyle kampanya yapanlar, öbür yanda ise ne olursa olsun kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla dini cemaatlerin hiçbir hatasını görmeye yanaşmayanlar…” 1925 tarih ve 677 sayılı bir kanunla, yani tekke ve zaviyelerle türbelerin seddine ve türbedarlıklarla birtakım unvanların men ve ilgasına dair kanunla birlikte tekke ve zaviyelerin kapısına kilit vurulduğu, böylece tarikatlar ve diğer müesses dinî yapıların resmî tescilden yoksun kaldığı malumdur. Ne var ki söz konusu kanun Cumhuriyet Türkiye’sinde tarikatlar ve cemaatlerin varlığını ortadan kaldırmamış, bilakis hem mevcut cemaatlerin güçlenmesine hem de birçok yeni dinî grup ve cemaatin teşekkülüne vesile olmuştur. Çünkü kanuna mebni yasak bir taraftan ilgi ve merak duygusunu kışkırtmış, diğer taraftan da dinî duyarlılıkları yoğun çevrelerde güçlü bir mağdur dili ve retoriği oluşturmuştur.

***
Bugün dinî cemaatler ve tarikatlar ekseninde sürdürülen hükümsüz tartışmaların ana kaynağı, bu yapıların devlet nezdinde resmen tanınmamasına rağmen devletin birçok kritik kurumunda son derece etkin olmaları, yani resmî tescilden yoksun oldukları halde ticaret, siyaset, bürokrasi gibi hemen her alanda fiilen bulunmalarıdır. Bu tuhaf durum söz konusu yapıları kayıt dışı kılmakta, kayıt dışılık statüsü ise her türlü denetimden muafiyet imkânı sağlamaktadır. Hâl böyle olunca, dinî grup ve cemaatler ticari, siyasi, bürokratik nimetlerin paylaşımında hazır bulunmakta ve fakat külfet söz konusu olduğunda yahut hesap vermeyi mucip bir hal ortaya çıktığında hiçbir cemaat resmî tescilden yoksunluğun kendilerine sağladığı avantajla hiçbir sorumluluk almamaktadır. Bunun neticesinde de zarar ve ziyan faturası her zaman devlet ve topluma çıkarılmaktadır. Nitekim FETÖ vakasında karşımıza çıkan bilanço da tam olarak budur.

1925 tarihli mezkûr kanunun yürürlüğe girmesinden bugüne kadar geçen doksan küsur yıllık zaman zarfında görüldü ki hiçbir tarikat ve cemaat devlet baskısı ve kanunî yaptırım yoluyla ilga edilemiyor. Bu olgusal gerçeklik tekke ve zaviyeler meselesini yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Daha açık söylersek, tekke ve zaviyelerin ilgasına yönelik kanuna rağmen dinî cemaatler ademe mahkûm olmak şöyle dursun, pıtrak gibi çoğaldıklarına göre bugün bu konuda yapılması gereken en makul işlerden biri, sed (kapatmak) ve men (yasaklamak) hükmünün yürürlükten kaldırılmasını ve dinî cemaatlerin devlet nezdinde resmen tescillenip tanınmasını sağlamak olsa gerektir. Çünkü bu sayede cemaatler kaçınılmaz olarak gerçek hüviyetlerini ibraz etmek suretiyle büyük ölçüde şeffaf hale gelecek, kayıt dışılık statüsünün ortadan kalkmasıyla birlikte de her türlü faaliyetleri denetlenebilecektir. Ayrıca kanuni yasağın ortadan kalkması cemaatlere yönelik merakın azalması gibi bir sonuç da verecektir. Çünkü yasağın kalkmasıyla birlikte merak sahiplerinin pek çoğu hem cemaatlerden yana meram ve muradını alacak hem de cemaat aidiyetinin artık sıradanlaştığı duygusunu yaşayacaktır. Oysa bugün herhangi bir dinî cemaate mensubiyet laik düzene karşı cihad olarak algılanmakta ve bu algı söz konusu yapılara ulvi bir anlam kazandırmaktadır.

***

Tarikatlar ve cemaatlerin resmen tanınması bu yapıların devlet katında kurumsal bir muhatabının bulunmasını gerektirir. Bu süreçte devlet ile cemaatler arasındaki ilişkiyi Diyanet İşleri Başkanlığı yürütebilir. Osmanlı’nın son döneminde, tekkeleri denetlemek ve idarî işlerini yürütmek maksadıyla kurulan Meclis-i Meşâyıh müessesesi bu konuda az çok fikir verebilir. Şöyle ki 1866 yılında Şeyhülislamlık makamına bağlı olarak ulema ve tarikat şeyhlerinden oluşan Meclis-i Meşâyıh kurumuyla birlikte tekkelerin yönetimi devlet tarafından önemli ölçüde kontrol ve denetim altına alınmıştır. Tekke vakıflarına ait vakfiyeleri kaydedip koruma ve bunların denetimini sağlama gibi işler bu meclis marifetiyle yürütülmüştür. Öte yandan 1918 yılında İstanbul’daki tekkeler Meclis-i Meşâyıh, taşradakiler ise müftülerin riyasetinde oluşturulan Encümen-i Meşâyıh’ın kontrolüne bırakılmıştır. Ayrıca evlâdiyet ve hilâfet usulüne bağlı olan şeyhlik vazifesi, Meclis-i Meşâyıh’ın kurulmasından sonra doğrudan meclis tarafından kontrol edilmeye başlanmıştır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 9 Eylül 2017

Nerede O Eski Bayramlar Nostaljimiz

Yaş kemale erdikçe, “Nerede o eski bayramlar!” diye dile gelen özlemimiz kesifleşir. Peki, bu özlem sırf eski bayram özlemi midir? Bugünküyle kıyaslandığında eski bayramlar çok daha güzel mi yaşanırdı? Yoksa güzel olan şey geçmiş yıllarımız mıydı? Kendi hayat hikâyem ve hissiyatıma istinaden diyebilirim ki yaş ilerledikçe daha çok özlem duyulan şey eski bayramlardan ziyade, mazide kalan mutlu anlar ve zamanlardır. Hemen herkes için mutlu zamandan maksat çocukluk çağı olmalıdır. Çünkü çocukluk bu dünyada kısa ömürlü yalancı bir cennet, hatta “dünya sanki insanoğlu çocukluk denen doyumsuz mutluluğu yaşasın diye yaratılmış” gibi naif bir düşünceyi zihne düşüren bir çağdır.

Çocukluk yıllarını bugünkü Myanmar Arakan, Suriye, Filistin gibi coğrafyalarda olduğu gibi adeta cehennemde yaşar gibi yaşamış sayısız insan da var kuşkusuz; fakat yine de çocukluk insan hayatındaki mutluluğun nirvanasıdır. Çocuklukta yaşanan doyumsuz mutluluk belki her şeyden çok masumiyet, saflık, temizlik, yani şer ve günahtan bihaber olmak ve pisliğe bulaşmamakla alakalıdır. “Nerede o eski bayramlar” nostaljisi de kanımca eski zamanlardaki bayram âdetlerinin daha sıcak olmasından ziyade, çocukluk dönemindeki masumiyete ve henüz kirlenmemişliğe duyulan özlem olmalıdır. Bu özlem eski dostluklar, eski arkadaşlıklar, eski aşklar diye de çoğalır. Ayrıca geçmişe duyulan özlem, erişkinlik çağlarında kire bulaşma katsayısıyla doğru orantılıdır.

***

Ömür sermayesi suyunu çekip bir ayak çukura basar hale gelip ölümün soğuk yüzü kendini fark ettirince çocukluktaki masumiyete duyulan hasret iç geçirme şeklinde belirir ve onulmaz yara gibi acı verir. Kirlenmişlik duygusu ise özellikle ramazan ve kurban bayramları gibi manevi havası yoğun iklimlerde ince bir sızı gibi hissedilir ve bu sızı ister istemez çocukluk masumiyetine dair büyük bir özleme dönüşüverir. Öte yandan, yıllar ilerleyip yaş kemale erdikçe sayısız pisliğe bulaşıp kir pas içinde kalmak hayat memnuniyetini azaltır. Memnuniyetsizlik azalınca bezginlik, bıkkınlık, yorgunluk hissiyatı çoğalır. Hayat hengamesinde bir taraftan sorumlulukların ezici hale gelmesi, sukût-i hayaller ve kederlerin üst üste binmesi, diğer taraftan yıpranmış bünyemizin sık sık alarm vermesi, hastalıkların yakamızı bırakmaz hale gelmesi, keza yaş kemale erdikçe algı kadrajımıza yeni ve güzel şeylerin pek girmemesi ve her yeni günün adeta usandırıcı bir tekrar haline gelmesi gibi durumlar da hayat memnuniyetinin azalmasında önemli rol oynar. Fakat yine de en başat faktör çocukluk çağındaki masumiyetin kaybolması ve bu büyük kaybın heyhatlar, nedametler eşliğinde derin bir mutsuzluğa yol açmasıdır.

***

Hâl-i hazırdaki yaşantımızda mutluluk azalınca kimi zaman gizli bir ah çekerek çocukluğumuzu hatırlar ve geçmişten bugüne mutluluk taşımaya çalışırız. Bunun yaparken de algıda seçici davranır, çocukluk çağındaki kötü anılarımız ve travmalarımızı ayıklar, sadece güzel yaşanmışlıklar ve katıksız mutluluklarımızı hatırlamaya çalışırız. Bayramlar hep iyilik ve güzellikler yaşanması dileğiyle idrak edildiği için, geçmişe özlemi belki de bu yüzden bayram vesilesiyle yoğun yaşarız. Bizim kuşak, yani çocukluk ve gençlik çağlarını 1970-1980’li yıllarda yaşamış kuşak için çocukluk demek saklambaç, birdirbir bir, yakar top, misket (Giresun’daki tabirle “mile”), körebe vs. gibi sayısız sıcak oyunun ama daha çok da mahalle aralarındaki gazozuna futbol maçlarının hüküm sürdüğü, bir dilim yağlı ekmeği kaptıktan sonra sabahtan akşama kadar eve barka girilmediği bir dönem demektir. Bu dönemin gündelik hayat manzarası ise büyük ölçüde Seksenler dizisinde temaşa ettiklerimiz gibidir. Evet, o yıllardaki bayramlar bize “Nerede o eski bayramlar” dedirtir ve bu söz gerçekten derin bir hasretin ifadesidir. Ancak bu sadece bizim kuşaklar için böyledir. Yani demem o ki eski zamanlar ve bayramların güzelliği sadece bizim için çok güzeldir. Bugünkü çocuklara göre ise en güzel zaman şimdiki zamanın ta kendisidir.

***

Sözün özü, yaş kemale erdikçe “Nerede o eski bayramlar” deyip durmamıza yol açan duygusal hal Cemal Süreya’nın, “Çocuk olsam yeniden. Bir tek düştüğüm için acısa içim. Ve kalbim, çok koştuğum zaman çarpsa sadece.” dizelerinde ifadesini bulur. İhtimal ki bu dizelerin ardında da Aşık Veysel’in şu dizelerine yansıyan bir idrak düzeyi bulunur: Dünyada tükenmez murad var imiş; ne alanı gördüm ne murad gördüm… Meşakkatin adını murad koymuşlar; dünyada ne lezzet ne bir tat gördüm… Ölüm var dünyada, yok imiş murad; günbegün artıyor türlü meşakkat… Kalmamış dünyada ehl-i kanaat; insanlar arasında pek fesat gördüm…

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 2 Eylül 2017

Cemaatlerin Devletle İlişkisi | Habertürk / Türkiye'nin Nabzı | 11 Eylül 2017


Türkiye'nin Nabzı programının 11 Eylül 2017 tarihli yayınında Didem Arslan Yılmaz'ın konukları Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara, Prof. Dr. Ersan Şen, Cüneyt Toraman, Nevzat Çiçek ve Nedim Şener ile cemaatlerin devletle ilişkisi konuşuldu.

Hurafelerin Kaynağı | Gündem Özel / CNN Türk | 12 Ağustos 2017


Şehir efsaneleri, yalan haberler ve hurafeler nereden çıkıyor, nasıl yayılıyor? İnsanlar nasıl bir psikoloji içinde bu bilgileri kabul ediyor? Yanlış, yönlendirilmiş veya yalan bilgi ile nasıl mücadele edilir? Deniz Bayramoğlu sordu, Psikiyatri Uzmanı İlker Küçükparlak, Siyaset Bilimci Baybars Örsek, Bilim Yazarı Tevfik Uyar ve İlahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Öztürk yanıtladı.

FETÖ'nün Din Yalanları | CNN Türk / Gündem Özel | 14 Temmuz 2017


Gündem Özel, FETÖ'nün din yalanlarını ve Türkiye'ye yaşattığı travmayı masaya yatırdı. FETÖ, toplumun farklı gruplarını kandırırken hangi dini ritüelleri referans aldı? Dini nasıl çarpıttı, inanç kavramını nasıl kullandı? İslamı nasıl erozyona uğrattı? Örgüt, insanları etkilemek için ne tür propaganda ve ajitasyon yöntemlerini kullandı? Devlete sızmak için ne tür psikolojik ve sosyolojik ikna yöntemlerine başvurdu? Türkiye FETÖ travmasını nasıl atlatacak? Bundan sonra hangi adımlar atılacak? Deniz Bayramoğlu sordu, ilahiyatçılar Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, Yrd. Doç. Dr. Emre Dorman ve psikolog Yrd. Doç. Dr. Mehmet Şakiroğlu yanıtladı.

Genetiğin Sırları | Gündem Özel / CNN Türk | 1 Temmuz 2017


Genetiğin sırları Gündem Özel'de konuşuldu. Karakterimizin, kararlarımızın ve hatta hastalıklarımızın sebebi genetik mirasımız mı? DNA çalışmaları dünyada ne noktada? İnsan kopyalama ve diğer genetik çalışmalar ile ilgili etik tartışmalar neler? Deniz Bayramoğlu sordu, Tıbbi Genetik Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ali Ergün, Önleyici Tıp Uzmanı Dr. Ayşegül Çoruhlu, İlahiyatçi Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Fizyolog Yrd. Doç. Dr. Oytun Erbaş yanıtladı.

Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük | Eğrisi Doğrusu / CNN Türk | 30 Haziran 2017


Fikir tarihimizde üç temel akım: Batıcılık, İslamcılık ve Türkçülük… Osmanlı neden modernleşme ihtiyacını duydu? Modernleşme konusunda İslamcılar ve Türkçüler ne düşünüyordu? Sosyalizm ve liberalizm Türkiye’de neden daima çok zayıf kaldı? İslamcılığın günümüzdeki sorunları neler? Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman ve Prof. Dr. Mustafa Öztürk Eğrisi Doğrusu’nda Taha Akyol’un sorularını cevaplandırdı.

Te'vil Varsa Tekfir Yoktur!

Te’vil, İslâmî ilimlerde, özellikle de kelam ve fıkıh usulünde anahtar kavram denebilecek bir hüviyete sahiptir. Arapçada “bir şeyin hem evveli hem akıbeti” anlamındaki evl kökünden türemiş bir kelime olarak te’vil başta Yûsuf suresi olmak üzere Kur’an’ın birçok suresinde/ayetinde de geçer ve ilgili ayetlerde, “önceden vuku bulacağı bildirilen bir hadisenin bilahare meydana gelmesi, rüyada görülen sembollerin dış dünyada nelere karşılık geldiğinin izah edilmesi (rüya tabiri), bir şeyin akıbeti, iç yüzü ve gerçek mahiyeti” gibi anlamlar içerir. Istılahta ise te’vil, “Kur’an’daki bir kelime veya lafzı müdellel olarak ilk ve açık manası dışında ikincil bir muhtemel manaya hamletmek” diye tarif edilir. Fakat bu ıstılâhî anlam “te’vil”in Kur’an’daki anlam ve kullanımına pek muvafık değildir. Hâl böyleyken te’vil İslâmî ilimler geleneğinde “Kur’an yorumu” anlamında terimleşmiştir.

***

Klasik İslâmî kaynaklarda tefsir ile te’vil arasında kategorik bir ayrıma gidilmiş, tefsirin “ilâhî maksat ve muradın ne olduğu hususunda kesin konuşmak”, te’vilin ise “ayetlerdeki muhtemel manalar arasında bir tercihte bulunmak” anlamına geldiği belirtilmiştir. Buna göre tefsir vebal riski yüksek bir faaliyettir. Çünkü tefsir “Allah’ın bu ayetteki muradı şudur” demekle eşdeğerdir. Bu yüzden İmam el-Mâtüridî, “tefsir”i Kur’an vahyinin nüzulüne şahitlik eden sahabeye özgü bir faaliyet olarak nitelendirmiş, te’vilin ise tefsire kıyasla çok daha risksiz olduğuna dikkat çekmiştir. Çünkü te’vil isabetlilik ve isabetsizlik ihtimallerine açık olup kesinlik iddiası içermemektedir. Bu yüzden Mâtüridî, “Tefsir sahabenin, te’vil fukahanın (ulemanın) işidir” demiştir.

Mâtüridî’nin söyledikleri önemlidir; fakat bilhassa Âl-i İmrân 3/7. ayet dikkate alındığında, Allah’ın muradı hakkında kesin konuşma iddiasının “tefsir”le değil, “te’vil”le ilgili olduğunu söylemek, dolayısıyla Mâtüridî’nin naklettiği ayrımı tersine çevirmek gerekir. Ancak her nedense İslam uleması “te’vil”i bir tür re’y ve ictihad olarak öznellik ve hata payı en başından müsellem bir faaliyet olarak tanımlamayı yeğlemiştir. Sonuçta tefsir ile te’vil arasındaki mezkûr ayrım dikkate alındığında hem Kur’an çalışmalarının hem de bu alanda yazılan kitapların çoğunlukla te’vil diye nitelendirilmesi gerektiği düşünülebilir. Fakat gelenekte -Hanefî/Mâtüridî literatür kısmen hariç- te’vilden ziyade tefsir nitelemesinin ön plana çıkması dikkat çekicidir. Ehl-i Sünnet zaviyesinden bakıldığında, bunun muhtemel sebeplerinden biri, aşırı Şiî İsmâiliyye (Bâtıniyye) fırkası ile “bâtınî te’vil” kavramı arasında özdeşlik bulunması ve bu fırkanın bâtınî te’villerinde Kur’an’daki açık anlamların buharlaşmasıdır. İkinci bir muhtemel sebep, özellikle Ehl-i Sünnet’in nüvesini oluşturan Ehl-i hadis ekolüne göre te’vil “Zanâdıka”nın (Zındıklar), yani Cehmiyye ve Mu’tezile gibi fırkaların alamet-i farikasıdır. Te’vil aynı zamanda dinî alanda akıl ve re’ye alan açılmasıdır ki Ehl-i hadise göre dinde re’y ve te’vile mahal yoktur.

Gelenekte te’vilden ziyade tefsir kavramının ön plana çıkmasıyla ilgili bir diğer muhtemel sebep, Kur’an’a referansla konuşan hemen herkesin “vallahu a’lem” kaydına rağmen kendi görüş ve kanaatini zımnen murad-ı ilâhî ile eşdeğer tutma veya en azından bu yönde bir algı oluşturma arzusu olsa gerektir. Nitekim gelenekte hiçbir mezhep veya âlimin, “Ayranım ekşi” demediği iyi bilinmektedir. Bütün bunlar bir kenara, te’vil geçmişte ve günümüzde sayısız istismara konu olmasına rağmen yine de dinî alanda rahat nefes almamızı sağlayacak büyük bir imkândır. Özellikle tekfir sorunu dikkate alındığında, te’vilin kıymeti çok daha iyi anlaşılır. Bu vesileyle meşhur Hanbelî fakihi ve usûl âlimi Muvaffakuddîn İbn Kudâme’nin, “Te’vil varsa tekfir yoktur!” diye özetlenebilecek ifadelerini kısaca aktarmakta fayda vardır.

***


İbn Kudâme, şer’an haram kılındığı hususunda hiçbir şüphe bulunmayan zina, domuz eti yemek gibi fiillerin helal olduğu görüşüne sahip bir kişinin küfre girdiğini, fakat böyle bir görüş ve kanaatin te’vile dayanması halinde durumun değiştiğini söyler ve bunu Hâricîlerin tavrıyla örnekler. Hâricîler müslümanların canlarını ve mallarını helal saydıkları, hatta müslüman kanı dökmeyi Allah’a yakınlaşma vesilesi gibi algıladıkları halde fukahanın çoğunluğu bu fırkayı tekfir etmemiş, Hz. Ali’yi öldüren İbn Mülcem’i de kâfir olarak nitelendirmemiştir. Fukahanın bu ihtiyatlı yaklaşımı Hâricîlerin yapıp ettikleri yanlış işleri te’vil yoluyla Kur’an’a dayandırmış olmalarına müstenittir. Kudâme b. Maz’ûn ve Ebû Cendel el-Âs adlı sahâbîlerin iman ve salih amelde sebatkâr ve duyarlı davranan müminlerin vaktiyle tattıkları şeylerden dolayı sorumlu tutulmayacaklarını bildiren Mâide 5/93. ayeti delil göstererek içki içmeye devam etmeleri ve bundan dolayı cezalandırılmamaları gerektiğini söylemeleri de “te’vil varsa tekfir yoktur” ilkesine dair ilginç bir örnektir (Bkz. Ebû Muhammed Muvaffakuddîn İbn Kudâme, el-Muğnî, Dâru Âlemi’l-Kütüb, Riyad 1997, XII. 276-277).

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 26 Ağustos 2017

Dinden Soğutan Din Tartışmalarımız

Son zamanlarda tanık olduğumuz din eksenli birçok tartışmada bazı çevreler örgütlü mafyatik yapıları anımsatan tavır ve tutumlarıyla dikkat çekiyor. Bu çevreler dinî alanda cümle âleme nizam verip herkesi terbiye etmeyi kendilerine vazife edinmiş görünüyor. Özellikle kendilerini “Ehl-i Sünnet”çi olarak tanımlayan bir grup var ki bunlar muhalif olarak mimledikleri herkesin defterini dürmeye çalışıyor. Bu minvalde kimi zaman hedef gösterme gibi süflî usullere başvuruluyor, kimi zaman “Falancayı OHAL kararnamesiyle ihraç edin” mealinde naralar atılıyor, kimi zaman bazı ilmî kurumlara, “Kur’an’ı inkâr merkezi” gibi çirkin yaftalar yapıştırılıyor, kimi zaman “b...k yemek/yedirmek” gibi ifadelerle muarız çevrelere çok çirkin hakaretler yağdırılıyor. Bütün bu rezilliklerin failleri ihtimal ki bir yerlerden destek ve himaye görüyor. Zira kendi özgül ağırlıklarından hareketle böyle bir kabadayılığa soyunmaları pek olası görünmüyor.

***

Öte yandan, bu taife öteden beri dinî alanda geleneğe yaslanmanın rantını devşiriyor. Geleneğe yaslanmak hem büyük rant sağlıyor hem de düşük maliyetle güç ve nüfuz sahibi olma imkânı bahşediyor. Toplumsal çoğunluğu temsil eden avâm-ı nâs tarih boyunca geleneksel dinî anlayışı benimsediği ve bu hâkim anlayış çok yönlü okuma, girintili çıkıntılı düşünerek anlamaya çalışma, sorgulama, tartışma gibi ilmî ve entelektüel faaliyetlere pek ihtiyaç hissettirmediği için, dinî alanda gelenekçi söylemi sahiplenmek hakikaten büyük kâr getiriyor. Hele de zamanın ruhu ecdat edebiyatını kıymete bindiriyorsa, gelenekçilik çok daha kârlı bir söylem haline geliyor. Bütün bunları söylerken asıl konumuz ve sorunumuzun dinî alanda gelenekçi veya yenilikçi yaklaşımı benimsemeyle ilgili olmadığını da not etmemiz gerekiyor.

Asıl can yakıcı sorunumuz din ve dinî değerlerin kavga gürültü konusu olması, hemen her dinî tartışmanın tabir caizse karakolda sonlanmasıdır. Daha da kötüsü, söz konusu tartışmalarda kimi zaman edep ve haya sınırlarının zorlanması, hatta vaaz kürsüsünden “B…k ye!” gibi tiksinç bir ifadenin pervasızca kullanılması, buna mukabil bir başka figürün televizyon ekranında muarızına deve sidiği içme teklifinde bulunmasıdır. Geldiğimiz nokta itibariyle dinî tartışmalar maalesef “katı” ile “sıvı” arasında cereyan edecek kadar pespayeleşmiş durumdadır ki bu durum hakikaten büyük bir yıkımdır. Dinî alanda kendi ellerimizle yarattığımız bu büyük yıkımın yakın gelecekte dinden ve dindar kitlelerden illallah etmiş jenerasyonlar üretmesi kaçınılmazdır.

Bugün dinî kimlikleriyle ön plana çıkan pek çok tanınmış kişi veya grup arasında cereyan eden ve seviye itibariyle yerlerde sürünen tartışmalar hepimiz için gerçekten çok büyük bir ayıptır. İtiraf etmek gerekir ki bu vahim tablonun oluşmasında hemen her birimizin az çok payı vardır. Öte yandan, içinde bulunduğumuz bu berbat durum kendi kendimizi el âleme karşı rezil rüsva etmenin belki de en dramatik fotoğrafıdır. Şu andan tezi yok, öncelikle bizzat kendimize “Artık yeter!” deme zamanıdır. Zaman aklımızı başımıza devşirme zamanıdır. Zaman kendi “ben”imize dönüp, “Bize ahlak, erdem lazım değil mi?” diyerek kendi kendimizi hesaba çekme zamanıdır. Keza zaman sahih dinî anlayışı savunmak adına bu kadar pespaye bir dil ve üslup kullanmanın cevazını hangi dinî kaynaktan aldığımızı sorgulama zamanıdır. Zira hem müslüman hem ahlaksız olma lüksümüz yoktur. Keza dinî alanda hakikatin tek temsilcisi edasıyla konuşma hakkımız da yoktur. Bizden farklı düşünen ve farklı bir görüşü benimseyen insanları mafyatik usullerle susturma hakkımız da yoktur. Muhtelif dinî meselelerde benimsediğimiz her bir farklı görüş ve anlayışın sonuçta birer kavil, mezhep ya da yorumdan ibaret olduğu malumdur. O halde bırakın birçok kimse bizden farklı düşünsün, farklı görüş ve kanaatleri duyup dinlesin ve hangi görüşü benimseyeceğine kendi özgür iradesiyle karar versin...

***


Dinî alanda çok seslilik ne yazık ki öteden beri pek hoş karşılanmamış, güçlü olan taraf zayıf olanı her zaman saf dışı bırakmaya çalışmıştır. Daha kışkırtıcı bir şekilde ifade etmek gerekirse, dinî düşünce geleneğinde çoğulcu demokrasi kültürü neşv ü nema bulmamıştır. Belki de bu durum her bir dinî öğretinin hakikat konusunda şerik tanımaması ve bu durumun genel kabul gören dinî yoruma yansımasıyla alakalıdır. Her neyse, İslam geleneğinde İmam Ebû Hanife’ye ne kadar ağır hakaretlerde bulunulduğu ve bu hakaretlerin Ehl-i hadis ekolüne mensup ulemadan sadır olduğu malumdur. Tahkir ve tezyif geleneği halen cari olduğundan tarih ne yazık ki bugün de tekerrür durumundadır. Umudumuz, her birimizin müslümanca duyarlılığa yaraşır bir vicdan ve ahlak sahibi olma ihtiyacı duymasıdır. Aksi halde kendi ellerimizle yaptığımız yıkım İslam dininin en azından bu topraklardaki istikbalini karartacak ve bu büyük cürmün hesabı rûz-i mahşerde hepimize sorulacaktır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 19 Ağustos 2017

Kapalı Grup (Cemaat) Kimliği ve Kesin İnançlılık Psikolojisi

15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili davalarda FETÖ’cü darbecilerin kendilerinden gayet emin bir tavırla verdikleri saçma sapan ifadelerle mahkeme heyetlerini tabir caizse çileden çıkardıklarına dair birçok haber okuyoruz. Ağırlaştırılmış müebbetle yargılanmalarına rağmen kimi darbecilerin duruşma salonlarında gayet rahat davrandıklarını ve hatta birtakım maskaralıklar yaptıklarını duyuyoruz. Bu garip tablo darbecilerin temel moral ve motivasyon kaynağı üzerinde düşünmeyi gerektiriyor. Kanımca, meselenin nirengi noktası cemaat kimliği ve kesin inançlılık psikolojisi gibi görünüyor. Cemaat kimliği söz konusu olduğunda, FETÖ ya da bir başka müesses yapı arasında ciddi bir fark bulunmuyor. Çünkü kapalı grup ve cemaat kimliği her koşulda kesin inançlılık üretiyor. 

Tarikat ve seyr-i sülûk geleneğinden aşina olduğumuz, “gassalin elindeki meyyit misali” ilkesini bu bağlamda hatırlatmak gerekiyor. Yine bu bağlamda Necmeddin Dâye ve İsmail Hakkı Bursevî gibi mutasavvıf müfessirlerin Musa ve Bilge Kul (Hızır) kıssasıyla ilgili ayetler münasebetiyle kaydettikleri şu ifadeleri aktarmakta da fayda görünüyor: “Mürit, şeyhinin söz ve fiillerinde aklî ve şer’î açıdan kabulü mümkün olmayan bir şey görse dahi susmalı, şeyhini asla kınamamalı, onun hakkında kötü düşüncelere kapılmamalıdır. Dahası, şeyhi hakkında hep müspet düşünmeli, onun hep doğru işler yaptığına, herhangi bir görüş beyan ettiğinde müctehit sıfatıyla ictihatta bulunduğuna inanmalı, yanlış olarak gördüğü şeyleri kendi akıl ve idrakinin kıtlığına bağlamalıdır.”

***

Eric Hoffer Kesin İnançlılar adlı eserinde kitle hareketlerinin anatomisine dair şöyle der: Tüm kitle hareketleri kendi taraftarlarında ölümü göze almak ve birlikte eyleme geçmek duygusu yaratır. Ortaya koydukları program ve telkin ettikleri öğreti ne olursa olsun, bütün kitle hareketleri aşırılığı ve nefreti körükler. Tüm kitle hareketleri hayatın belirli bölünmelerinde güçlü bir faaliyet akışı yaratmaya muktedirdir ve körü körüne bir inanç ve sadakat ister… Hayatlarını anlamsız ve tamiri mümkün olmayacak düzeyde kötü gören insanlar kişisel yükselmede değerli bir amaç bulamazlar. Kendi şahıslarına ait meslekî bir imkân onlarda büyük bir gayretkeşlik doğurmaz. Onlar için kişisel ilerleme kötü, kirli ve çirkindir. Kendi çıkarları uğruna yapacakları her iş, onların nazarında verimsiz olmaya mahkûmdur. Kökü kendi içlerinde olan hiçbir şey iyi ve yüce olamaz. Onların en içten gelen arzuları yeni bir hayattır. Yeniden dünyaya gelmek gibi bir imkân bulunmadığına göre kutsal bir amacın kimliğini kendi kişiliklerine katmak yoluyla yeni bir güven, umut, değer ve övünme duygusuna sahip olmak gerekir. Aktif bir cemaat veya kitle hareketi müntesiplerine her ikisini de vaat eder. Şayet bu kişiler kitle hareketine aktif olarak katılırlarsa, hareketin kolektif bünyesi içinde yeni bir hayata kavuşurlar. Sempatizan konumunda kalsalar dahi hareketin mücadeleleri, başarıları ve ideallerinin birer taraftarı olarak kendilerine güven ve kıvanç duygusu oluşturmayı başarırlar.

Bir insanı savaşıp ölmeye hazır duruma getirmenin temel yöntemi, o insanın kişiliğini kendi bedeninden ayırıp gerçek kimliğine sahip olmasını önlemektir. Bu iş, söz konusu kişinin kapalı bir topluluğun içinde eritilerek o topluluğa uydurulmasıyla yapılabilir. Bir insanın kendi nefsinden vazgeçmesi için onun bireysel kimliğinden büsbütün sıyrılması gerekir. Bunu sağlayacak en etkili yöntem, kişiyi kolektif bir kimlik içinde asimile edip eritmektir. Asimile edilmiş kişi kendini ve başkalarını birer fert olarak görmez, göremez. Kendisine kim olduğu sorulduğunda, kaçınılmaz olarak vereceği cevap kendinin bir kabilenin veya cemaatin üyesi olduğudur. Bu noktada kişinin bağlı olduğu cemaat veya gruptan ayrı bir amacı, değeri ve kaderi yoktur. Üstelik bu cemaat yaşadığı sürece onun için gerçek bir ölüm de yoktur. Öte yandan bir cemaat veya gruba ait öğretinin etkisi, o öğretinin özgün anlamından değil, kesinliğinden ileri gelir. Ne kadar derinlikli olursa olsun, hiçbir öğreti mutlak gerçeğin ifadesi olarak takdim edilmedikçe etkili olamaz. Bu şekilde benimsendikleri takdirde hem ilkel maskaralıklar hem uydurma saçmalıklar ve hem de yüce hakikatler insanlara kendi nefislerinden vazgeçmeyi göze aldırmakta aynı derecede etkili olabilir.

***


Gayet isabetli bir analize göre kişinin kendi benliğini kolektif kimliğe katmasına, geleneksel dinî gruplardaki karizmatik lider kültü ve lidere mutlak itaat anlayışı eklendiğinde ferdiyet olgusu ve fert olma şuuru buharlaşır. Geleneksel dinî yapılarda karizmatik liderin “Allah dostu” olarak kabul edilmesi ve bu yüksek manevi mertebesinden kaynaklanan birtakım özel güçlere ve imtiyazlara sahip olduğu düşüncesi hâkimdir. Bu düşünce Allah dostu olarak kabul edilen lider ile Allah arasında zımnî bir özdeşlik bulunduğu vehmini üretir. Çünkü liderin Allah ile sürekli irtibat hâlinde olduğu kabul edilir. Dolayısıyla onun görüşleri “Allah’ın sözcülüğü” olarak değerlendirilir. Bu yüzden, bir dinî cemaatin müntesibi ile o cemaatin lideri arasındaki ilişkiler, Allah’ın sözcüsü veya temsilcisi ile zavallı kul arasındaki ilişki olarak telakki edilir. İşte bu yüzden geleneksel dinî gruplarda sorgusuz sualsiz itaat çok temel bir ilkedir. Mutlak itaat ilkesinin gerçek hayat alanındaki yansıması ise kesin inançlılık psikolojisidir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 12 Ağustos 2017

Köylülük Sorunumuz

Mevlana, “Köyde bir gün kalan kişinin aklı bir ayda yerine gelmez” der. Bu negatif anlamıyla köylülük (gundilik) toprağa ve kırsala bağımlılıktan çok farklı bir kategoriyi ifade eder. Daha açıkçası, köylülük kırsalda yaşama tecrübesine indirgenebilecek bir olgu değildir. Zira kadim bir şehrin göbeğinde de pekâlâ köylü olunabilir, köylülük şehir vasatında da baki kalabilir. Değişmeyen bir ezber olarak köylülük kendini sürekli tekrar eden, yeniliğe direnen, farklılıklara tahammül edemeyen ve alışkanlıklarından vazgeçmeyen bir kapalı cemaat topluluğu olmayı imler. Köylü tipolojisi ise bilgisizlik, görgüsüzlük, hamlık, kabalık, katılık, inatçılık, kurnazlık gibi özelliklerle tebarüz eder. Köylülük medeniliğin (şehirlilik) zıddı olarak ciddi bir toplumsal sorundur ve bu sorun özellikle muhafazakâr çevrelerde daha yoğundur. Bu son ifademiz, “Kestane kabuğundan çıkmış da kabuğunu beğenmemiş…” bağlamında değerlendirilip kınanabilir. Fakat şunu belirtmemiz gerekir ki köylülük sorununun arız olduğu toplumsal kesim, şahsen kendimi de dâhil ettiğim kesimdir; dolayısıyla eleştiri babında zikrettiklerimiz apaçık bir özeleştiridir. Yani problem bizim problemimizdir.

***

Köylülük Kur’an’da da zemmedilir. Birçok ayette geçen “el-a’râb” kelimesi “köylüler” (bedevîler, ehl-i bâdiye) anlamına gelir. Arap kültüründe köylülük çöller ve vahalarda develeriyle birlikte konar göçer olarak yaşamayı ifade eden “bedâvet” kelimesiyle ifade edilir ve bu kelime “yerleşik hayat, şehirlilik, medenilik” anlamına gelen “hadâret”in mukabilidir. Tevbe 9/90, 97, 98, 101, Feth 48/11, Hucurât 49/14 gibi ayetlerdeki ifadelere göre Hz. Peygamber’in çağdaşı olan bedevîler/köylüler/gundiler zümresi adap, usul, nizam tanımamak, sosyal terbiye ve disipline karşı koymak, alışkanlıklarına körü körüne bağlı olmak gibi hususiyetlerin yanı sıra cahillik, görgüsüzlük, kabalık, kurnazlık, fırsatçılık, menfaatçilik gibi vasıflarla da ön plana çıkar.

Geçmişte köylülük sorununa sık sık parmak basan isimlerden biri olan Çetin Altan’a göre köylülüğün belli başlı özellikleri şu şekilde sıralanabilir: (1) Aile içinde bile ortak bir dayanışma yerine otoriter olmayı yeğleme; (2) Rahat bir diyalog yerine “Dediğim dedik” türü tartışma ve didişmeyi yeğleme; (3) Övünmeyi ve olduğundan fazla görünmeyi yeğleme; (4) Aksaklık durumunda özeleştiriye yanaşmadan, başkasını suçlamayı yeğleme; (5) Toprak ağasına yakınlık gibi, ünlü bir siyasetçiyle olan yakınlıktan sık sık söz etmeyi yeğleme; (6) Hukuk, adalet, saygı, nezaket gibi soyut kavramların tanımlamalarını yapmaya yanaşmadan, soyut kavramları taş, toprak, bardak, bıçak, ev, araba gibi somut sözcüklerle eşdeğer tutarak konuşmayı yeğleme; (7) Meslek sahibi olmak yerine makam sahibi olmayı yeğleme; (8) Meslekî bir kimlik yerine doğuştan edinilen etnik ve dinî bir kimliği benimsemeyi yeğleme; (9) Bir an önce sıradan bir sokaktaki vatandaş sayılmaktan sıyrılıp şöhret ve zenginlik açısından sıra dışı biri olmayı veya en azından öyle görünmeyi yeğleme; (10) Bir an önce sonuca gitmek yerine zamanı değerlendirmeye boş vererek üşenmeyi ve yumurtanın kapıya dayanmasını yeğleme…

Günümüz Türkiye toplumundaki yaygın ilişki biçimi köylülük kültürü içinde şekillenmektedir. O kadar ki bu kültür siyaset, ekonomi ve akademik hayat dâhil hemen her alanda belirleyici olabilmektedir. Özellikle merkez sağ siyasi partiler köylülüğü, köylülük de bu partileri beslemektedir. Burada söz konusu olan besleme bir tür alışveriş ilişkisi olduğundan, köylülük siyaset alanında başat bir unsur olmakla tebarüz etmektedir. Köylülük bir zihniyet tarzı olarak dinî düşünce ve söylemi de büyük ölçüde domine etmektedir. İslam’ın parlak bir medeniyet dini olduğu hepimizin ittifakla kabul ettiği bir gerçektir; fakat ne yazık ki İslam dininin çağdaş müntesipleri medeniyet üretmek şöyle dursun, şehirli olabilmeyi bile becerememektedir.

***


Tasavvuf dinî düşünce ve pratikte köylülüğü törpüleyip şehirlilik kodlarını güçlendirecek bir imkân olarak görülebilir. Fakat günümüz Türkiye sosyolojisi dikkate alındığında özellikle Nakşibendî geleneğin bu imkânı köreltici bir işleve sahip olduğu söylenebilir. Hatta Nakşibendîlik sosyal taban itibariyle tasavvufî köylülüğün temsilcisi gibidir. Tasavvufun şehirli ve medenî versiyonu Mevlevîliktir. Genel dinî düşünce yapısı itibariyle Mevlevîlik elbette tartışılabilir; temel dinî kaynaklar açısından Mevlevî gelenek pekâlâ sorgulanabilir; ancak konumuz bu değildir. Konumuz şehir kültürüyle incelmiş tasavvuf ekolünün Mevlevîlik olduğuna dikkat çekmekten ibarettir. Osmanlılar döneminde İstanbul’daki hemen her mevlevihanenin birer musiki mektebi ve güzel sanatlar akademisi gibi bir işlev gördüğü, dahası Zekai Dede, Itrî Efendi gibi klasik Türk musikisinin en parlak simalarının Mevlevî geleneği içinde birer İstanbul efendisi olarak yetiştikleri bilinmektedir. Sözün özü, “İstanbul beyefendisi” vasfına yaraşır biçimde, yani tam anlamıyla şehirli/medeni bir müslüman profiline sahip olabilmek en azından benim için büyük bir idealdir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 5 Ağustos 2017

Ali b. Ebî Tâlib'ten Mısır Valisi Mâlik el-Eşter'e

Ali Şeriatî’nin “Fâtıma Fâtıma’dır” demesi gibi, Ali de Ali’dir. Hz. Ali’yi anlatmaya hacet yoktur. Mâlik el-Eşter ise Hz. Ali’nin çok sadık bir taraftarı ve cengâver kumandanıdır. Cemel, Sıffîn, Nehrevan savaşlarına katılıp önemli görevler üstlenen, özellikle Sıffîn savaşında Hz. Ali’nin süvari ve piyade kuvvetlerini kumanda eden Eşter bu savaşın ardından Mısır valiliğine tayin edilmiştir. Muaviye’nin gönderdiği bir adam tarafından zehirlenerek öldürülmüş ve bazı Şiî kaynaklara göre Muaviye, Eşter’in ölüm haberini alınca, “Ali’nin iki sağ kolu vardı. Biri (Ammâr b. Yâsir) Sıffîn’de kesilmişti, diğeri de bugün kesildi” demiştir. Hz. Ali, “seyfullah” diye andığı Mâlik el-Eşter’e Mısır valiliğine atanması vesilesiyle bir emirname göndermiştir. Şerif er-Radî’nin Nehcü’l-Belâğa adlı eserinde nakledilen, yakın geçmişte Mehmet Akif Ersoy tarafından “Hz. Ali’nin Bir Devlet Adamına Emirnâmesi” başlığıyla Türkçeye çevrilip neşredilen bu emirname günümüz siyaset sosyolojisi açısından da son derece önemlidir. Aşağıdaki pasajlar metnin ne kadar önemli olduğunu anlamaya kâfidir:

Ey Mâlik! Halkın her kesimine daima sevgi, şefkat ve merhamet duygularıyla yaklaşmak gerekir. Zayıf insanların üzerine yırtıcı hayvanlar gibi gitmemek, onların mal ve eşyalarına el koymayı ganimet saymamak gerekir. Halk iki kısımdır. Bir kısmı mümin insanlardır ki bunlar senin din kardeşlerindir. Halkın bir kısmı da zimmîlerdir ki bunlar da tıpkı senin gibi Allah’ın kullarıdır. Hata ve kusurlarının Allah tarafından affedilmesini istemen gibi sen de idaren altındaki insanların bilerek veya bilmeyerek işledikleri hataları affetmelisin…

Ey Mâlik! Yöneticiye en ağır yük oluşturan zümre, yakın çevreyi sarmış adamlardır ki bunlar aslında iyi gün dostlarıdır. Bunlar zor zamanlarda hemen hiçbir yardımda bulunmadıkları gibi adaletin tesisine de engel olurlar. İstediklerini alma hususunda halktan daha çok baskı yaparlar. Kendilerine verilen imkânlara razı olmazlar, şükürden anlamazlar… Oysa İslam toplumunun ana gövdesini oluşturan, dini koruyan ve din düşmanlara karşı vaziyet alan insanlar halk tabakasıdır. Bu yüzden kalbin ve sevgin halktan yana olmalıdır.

Ey Mâlik! Yakın çevrende kümelenmiş insanların sana yağcılık yapmalarına, yüzüne karşı seni pohpohlamalarına, yapmadığın güzel işleri sana mal edip nefsini okşamalarına izin verme. Bilesin ki fazla övgü insanı kibre yönlendirir, gaflete düşürür. Ayrıca iyilik eden ile kötülük işleyeni eşit tutmaman gerekir. Çünkü bu eşit muamele iyi insanları iyilikten vazgeçirir, kötü insanları da kötülüğe dadandırır… Yöneticilerin sorumsuzca davranan birtakım özel dostları vardır ki bunlar halka zulmeder, insanları insafsızca ezmeye çalışırlar. Bu zulmü önlemek için, yakın çevrende dolaşan dostlarına ve hısımlarına devlet imkânlarından yararlanma hakkı vermemelisin. Kimi insanlara küçük de olsa farklı muamele yapmak tüm halkın tepkisine yol açabilir.

“Bana başvuran insanların problemlerini yakınlarım aracılığıyla çözerim. Onlardan aldığım destekle memleketi idare ederim” diyen idarecilerin bu tür beylik laflarına kulak asma. Önemli merkezlerin yöneticiliğini isteyen zümrenin sürekli talepte bulunmasına asla müsaade etme. Aksi halde söz konusu taleplerin karşılanması o yöneticilerin maddi servet biriktirmesine vesile olur; ama bunun sana hiçbir getirisi olmaz. Üstelik ağır yük dünyada ve ahirette senin üzerinde kalır. Bu yüzden uzak yakın ayırımı yapmadan herkesi hakkı kabule zorlaman, neye mal olursa olsun özel ve yakın dostlarına da aynı hassasiyetle yaklaşman gerekir. Halkın hakkını hukukunu gözet. Şayet halk senin birtakım haksızlıklar yaptığını düşünüyorsa, özür beyan ederek halkın bu zannını bertaraf et.

Ey Mâlik! Halkı affetmenden dolayı pişmanlık duyma; cezalandırmandan dolayı da sevinip gururlanma. Bir de sakın, “Ben güçlüyüm, emrederim, halk bana itaat eder” deyip halkın üstüne çullanma. Çünkü bu tarz bir duygu ve düşünce kalbi ifsat eder, inanç zafiyetine yol açar. Saltanatından dolayı asla övünme. Allah’ın azamet ve kudretine benzemekten korkmalı ve böyle bir düşünceye kapılmaktan uzak durmalısın.

Ey Mâlik! Tayin ettiğin yardımcı, memur, asker ve polis tarafından fakir ve güçsüz insanlara reva görülen zulüm ve baskının önüne geçmelisin. Korku ve şiddeti ortadan kaldırıp sertlik ve otoriterliği kendinden uzak tutmalısın ki insanlar seninle yüz yüze korkmadan, çekinmeden rahatça konuşabilsin…


Ey Mâlik! Mahkemelerdeki davaların sonuçlarına ve yargıçların tutum ve davranışlarına çok dikkat etmelisin. Zira bu din bozuk düzen anlayışının bir uzantısı olarak şerir insanların elinde esir oldu. Ne acıdır ki bu şerir insanlar din namına istediklerini yapıyorlar ve dini kullanarak dünyalık toplamanın yolunu buluyorlar.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 29 Temmuz 2017

Lümpenleşme Sorunumuz

Lümpen (lumpen), Marksist literatürde proleterya kavramıyla birlikte kullanılan, fakat özellikle son yıllarda “kültür” kavramının yakın komşusu olarak anılan bir kelimedir. Karl Marx’a göre lümpen proleterya sınıfı devrime sıcak bakmayan, hayatı idamede burjuva ve aristokrasiye yaslanan kitleleri niteler. Başka bir tarifle, lümpen sınıf, tüketim alışkanlıklarına esir düşen, başkasının üretimini asalak gibi tüketen, kendi varlıkları hemen hiçbir anlam ifade etmeyen, iradelerinin üzerine yatmış halde yaşayan ve hiçbir ilkeli duruşu bulunmayan kitleleri tarif eder. Daha genel ve geniş çerçevede ise lümpen kimliksiz, ilkesiz, derinliksiz, seviyesiz, görgüsüz, üslupsuz, kaba, yoz insan tipolojisini betimler. Lümpen ne köylüdür, ne şehirlidir. Gerçek kimliği, aidiyeti ve sınıf kategorisi belirsizdir. Lümpen bir bakıma bulanıklık, kaypaklık ve kural tanımazlık tipolojisidir.

Lümpenlik söz konusu olduğunda, şayet kendinize güvenmiyorsanız, kuralları eğip bükmeye, kendinize hak gördüğünüzü başkasına suç görmeye başlarsınız. İsbat-ı vücudunuzu çalışıp çabalayarak ürettiklerinizle değil, tükettiğiniz ve harcadığınız şeylerle ortaya koyarsınız. Bu açıdan bakıldığında lümpenlik ve lümpenleşmenin hemen her alanda cari olduğu söylenebilir. Nitekim Mustafa Karaalioğlu’nun birkaç gün önce Karar’da yazdığı “Mecalsiz Söz, Kudretli Racon” başlıklı yazı siyasetten medyaya, akademiden spor dünyasına kadar lümpenlik ve lümpenleşmenin son derece güzel bir tasviri niteliğindedir.

Lümpenleşme muhafazakârlık için de caridir. Şimdilerde Yeni Şafak’ta yazan S. Seyfi Öğün vaktiyle lümpen muhafazakârlık (Doğu Batı, sayı: 58 [2011]) hakkında şunları kaydetmiştir: “Hayatı rahatlatan her türlü nimetle bağ kuruyor. (Bunu muhafazakârlık hep başardı, ama bunu başarmak hiç bu kadar kolay ve sorunsuz olmamıştı.) İlerlemeci damarını, almış başını giden teknolojizme düzdüğü övgülerde muhafaza ediyor. Düzenciliğini ise bu nimetlerin tüketilmesiyle elde edilen rahatlamalara düzdüğü övgülerle temellendiriyor… Yeni muhafazakârlık, burjuva dünyanın içinde, tüketim kapitalizminin orta sınıf üretme kapasitesi arttığı nispette derinleşecek, kapsama alanı artacaktır. Bu lümpenleşmedir. Lümpenleşmedir; çünkü ilkeler, reel politik gerçekçilik, günlük hayatçılık, hedonizm, eğreti çocukluk, iktisadi akılcılık, teknolojizm ve benzerlerinden yeni bir hayat kurma iradesi çıkmıyor…”

Lümpen muhafazakârlığın en son ve en çarpıcı göstergelerinden biri, Mimar Sinan’ın yüzyıllar önce boğazın kenarına muhteşem bir zarafetle biblo gibi kondurduğu Şemsi Paşa Camii’nin tam dibine kazık çakma girişimidir. Nihal Bengisu, “Camisini Muhafaza Edemeyen Muhafazakârlık” başlıklı yazısında lümpenliğin bu veçhesi hakkında şöyle der: “Her Allah’ın günü Osmanlı Osmanlı deyip, kendisini dindar-muhafazakâr diye tanımlayıp hem Osmanlı eseri hem ibadet mekânı olan bir yapıya sahip çıkılmasını ‘bir avuç elitistin yaygarası’ diyerek mahkûm edenler, ne kadar sakil göründüklerinin farkında bile değil.”

Lümpenlik kültür ve estetik gibi değerlerden büsbütün nasipsizliktir. Oysa kültür, N. Mert’in ifadesiyle, her şeyden önce insanın hamlık ve kabalığından kurtulup incelmiş insan davranışlarına yönelmesi iddiasını içerir. En basitinden insan, acı karşısında böğürmeyi aştığı için türkü yakıyor, senfoni besteliyor. Lümpenlik ve lümpenleşmenin önemli göstergelerinden biri de ahlâkî seviye kaybıdır. Kendi alanında bir başkasının, özellikle de az çok tanınmış ve kendinden söz ettirmeye başlamış bir başkasının üçüncü kişiler tarafından hakarete maruz bırakıldığını görmekten sadistçe haz duyma eğiliminin toplumsal tabanda yaygınlaşması tam da lümpenliğe yaraşır bir tavırdır.
İki akşam önce bir televizyon kanalında canlı olarak yayınlanan “Hadis” konulu tartışma programı da basbayağı bir lümpenleşme örneğidir. Dahası bu tartışma ilmî ve akademik alandaki lümpenleşmenin en dramatik örneklerinden biri olmaya namzettir. Bir tarafta katıksız cahillik ve hoyratlık, diğer tarafta kabalık ve cellatlık şeklinde ekrana yansıyan ve hem seviyesizlik, hem nezaketsizlik ve hem de münazara adabından nasipsizlik itibariyle lümpenleşmenin hemen hemen tüm özelliklerini taşıyan bu tuhaf tartışma ne yazık ki İlahiyat camiasını istiskalden başka bir sonuç vermedi.


Ulusal gazetelerdeki köşe yazıları da lümpenlik ve lümpenleşme konusunda önemli bir göstergedir. Öyle ki hemen her Allah’ın günü bir cenahta “hergele, dangalak, salak, yerim sizin…” gibi argoların, diğer cenahta ise “bademler, gübre kafalılık” gibi çirkin sıfatların kullanıldığına şahidiz. Karaalioğlu’nun ifadesiyle, medya seviyesizdir, kalitesizdir. Hatta son devirde epeyi de lümpendir; ama her ne ise akademiden, spordan, siyasetten, müzikten, iş âleminden, sivil toplumdan ne bir fazla ne bir eksiktir… Bütün meslekler, bütün müdürler, bütün direktörler, bütün çalışanlar, bütün elemanlar, tekmili birden bütün kurumlar bileşik kaplar misali, seviyesizlikte seviye tutturmuş halde idame-i hayattadır. Birinin kalitesizliği bir diğerinin teminatı, birinin seviyesizliği bir başkasının mazeretidir. Biri pot kırsa öteki bundan müstefid, diğeri kepaze olsa beriki bundan memnundur. Yeter ki seviye yükselmesin, yeter ki kalite avdet etmesin…

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 22 Temmuz 2017

Sene-i Devriye

15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ’nün giriştiği kanlı darbe teşebbüsünün üzerinden tam bir yıl geçti. Bu bir yıllık zaman zarfında kimi zaman ümit verici, kimi zaman da ümit kırıcı birçok şey olup bitti. Şöyle ki,

(1) FETÖ, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra milletin vicdanında mahkûm edildi. Bu durum FETÖ’nün Türkiye sathında tutunma ve bu topraklarda uzun boylu yaşama imkânını çok büyük ölçüde sona erdirdi. Fakat örgüt bilhassa devlet bünyesindeki hayatiyetini ve manipülasyon kabiliyetini henüz kaybetmedi. Kripto kavramı dikkate alındığında, FETÖ’nün tıpkı bir kene gibi yapıştığı devlet bünyesinden tam manasıyla koparılmasının daha çok zaman alacağını söylemek kehanet olmasa gerek…

(2) FETÖ, 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte “ihanet şebekesi” olarak kodlanıp Türkiye’deki itibarı sıfırlanmış olsa da ABD, Almanya gibi birçok Batı ülkesindeki etkinliğini hiç kaybetmedi. Örgütün tam manasıyla ortadan kalkması özellikle ABD’nin “son kullanım tarihi” hakkında sarih beyanda bulunmasına endeksli gibi… Bu yüzden, azami ölçüde teyakkuz halinde olmamız gerekli…

(3) FETÖ, insan malzememizdeki birçok ahlâkî problemin açığa çıkmasına vesile oldu. 17/25 Aralık sürecinden sonra dahi görsel ve yazılı medya organlarında “Hocaefendi hakkında saygılı konuşmak gerek, bütün dünyada okul gibi çok güzel hizmetler yapan bu güzel insanlar hakkında kem söz etmemek gerek” gibi ifadelerle FETÖ güzellemesi yapan birçok tanınmış figür, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra FETÖ davalarının savcıları edasıyla konuşmaya başladı. Daha da kötüsü, bu kaypak tipler, Ahmed Arif’in ifadesiyle, “Tükür yüzüne celladın, fırsatçının, fesatçının” muamelesine tabi tutulması gerekirken maalesef himaye görüp birçok mükâfata nail oldu. Bu durum kamu vicdanını derinden yaraladı.

(4) Kaypaklık ve fırsatçılık, kendisine şahsi husumet beslenen sayısız insanın FETÖ damgasıyla damgalanmasına da yol açtı. Bunun neticesinde nice hayatlar karardı. Gerek skor amaçlı kimi soruşturmalar gerek yargı sürecinde yaşanan birtakım tuhaflıklar yüzünden adalet ve hakkaniyet duygusu da büyük yara aldı. Bu durum, 15 Temmuz’dan sonra devlet ve milletçe elde ettiğimiz psikolojik üstünlüğü kaybetme riskine yol açtı. 15 Temmuz gecesi milletçe darbeyi savuşturduk; ama bu menfur teşebbüsün millet üzerindeki travmatik ve katastrofik etkisini maalesef kıramadık.

(5) FETÖ vakası din, devlet, siyaset ve cemaat ilişkilerinin gözden geçirilmesi konusunda ciddi bir fırsat yarattı. Fakat ne yazık ki bu fırsattan yararlanılamadı. Gördüğümüz kadarıyla FETÖ maalesef istisnai bir vaka gibi algılandı ve dolayısıyla din-devlet-cemaat ilişkilerinde sanki yine “eski tas eski hamam” kararı alındı. 15 Temmuz’dan bugüne değin gerek televizyon ekranlarında gerek gazete köşelerinde belki binlerce kez devlette ehliyet ve liyakatten söz edilmesine rağmen onca ehliyet ve liyakat vurgusu bir bakıma iyi dilek ve temenniden ibaret kaldı.

(6) Geçmişte FETÖ’nün devlet kurumlarına sırf kendi elemanlarını taşıması ve örgüt mensubu olmayanları tasfiye etmeye çalışması gibi, kendilerine dinîlik süsü veren irili ufaklı birçok müesses yapı da bugün benzer işlere imza atmaktadır. Bu konuda spesifik örnek veya anekdot zikretmeye gerek yoktur. Çünkü durum kelimenin tam manasıyla “umûmü’l-belvâ” (yaygınlığı sebebiyle herkes tarafından bilinen olaylar bütünü) durumudur.

(7) FETÖ vakası dinî alandaki birçok problemin farkına varılması hususunda da fırsat yarattı; ancak bu fırsattan da maalesef yararlanılmadı. Darbe girişiminden sonra FETÖ mensupları “Haşhâşî, Mutant, Zombi” gibi sıfatlarla anıldı; fakat bu insanları birer Haşhâşî fedaisine dönüştüren din referanslı endoktrinasyonun mahiyeti üzerinde pek durulmadı, konu cesaretle ele alınamadı. Bunun kuvvetle muhtemel sebebi, söz konusu endoktrinasyonun tasavvuf ve tarikat geleneğindeki biat, mutlak itaat, velayet, kutbiyet, gavsiyet, mehdiyet gibi birçok kavramla ilişkili olması ve dolayısıyla zülfiyâre dokunmasıydı.


(8) “Çıkmayan candan ümit kesilmez” diye bir söz var ki doğrudur. Geçen bir yıl zarfında FETÖ ile mücadelede bizi karamsarlığa sevk edecek çok şeye tanık olsak da ümitlerimiz hala canlıdır. Bu memleket FETÖ’den çok çektiğine göre, “Artık bu son olsun… Bundan böyle hiçbir dinî grup ve cemaat kendinde devlete tasallut etme cesareti bulamasın... Hiçbir dinî grup şımartılmasın, hiçbir cemaatin sırtı sıvazlanmasın… Din, dinî değer ve semboller istismar aracı olarak kullanılmasın...” gibi taleplerde bulunmak en tabii hakkımızdır. Ümidimiz, bu taleplerimizin siyaset ve devlet katında az çok karşılık bulmasıdır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 15 Temmuz 2017

Cennetten Haber Gelse Hemen Ölmek İster Miyiz?

12 Haziran-18 Haziran 2017 tarihleri arasında MAK Danışmanlık tarafından 30 büyükşehir, 23 il ve 154 ilçede 5400 kişi ile yüz yüze görüşmelerle yapılan, “Türkiye’de Toplumun Dine ve Dinî Değerlere Bakışı” konulu araştırmada çok çarpıcı sonuçlar ortaya çıktı. Araştırmadaki en çarpıcı sonuçlardan biri uhrevî âlemle ilgilidir. “Cennete gideceğiniz kesin olsa, şu an cennete gitmek için ölmeyi düşünür müsünüz?” sorusuna “Evet” diyenlerin oranı % 15, “Hayır” diyenlerin oranı ise % 65’tir. Türkiye’nin, “yüzde doksan dokuzu müslüman ülke” diye tanımlandığı nazar-ı itibara alındığında, bu oranlar üzerinde adamakıllı düşünmek gerekir. “Cennete gideceğiniz kesin olsa…” sorusuna, katılımcıların %65’inin, “Böyle olsa bile ölmek istemem” diye cevap vermesi, ciddi bir çekincenin göstergesi olarak okunabilir. Daha açıkçası, bir an önce cennete gitmek için ölmeyi istemek, katılımcılar tarafından IŞİD (DEAŞ) gibi terör örgütlerinin cihad, intihar eylemi gibi konulardaki bilindik anlayış ve inanışıyla ilişkilendirilmiş, dolayısıyla soru “tuzak soru” olarak algılanmış olabilir. Ancak bu bir ihtimaldir. Bu ihtimal yok sayıldığında, söz konusu soruya verilen “Hayır” cevabının %65’lik orana baliğ olması hakikaten vahimdir. Vahamet, Kur’an’da çok sık vurgulanan uhrevî âlem gerçeğine ve cennetteki ebedî mutlu hayat garantisine rağmen kendini müslüman olarak gören yüz kişiden altmış beşinin bu dünyaya adeta kazık çakmak istercesine lafı, “Cennetteki yerimiz garanti olsa dahi ölüm bizden uzak olsun” demeye getirmesidir.

***

Bu ilginç tavrın önemli bir sebebi, sekülerleşmenin muhafazakâr çevrelerde dahi büyük ölçüde benimsenmiş bir dünya görüşü hâline gelmesidir. Kanımca, sekülerleşme ya da bir diğer tabirle dünyevileşme hakkında konuşmak artık nafiledir. Çünkü hemen herkes sekülerleşme ve dünyevileşmenin ne olduğunu gayet iyi bilir, ama maalesef sadece bilmekle yetinilir. Oysa dünyevileşme Kur’an’da Kureyş’in önde gelen müşrik taifesinin alamet-i farikası olarak zikredilir. Öte yandan bazı İslâmî kaynaklarda Hz. Peygamber’in, “Ben ümmetimin putperestlik inancına döneceği endişesi taşımıyorum. Benim endişem, ümmetin dünyevileşmesi, dahası mala, mülke, paraya tapar hâle gelmesidir” dediği nakledilir. Ayrıca Hz. Peygamber’den ölümü istememekle ilgili birçok hadis nakledilir. Fakat bu hadisler, bir gün daha fazla yaşamak istemeyi dünyaya kazık çakma hayaliyle değil, amel defterindeki bozuk sicili düzeltme ihtimaliyle ilişkilendirir mahiyettedir.
Kaldı ki İbn Hanbel, İbn Ebî Âsım, İbn Hibbân, Taberânî gibi birçok muhaddisin az çok farklı varyantlarıyla naklettiği bir hadise göre ölüm kimi zaman temenni edilesi bir şeydir. Söz konusu hadise göre Âbis el-Ğıfârî veya Avf b. Mâlik isimli sahabî, “Ey Veba! Al götür beni bu âlemden” deyince, çevresindeki insanlar, “Ne o, yoksa sen ölümü mü temenni ediyorsun?” diye şaşkınlıklarını dile getirmişlerdir. Bunun üzerine adı geçen sahâbî, “Hz. Peygamber’in şöyle söylediğini işittim” demiş ve eklemiştir: “Şu altı durumla karşılaştığınızda ölümü temenni edin: Süfehanın güç ve nüfuz sahibi olması, kolluk kuvvetlerinin çoğalması, hüküm ve yargının alım-satım konusu olması, insan canının ucuzlaması, akrabalık ve dostluk bağlarının kopması, Kur’an’ın musiki konusu olarak algılanması…”

Cennetten haberci gelse bile ölmek istememenin bir diğer önemli sebebi, özellikle geleneksel kıssa ve vaaz edebiyatında çok özensiz bir üslupla ölüm ve kabir üzerinden müthiş bir korku pompalanmasıdır. Bunun kaçınılmaz olarak ürettiği sonuç, uhrevi âlemin dehşet ve şiddet diyarı gibi algılanmasıdır. Bu bağlamda modernite tecrübesinin “ölüm”ü yapı sökümüne uğratmasına da ayrı bir bahis açmak lazımdır. Muhafazakâr müslüman çevrelerde ölüm her ne kadar “Emr-i Hak vaki oldu, Hakk’a yürüdü” gibi ifadelerle evcilleştirilmiş görünse de bu evcilleştirme hep ölüp gidenlerle alakalıdır. Geride kalanlar için ölüm hâlâ çok yabancı ve yabanıldır. Bu yüzden de ölüm hep yadsınır, hatta insanlık için utanç verici bir skandal gibi algılanır. Bauman’ın Ölümlülük Ölümsüzlük adlı kitabındaki ifadesiyle ölüm, modern zamanlarda sanki dışarıdan gelen bir şeymiş gibi yadırganır. Kişi ölmez, sanki hep bir şeyler tarafından öldürülür. Modernite, ölüm ve ölümlüğü yapı sökümüne uğratmış, fakat bu durum ölüm gerçeğini ortadan kaldırmamış, belki sadece onu hiç istenmeyen bir yabancı durumuna sokmuştur. Böylece ölüm, sözüm ona pek yaratıcı, becerikli ve kendinden gayet emin aktörlerin başrol oynadıkları modern dünyadaki yaşam açısından hep “öteki” olmuştur.

***


Nurdan Gürbilek’e göre ölümü yadırgayıp uzak mekânlara sürmeye çalışma ısrarının ardında onu zamanın dışına atma arzusu vardır. Zaman algısının önemsiz olduğu bir dünyada herkes her zaman çocuktur; öyle de kalmalıdır. Bu yüzden, gözümüzün önünde akıp giden bütün ölüm sahnelerini basbayağı bir yabancının ölümünün hayatımızdan hiçbir şeyi çekip alamayacağından emin olmanın verdiği kayıtsızlıkla algılarız. Bu tuhaf durum aslında modernlik tecrübesinin iki yüzüdür. Bir yanda ölüm ve yası sağlık ve mutluluk adına reddetmek, yakınlarımızın değil ölmesine hasta olmasına bile tahammül edememek ve çocuklara ölümden söz etmenin dilini bir türlü bulamamak varsa, öbür yanda da iç dünyamızda hiçbir hüzün ve kederi harekete geçirmeyen, yasın kırıntısına bile izin vermeyen sıra dışı bir ölümü, vahşi bir cinayeti, akıl almaz bir cinnet anını biraz tiksinerek biraz da gözlerimizi kaçırarak ama büyük bir merak ve hazla seyretme arzusu vardır. Hâsıl-ı kelam, biz gerçekten acayip varlıklarız; çünkü biz ölüm denince hem acayip korkarız hem de ölüm diye bir şey yokmuş gibi hayata akarız. Bu yüzdendir ki cennetten haber gelse dahi dünyaya abanarak yaşamaktan geri durmaya pek yanaşmayız.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 8 Temmuz 2017

Dünyanın Tuzu Olmak

Matta’ya göre Hz. İsa kalabalıkları görünce dağa çıkar, ardından bir grup insan gelip etrafına toplanınca, meşhur dağ vaazına başlar. “Dünyanın tuzu sizsiniz” der ve ekler: “Ama tuz tadını yitirirse bir daha ona tuz tadı nasıl verilebilir? Artık dışarı atılıp ayak altında çiğnenmekten başka işe yaramaz.” (Matta, 5/13). Bu vaazdaki tuz metaforu hakikaten çarpıcıdır. Bir yoruma göre ilâhî buyruklar uyarınca sımsıkı bir mümin olmak ve sulandırılmamış bir hayat yaşamak tuz gibi yakıcıdır. Malum, tuz yakıcı olduğu kadar da koruyucudur. Mesela, ete sıvandığında o eti çürüyüp kokmaktan korur. Mümin de tuz misali dünyaya ve hayata sıvandığında her şeyden önce kendini dünyevileşmeden korur. Tuz aynı zamanda tattır. Kendisi acıdır ama yemekler ancak bu acılıkla tatlanır. Tat ile tuz kelimeleri bundan dolayı bir arada kullanılır. “Tuz tadı” tabiri her ne kadar oksimoronik görünse de tuzun damakta bıraktığı tat çok esaslı bir tattır.

***

Dağ vaazının tarihî ve sosyolojik zeminine gelince, Hz. İsa döneminde içi çoktan boşaltılmış ve hikmet, irfan ve vicdandan yoksun bir hal almış olan Yahudilik Ferisî yobazlarca ahlâkî yozlaşma ve kokuşmanın meşruiyet aygıtına dönüştürülmüştür. Bu yüzden Hz. İsa, Ferisîlerce empoze edilen gayr-i ahlâkî, şekilci ve gösterişçi dindarlık söylemini kıyasıya eleştirmiş ve ısrarla derin ahlâkî duyarlılığın şekillendirdiği bir din ve dindarlık anlayışını salık vermiştir. Hz. İsa’nın tebliğ ve davette bulunduğu dönem özellikle din adamları ve yöneticilerle ilgili skandalların, çok çeşitli suiistimallerin sıkça yaşandığı bir zaman dilimi olarak tarih kayıtlarına geçmiştir. Din adamları arasında baş gösteren menfaat ve nüfuz kavgası, dinî emirlerin keyfi yorumlanması ve adamına göre fetva çıkarılması gibi sorunlar da Hz. İsa tarafından sıkça eleştirilmiş; ancak bu eleştiriler dönemin din baronlarını ve müesses dinî yapılarını çok rahatsız etmiştir.

Morris S. Seale’nin bir makalesinde mukayeseli olarak gösterdiği üzere Hz. İsa’nın dağ vaazında altı çizilen birçok ahlâkî ilkenin tasavvuf tarihindeki Melâmetî anlayışla önemli ölçüde benzeşmesi dikkat çekicidir. Melâmetîlik hicrî III. (IX.) yüzyılda Horasan bölgesinde ortaya çıkıp daha sonra bütün İslam dünyasında yaygınlık kazanan bir tasavvufî mektep ve meşreptir. Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmamayı (Mâide 5/54) kendilerine temel ilke edinen Melâmetîlerin belli başlı özellikleri şöyle özetlenebilir: Kendi nefsinde bir varlık görmemek ve nefsin her türlü benlik iddiasını terk edip gönülleri terakki ettirmeye çalışmak; başkalarının kusurlarıyla ilgilenmeyi bırakıp kendi kusurlarıyla meşgul olmak; halk ile tahalluk, Hak ile seyr üzere yaşamak, yani halkın içinde sıradan biri gibi olmak ve fakat Allah’ı bir an bile hatırdan çıkarmamak; ibadetleri ifa ettikten sonra hemen unutmak ve böylece nefsin ucb, kibir ve riyaya meyletmesine fırsat tanımamak; nefsin bir şeye çaba göstermeden sahip olmayı istemesi hâlinde o şeyi alın teriyle kazanmaya koyulmak… Kısacası, Melâmetîlik gösteriş, kendini beğenme ve şöhret düşkünlüğü gibi ahlâkî âfetlere karşı nefsi kınamak suretiyle adam gibi adam olmaya çalışmaktır. Bu anlayışın sonucu olarak Melâmetîler amellerini gizleme taraftarı olmuşlar, kalbî ve fiilî amellerinin başkaları tarafından bilinmesini hoş karşılamadıkları gibi kendilerini fark ettirecek özelliklerle ortaya çıkmaktan da sakınmışlardır.

***


Özellikle son zamanlardaki genel toplum manzaramız beni bir Melâmetî gibi davranmaya ve İslam’ı Melâmetî perspektifle yorumlamaya sevk ediyor. Çünkü etrafıma baktığımda hemen herkes dünyanın tuzu değil de “bal küpü” olma sevdasına kapılmış görünüyor. Hatta bugünkü genel hayat tarzımız, “Bal tutan parmağını yalar” modunda seyrediyor. Böyle bir hayat modu tuzun bile kokacağına işaret ediyor. Bu yüzden, hâl-i hazırda ahlâkî duyarlılığı sıfırlanmamış her bir insan tekinin tıpkı tuz gibi yakıcı olması, yaraya kendini basması gerekiyor. Malum, tuz kendinden verir, kendini eritir. Topyekûn çürüyüp kokuşmaktansa birilerimizin tuz misali kendinden verip kendini eriterek en azından çürümeyi geciktirmek için didinmesi lazımdır. Aksi halde, bu kritik yıllar tarih kütüklerine dünyevî nimetlerle sınandığımız yıllar olarak kaydolacak, fakat sadece bununla kalmayacak, sınavı kaybettiğimiz yıllar olarak da anılacaktır. Tarih, “pek çok müslümanın yokluk zamanında dilden düşürmediği ihlas, takva gibi değerlerin varlıkla sınanma tecrübesinden sonra parasızlıktan başka bir şey olmadığı anlaşıldı” diye de yazacaktır. Bu yüzden, yakın gelecekte, en azından istikbaldeki kırk-elli yıllık süreçte biz müslümanların hemen hiçbir insan evladına din, ahlak, hak, hukuk namına söz söylemeye yüzü olmayacak, iki çift laf etmeye kalkıştığımız anda ise, “Sizi de gördük” mealindeki tepkiler hepimizin suratına tokat gibi çarpacaktır. Kısacası, hemen her birimizin tuz değil de bal küpü olma şehvetine kapılıp birer dünya arsızına dönüşmesiyle ortaya çıkan büyük yıkımdan belki de en çok dinî-ahlâkî değerler nasibini alacak ve sonuçta tüm söylemlerimiz, sembollerimiz ve vaktiyle temsilciliğini üstlendiğimiz değerlerle birlikte gelecek nesillerin ibretle bakıp seyredeceği bir enkaz yığını olacağız.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 1 Temmuz 2017

Kadir Gecesi | A Politik / Kanal A | 21 Haziran 2017 - Mustafa Öztürk


Kanal A'da Mehmet Toprak'ın sunduğu 21 Haziran 2017 tarihli A Politik programına Prof. Dr. Mustafa Öztürk ve Kenan Alpay konuk oldu.

Ruh-Beden-Zihin Dengesi | Gündem Özel / CNN Türk | 9 Haziran 2017 - Mustafa Öztürk


Gündem Özel, “ruh-beden-zihin” ilişkisini masaya yatırdı.
Daha mutlu huzurlu ve dengeli bir hayatı nasıl yaşarız?
Tüketim kültürünün dayattığı anlık hazların ötesine geçebilir miyiz?
Yaşam amacımızı nasıl bulur, ruh-beden ve zihin bütünlüğünü nasıl sağlarız?
Maddi ve manevi dünyayı dengelemek mümkün mü?
Deniz Bayramoğlu sordu,
sinirbilim uzmanı Prof. Dr. Sinan Canan, psikiyatrist Mehmet Zihni Sungur, ilahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Öztürk, uzman psikolog Merve Otçeken yanıtladı.

Gayri Siyasal İslamcılıklar

1960 sonrası Türkiye İslamcılığında başından beri aktif siyaset ve reel politik angajmanlara mesafeli duran bir damar da vardır. Bu damardaki faaliyetler fikir, şiir, edebiyat ağırlıklıdır. Ankara’da Edebiyat Dergisi bürosu, Akabe Kitabevi, Mavera ve Hece gibi dergi çevreleri, Saatçi Musa’nın dükkânı, Ercüment Özkan ve İktibas Dergisi, Said Çekmegil ve Malatya çevresi, Atasoy Müftüoğlu’nun sohbet ortamları gibi adresler bu damarın adeta sembolleşmiş mekânları arasındadır. Merhum Sait Çekmegil, Ercüment Özkan ve Atasoy Müftüoğlu çizgisi hariç, İslamcılığın fikir ve edebiyat ağırlıklı bu versiyonunda dinî-ilmî alanla ilgili eleştirel yaklaşımlar ve yeni yorumlara pek sıcak bakılmamakta, dahası, İslam geleneksel ve kültürel motiflerle bezeli olarak ecdat yadigârı eserler ve emanetler misali arada bir tozu alınıp itinayla saklanmaktadır. Haliyle, bu damarda dinî hayat büyük ölçüde gelenek referansıyla kıvam bulmakta, “İslamcı” diye anılan bazı meşhur şairler ise “Mızraklı İlmihali”ni temel dinî referans almaktadır. İşbu kültürel İslamcı damarın ümmetçi İslamcılığa mesafeli ve aynı zamanda Türk, Osmanlı, Nakşibendî motifleriyle bezeli muhafazakâr gelenekçi zihniyetle aynı kavşakta buluşması ironik bir durumdur.

***

Türkiye’de bir diğer İslamcılık damarı daha var ki bu damarı temsil eden birçok kimse de başlangıçta Mevdûdî, Ali Şeriatî gibi düşünürlerin tercüme eserlerini okuyarak yetişmiş, fakat ilerleyen yıllarda Fazlur Rahman, Mehmed Said Hatiboğlu gibi ilim adamlarının eserleri/fikirleri ile tanışmış ve böylece dinî-ilmî alanda gelenekçi zihniyetle pek uyuşmayan yeni bir perspektif kazanmıştır. Malum, Fazlur Rahman gerek Türkiye’deki siyasal İslamcılığın gerekse muhafazakâr gelenekçi dinî anlayışın hemen her varyantında “gâvur” muamelesi gören bir figürdür. Bu yüzden, Fazlur Rahman ismine menfi bir sıfat eklemeden konuşmak, “modernistlik”, “yerli oryantalistlik” gibi etiketlerle birlikte anılmayı peşinen göze almayı gerektirmekte, üstelik bu durum Türkiye’deki İslamcılığın diğer varyantlarıyla aynı kadraja girmeme gibi bir sonuç vermektedir. Hoş, Fazlur Rahman da kendini İslamcı, hele de siyasal İslamcı olarak gören biri değildir. Fazlur Rahman’ın dinî düşünce tarzı ile siyasal İslamcılık arasında kan uyuşmazlığı bulunduğuna dair birçok kanıt gösterilebilirse de kendisinin naklettiği şu anekdot meselenin anlaşılmasına kâfidir: “Lahor’da lisansüstü çalışmalarımı sürdürürken, Mevdûdî ne çalıştığımı sorduktan sonra, ‘Ne kadar çok (ilmî) çalışma yaparsan amelî melekelerin o kadar çok körelir. Niçin gelip cemaate (Cemaat-i İslâmî) katılmıyorsun?” demiş, o zaman benim cevabım şöyle olmuştu: Ne olursa olsun, ben ilmî araştırma yapmayı seviyorum.”

Netice itibariyle, İslamcılık günümüz Türkiye’sinde monoblok bir gövde olarak ele alınıp tanımlanması pek mümkün görünmeyen bir söylemdir. Bilhassa Türkiye’nin kendine özgü şartlarında bünyesine eklemlenen yeni unsurlar sebebiyle eski muhalif karakterinden farklı bir hüviyete bürünen bu söylemin birçok versiyonunda İslam siyaset ve iktidar sosyolojisinin konusu gibi algılanır. Bir hocamızın yaklaşık iki ay kadar önce, “Siyasi Partiler ve İslamcılık” başlığı altında yazdığı bir köşe yazısındaki şu ifadeler hayli manidardır: “Ülkenin resmi ve anayasal düzeni İslamcı bir partinin kurulmasına ve amacını gerçekleştirmek için çalışmasına izin vermiyor. Peki, bu durumda siyaseti ve partiyi amaçları için kullanmak isteyen İslamcılar ne yapacaklar? Makul, zamanında, yerinde, usulüne uygun adımlar, söylem ve eylemlerle amaçlarına hizmet etmeye çalışacaklar.”

***


Hem bu ilginç ifadeler hem de Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, Saadet ve AK Parti tecrübeleri dikkate alındığında, siyasal İslamcılık diye tabir edilen fikrî konsorsiyumun temsil kabiliyeti en yüksek versiyonunu konjonktürel söylem güncellemesine dayalı olarak iktidara odaklanan ve siyasi iktidarı toplumsal destek yoluyla kotarmaya çalışan pragmatik bir düşünce tarzı olarak değerlendirmek mümkündür. Reel politiğin dinamiklerine bağlı olarak kendine sık sık format atan ve dini genellikle faydacı bir politika unsuru gibi konumlandıran bir düşünce tarzına İslamcılık denilip denilmeyeceği de adamakıllı tartışılması gereken bir meseledir. Son olarak, bugün itibariyle İslamcılık bakiyesi olarak görülebilecek ya da bir şekilde İslamcılıkla ilişkilendirilebilecek düşünce ve söylemlerin pek çoğunun, tıpkı II. Meşruiyet döneminde olduğu gibi Türkçülük, Osmanlıcılık gibi bileşenlerinin bulunduğunu belirtmek gerekir. Bu bakımdan, günümüz Türkiye’sinde, “Gerçek manada İslamcılık nedir, hakiki İslamcı kimdir?” gibi soruların tam cevabını bulmak hayli zordur. Kanımca, bugün yapmamız gereken iş, İslamcılık üzerine daha fazla kafa yormayı bırakıp vaktiyle hazır bulduğumuz İslam ve müslümanlık içinde ilmî, fikrî ve ahlâkî bir cehdle yeniden ihtida etmemiz gerektiğini anlamak ve bunun gereğini yerine getirmeye odaklanmak olmalıdır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 24 Haziran 2017

Kaynak: http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/gayri-siyasal-islamciliklar-4309