Cennetten Haber Gelse Hemen Ölmek İster Miyiz?

12 Haziran-18 Haziran 2017 tarihleri arasında MAK Danışmanlık tarafından 30 büyükşehir, 23 il ve 154 ilçede 5400 kişi ile yüz yüze görüşmelerle yapılan, “Türkiye’de Toplumun Dine ve Dinî Değerlere Bakışı” konulu araştırmada çok çarpıcı sonuçlar ortaya çıktı. Araştırmadaki en çarpıcı sonuçlardan biri uhrevî âlemle ilgilidir. “Cennete gideceğiniz kesin olsa, şu an cennete gitmek için ölmeyi düşünür müsünüz?” sorusuna “Evet” diyenlerin oranı % 15, “Hayır” diyenlerin oranı ise % 65’tir. Türkiye’nin, “yüzde doksan dokuzu müslüman ülke” diye tanımlandığı nazar-ı itibara alındığında, bu oranlar üzerinde adamakıllı düşünmek gerekir. “Cennete gideceğiniz kesin olsa…” sorusuna, katılımcıların %65’inin, “Böyle olsa bile ölmek istemem” diye cevap vermesi, ciddi bir çekincenin göstergesi olarak okunabilir. Daha açıkçası, bir an önce cennete gitmek için ölmeyi istemek, katılımcılar tarafından IŞİD (DEAŞ) gibi terör örgütlerinin cihad, intihar eylemi gibi konulardaki bilindik anlayış ve inanışıyla ilişkilendirilmiş, dolayısıyla soru “tuzak soru” olarak algılanmış olabilir. Ancak bu bir ihtimaldir. Bu ihtimal yok sayıldığında, söz konusu soruya verilen “Hayır” cevabının %65’lik orana baliğ olması hakikaten vahimdir. Vahamet, Kur’an’da çok sık vurgulanan uhrevî âlem gerçeğine ve cennetteki ebedî mutlu hayat garantisine rağmen kendini müslüman olarak gören yüz kişiden altmış beşinin bu dünyaya adeta kazık çakmak istercesine lafı, “Cennetteki yerimiz garanti olsa dahi ölüm bizden uzak olsun” demeye getirmesidir.

***

Bu ilginç tavrın önemli bir sebebi, sekülerleşmenin muhafazakâr çevrelerde dahi büyük ölçüde benimsenmiş bir dünya görüşü hâline gelmesidir. Kanımca, sekülerleşme ya da bir diğer tabirle dünyevileşme hakkında konuşmak artık nafiledir. Çünkü hemen herkes sekülerleşme ve dünyevileşmenin ne olduğunu gayet iyi bilir, ama maalesef sadece bilmekle yetinilir. Oysa dünyevileşme Kur’an’da Kureyş’in önde gelen müşrik taifesinin alamet-i farikası olarak zikredilir. Öte yandan bazı İslâmî kaynaklarda Hz. Peygamber’in, “Ben ümmetimin putperestlik inancına döneceği endişesi taşımıyorum. Benim endişem, ümmetin dünyevileşmesi, dahası mala, mülke, paraya tapar hâle gelmesidir” dediği nakledilir. Ayrıca Hz. Peygamber’den ölümü istememekle ilgili birçok hadis nakledilir. Fakat bu hadisler, bir gün daha fazla yaşamak istemeyi dünyaya kazık çakma hayaliyle değil, amel defterindeki bozuk sicili düzeltme ihtimaliyle ilişkilendirir mahiyettedir.
Kaldı ki İbn Hanbel, İbn Ebî Âsım, İbn Hibbân, Taberânî gibi birçok muhaddisin az çok farklı varyantlarıyla naklettiği bir hadise göre ölüm kimi zaman temenni edilesi bir şeydir. Söz konusu hadise göre Âbis el-Ğıfârî veya Avf b. Mâlik isimli sahabî, “Ey Veba! Al götür beni bu âlemden” deyince, çevresindeki insanlar, “Ne o, yoksa sen ölümü mü temenni ediyorsun?” diye şaşkınlıklarını dile getirmişlerdir. Bunun üzerine adı geçen sahâbî, “Hz. Peygamber’in şöyle söylediğini işittim” demiş ve eklemiştir: “Şu altı durumla karşılaştığınızda ölümü temenni edin: Süfehanın güç ve nüfuz sahibi olması, kolluk kuvvetlerinin çoğalması, hüküm ve yargının alım-satım konusu olması, insan canının ucuzlaması, akrabalık ve dostluk bağlarının kopması, Kur’an’ın musiki konusu olarak algılanması…”

Cennetten haberci gelse bile ölmek istememenin bir diğer önemli sebebi, özellikle geleneksel kıssa ve vaaz edebiyatında çok özensiz bir üslupla ölüm ve kabir üzerinden müthiş bir korku pompalanmasıdır. Bunun kaçınılmaz olarak ürettiği sonuç, uhrevi âlemin dehşet ve şiddet diyarı gibi algılanmasıdır. Bu bağlamda modernite tecrübesinin “ölüm”ü yapı sökümüne uğratmasına da ayrı bir bahis açmak lazımdır. Muhafazakâr müslüman çevrelerde ölüm her ne kadar “Emr-i Hak vaki oldu, Hakk’a yürüdü” gibi ifadelerle evcilleştirilmiş görünse de bu evcilleştirme hep ölüp gidenlerle alakalıdır. Geride kalanlar için ölüm hâlâ çok yabancı ve yabanıldır. Bu yüzden de ölüm hep yadsınır, hatta insanlık için utanç verici bir skandal gibi algılanır. Bauman’ın Ölümlülük Ölümsüzlük adlı kitabındaki ifadesiyle ölüm, modern zamanlarda sanki dışarıdan gelen bir şeymiş gibi yadırganır. Kişi ölmez, sanki hep bir şeyler tarafından öldürülür. Modernite, ölüm ve ölümlüğü yapı sökümüne uğratmış, fakat bu durum ölüm gerçeğini ortadan kaldırmamış, belki sadece onu hiç istenmeyen bir yabancı durumuna sokmuştur. Böylece ölüm, sözüm ona pek yaratıcı, becerikli ve kendinden gayet emin aktörlerin başrol oynadıkları modern dünyadaki yaşam açısından hep “öteki” olmuştur.

***


Nurdan Gürbilek’e göre ölümü yadırgayıp uzak mekânlara sürmeye çalışma ısrarının ardında onu zamanın dışına atma arzusu vardır. Zaman algısının önemsiz olduğu bir dünyada herkes her zaman çocuktur; öyle de kalmalıdır. Bu yüzden, gözümüzün önünde akıp giden bütün ölüm sahnelerini basbayağı bir yabancının ölümünün hayatımızdan hiçbir şeyi çekip alamayacağından emin olmanın verdiği kayıtsızlıkla algılarız. Bu tuhaf durum aslında modernlik tecrübesinin iki yüzüdür. Bir yanda ölüm ve yası sağlık ve mutluluk adına reddetmek, yakınlarımızın değil ölmesine hasta olmasına bile tahammül edememek ve çocuklara ölümden söz etmenin dilini bir türlü bulamamak varsa, öbür yanda da iç dünyamızda hiçbir hüzün ve kederi harekete geçirmeyen, yasın kırıntısına bile izin vermeyen sıra dışı bir ölümü, vahşi bir cinayeti, akıl almaz bir cinnet anını biraz tiksinerek biraz da gözlerimizi kaçırarak ama büyük bir merak ve hazla seyretme arzusu vardır. Hâsıl-ı kelam, biz gerçekten acayip varlıklarız; çünkü biz ölüm denince hem acayip korkarız hem de ölüm diye bir şey yokmuş gibi hayata akarız. Bu yüzdendir ki cennetten haber gelse dahi dünyaya abanarak yaşamaktan geri durmaya pek yanaşmayız.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 8 Temmuz 2017

Dünyanın Tuzu Olmak

Matta’ya göre Hz. İsa kalabalıkları görünce dağa çıkar, ardından bir grup insan gelip etrafına toplanınca, meşhur dağ vaazına başlar. “Dünyanın tuzu sizsiniz” der ve ekler: “Ama tuz tadını yitirirse bir daha ona tuz tadı nasıl verilebilir? Artık dışarı atılıp ayak altında çiğnenmekten başka işe yaramaz.” (Matta, 5/13). Bu vaazdaki tuz metaforu hakikaten çarpıcıdır. Bir yoruma göre ilâhî buyruklar uyarınca sımsıkı bir mümin olmak ve sulandırılmamış bir hayat yaşamak tuz gibi yakıcıdır. Malum, tuz yakıcı olduğu kadar da koruyucudur. Mesela, ete sıvandığında o eti çürüyüp kokmaktan korur. Mümin de tuz misali dünyaya ve hayata sıvandığında her şeyden önce kendini dünyevileşmeden korur. Tuz aynı zamanda tattır. Kendisi acıdır ama yemekler ancak bu acılıkla tatlanır. Tat ile tuz kelimeleri bundan dolayı bir arada kullanılır. “Tuz tadı” tabiri her ne kadar oksimoronik görünse de tuzun damakta bıraktığı tat çok esaslı bir tattır.

***

Dağ vaazının tarihî ve sosyolojik zeminine gelince, Hz. İsa döneminde içi çoktan boşaltılmış ve hikmet, irfan ve vicdandan yoksun bir hal almış olan Yahudilik Ferisî yobazlarca ahlâkî yozlaşma ve kokuşmanın meşruiyet aygıtına dönüştürülmüştür. Bu yüzden Hz. İsa, Ferisîlerce empoze edilen gayr-i ahlâkî, şekilci ve gösterişçi dindarlık söylemini kıyasıya eleştirmiş ve ısrarla derin ahlâkî duyarlılığın şekillendirdiği bir din ve dindarlık anlayışını salık vermiştir. Hz. İsa’nın tebliğ ve davette bulunduğu dönem özellikle din adamları ve yöneticilerle ilgili skandalların, çok çeşitli suiistimallerin sıkça yaşandığı bir zaman dilimi olarak tarih kayıtlarına geçmiştir. Din adamları arasında baş gösteren menfaat ve nüfuz kavgası, dinî emirlerin keyfi yorumlanması ve adamına göre fetva çıkarılması gibi sorunlar da Hz. İsa tarafından sıkça eleştirilmiş; ancak bu eleştiriler dönemin din baronlarını ve müesses dinî yapılarını çok rahatsız etmiştir.

Morris S. Seale’nin bir makalesinde mukayeseli olarak gösterdiği üzere Hz. İsa’nın dağ vaazında altı çizilen birçok ahlâkî ilkenin tasavvuf tarihindeki Melâmetî anlayışla önemli ölçüde benzeşmesi dikkat çekicidir. Melâmetîlik hicrî III. (IX.) yüzyılda Horasan bölgesinde ortaya çıkıp daha sonra bütün İslam dünyasında yaygınlık kazanan bir tasavvufî mektep ve meşreptir. Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmamayı (Mâide 5/54) kendilerine temel ilke edinen Melâmetîlerin belli başlı özellikleri şöyle özetlenebilir: Kendi nefsinde bir varlık görmemek ve nefsin her türlü benlik iddiasını terk edip gönülleri terakki ettirmeye çalışmak; başkalarının kusurlarıyla ilgilenmeyi bırakıp kendi kusurlarıyla meşgul olmak; halk ile tahalluk, Hak ile seyr üzere yaşamak, yani halkın içinde sıradan biri gibi olmak ve fakat Allah’ı bir an bile hatırdan çıkarmamak; ibadetleri ifa ettikten sonra hemen unutmak ve böylece nefsin ucb, kibir ve riyaya meyletmesine fırsat tanımamak; nefsin bir şeye çaba göstermeden sahip olmayı istemesi hâlinde o şeyi alın teriyle kazanmaya koyulmak… Kısacası, Melâmetîlik gösteriş, kendini beğenme ve şöhret düşkünlüğü gibi ahlâkî âfetlere karşı nefsi kınamak suretiyle adam gibi adam olmaya çalışmaktır. Bu anlayışın sonucu olarak Melâmetîler amellerini gizleme taraftarı olmuşlar, kalbî ve fiilî amellerinin başkaları tarafından bilinmesini hoş karşılamadıkları gibi kendilerini fark ettirecek özelliklerle ortaya çıkmaktan da sakınmışlardır.

***


Özellikle son zamanlardaki genel toplum manzaramız beni bir Melâmetî gibi davranmaya ve İslam’ı Melâmetî perspektifle yorumlamaya sevk ediyor. Çünkü etrafıma baktığımda hemen herkes dünyanın tuzu değil de “bal küpü” olma sevdasına kapılmış görünüyor. Hatta bugünkü genel hayat tarzımız, “Bal tutan parmağını yalar” modunda seyrediyor. Böyle bir hayat modu tuzun bile kokacağına işaret ediyor. Bu yüzden, hâl-i hazırda ahlâkî duyarlılığı sıfırlanmamış her bir insan tekinin tıpkı tuz gibi yakıcı olması, yaraya kendini basması gerekiyor. Malum, tuz kendinden verir, kendini eritir. Topyekûn çürüyüp kokuşmaktansa birilerimizin tuz misali kendinden verip kendini eriterek en azından çürümeyi geciktirmek için didinmesi lazımdır. Aksi halde, bu kritik yıllar tarih kütüklerine dünyevî nimetlerle sınandığımız yıllar olarak kaydolacak, fakat sadece bununla kalmayacak, sınavı kaybettiğimiz yıllar olarak da anılacaktır. Tarih, “pek çok müslümanın yokluk zamanında dilden düşürmediği ihlas, takva gibi değerlerin varlıkla sınanma tecrübesinden sonra parasızlıktan başka bir şey olmadığı anlaşıldı” diye de yazacaktır. Bu yüzden, yakın gelecekte, en azından istikbaldeki kırk-elli yıllık süreçte biz müslümanların hemen hiçbir insan evladına din, ahlak, hak, hukuk namına söz söylemeye yüzü olmayacak, iki çift laf etmeye kalkıştığımız anda ise, “Sizi de gördük” mealindeki tepkiler hepimizin suratına tokat gibi çarpacaktır. Kısacası, hemen her birimizin tuz değil de bal küpü olma şehvetine kapılıp birer dünya arsızına dönüşmesiyle ortaya çıkan büyük yıkımdan belki de en çok dinî-ahlâkî değerler nasibini alacak ve sonuçta tüm söylemlerimiz, sembollerimiz ve vaktiyle temsilciliğini üstlendiğimiz değerlerle birlikte gelecek nesillerin ibretle bakıp seyredeceği bir enkaz yığını olacağız.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 1 Temmuz 2017

Kadir Gecesi | A Politik / Kanal A | 21 Haziran 2017 - Mustafa Öztürk


Kanal A'da Mehmet Toprak'ın sunduğu 21 Haziran 2017 tarihli A Politik programına Prof. Dr. Mustafa Öztürk ve Kenan Alpay konuk oldu.

Ruh-Beden-Zihin Dengesi | Gündem Özel / CNN Türk | 9 Haziran 2017 - Mustafa Öztürk


Gündem Özel, “ruh-beden-zihin” ilişkisini masaya yatırdı.
Daha mutlu huzurlu ve dengeli bir hayatı nasıl yaşarız?
Tüketim kültürünün dayattığı anlık hazların ötesine geçebilir miyiz?
Yaşam amacımızı nasıl bulur, ruh-beden ve zihin bütünlüğünü nasıl sağlarız?
Maddi ve manevi dünyayı dengelemek mümkün mü?
Deniz Bayramoğlu sordu,
sinirbilim uzmanı Prof. Dr. Sinan Canan, psikiyatrist Mehmet Zihni Sungur, ilahiyatçı Prof. Dr. Mustafa Öztürk, uzman psikolog Merve Otçeken yanıtladı.

Gayri Siyasal İslamcılıklar

1960 sonrası Türkiye İslamcılığında başından beri aktif siyaset ve reel politik angajmanlara mesafeli duran bir damar da vardır. Bu damardaki faaliyetler fikir, şiir, edebiyat ağırlıklıdır. Ankara’da Edebiyat Dergisi bürosu, Akabe Kitabevi, Mavera ve Hece gibi dergi çevreleri, Saatçi Musa’nın dükkânı, Ercüment Özkan ve İktibas Dergisi, Said Çekmegil ve Malatya çevresi, Atasoy Müftüoğlu’nun sohbet ortamları gibi adresler bu damarın adeta sembolleşmiş mekânları arasındadır. Merhum Sait Çekmegil, Ercüment Özkan ve Atasoy Müftüoğlu çizgisi hariç, İslamcılığın fikir ve edebiyat ağırlıklı bu versiyonunda dinî-ilmî alanla ilgili eleştirel yaklaşımlar ve yeni yorumlara pek sıcak bakılmamakta, dahası, İslam geleneksel ve kültürel motiflerle bezeli olarak ecdat yadigârı eserler ve emanetler misali arada bir tozu alınıp itinayla saklanmaktadır. Haliyle, bu damarda dinî hayat büyük ölçüde gelenek referansıyla kıvam bulmakta, “İslamcı” diye anılan bazı meşhur şairler ise “Mızraklı İlmihali”ni temel dinî referans almaktadır. İşbu kültürel İslamcı damarın ümmetçi İslamcılığa mesafeli ve aynı zamanda Türk, Osmanlı, Nakşibendî motifleriyle bezeli muhafazakâr gelenekçi zihniyetle aynı kavşakta buluşması ironik bir durumdur.

***

Türkiye’de bir diğer İslamcılık damarı daha var ki bu damarı temsil eden birçok kimse de başlangıçta Mevdûdî, Ali Şeriatî gibi düşünürlerin tercüme eserlerini okuyarak yetişmiş, fakat ilerleyen yıllarda Fazlur Rahman, Mehmed Said Hatiboğlu gibi ilim adamlarının eserleri/fikirleri ile tanışmış ve böylece dinî-ilmî alanda gelenekçi zihniyetle pek uyuşmayan yeni bir perspektif kazanmıştır. Malum, Fazlur Rahman gerek Türkiye’deki siyasal İslamcılığın gerekse muhafazakâr gelenekçi dinî anlayışın hemen her varyantında “gâvur” muamelesi gören bir figürdür. Bu yüzden, Fazlur Rahman ismine menfi bir sıfat eklemeden konuşmak, “modernistlik”, “yerli oryantalistlik” gibi etiketlerle birlikte anılmayı peşinen göze almayı gerektirmekte, üstelik bu durum Türkiye’deki İslamcılığın diğer varyantlarıyla aynı kadraja girmeme gibi bir sonuç vermektedir. Hoş, Fazlur Rahman da kendini İslamcı, hele de siyasal İslamcı olarak gören biri değildir. Fazlur Rahman’ın dinî düşünce tarzı ile siyasal İslamcılık arasında kan uyuşmazlığı bulunduğuna dair birçok kanıt gösterilebilirse de kendisinin naklettiği şu anekdot meselenin anlaşılmasına kâfidir: “Lahor’da lisansüstü çalışmalarımı sürdürürken, Mevdûdî ne çalıştığımı sorduktan sonra, ‘Ne kadar çok (ilmî) çalışma yaparsan amelî melekelerin o kadar çok körelir. Niçin gelip cemaate (Cemaat-i İslâmî) katılmıyorsun?” demiş, o zaman benim cevabım şöyle olmuştu: Ne olursa olsun, ben ilmî araştırma yapmayı seviyorum.”

Netice itibariyle, İslamcılık günümüz Türkiye’sinde monoblok bir gövde olarak ele alınıp tanımlanması pek mümkün görünmeyen bir söylemdir. Bilhassa Türkiye’nin kendine özgü şartlarında bünyesine eklemlenen yeni unsurlar sebebiyle eski muhalif karakterinden farklı bir hüviyete bürünen bu söylemin birçok versiyonunda İslam siyaset ve iktidar sosyolojisinin konusu gibi algılanır. Bir hocamızın yaklaşık iki ay kadar önce, “Siyasi Partiler ve İslamcılık” başlığı altında yazdığı bir köşe yazısındaki şu ifadeler hayli manidardır: “Ülkenin resmi ve anayasal düzeni İslamcı bir partinin kurulmasına ve amacını gerçekleştirmek için çalışmasına izin vermiyor. Peki, bu durumda siyaseti ve partiyi amaçları için kullanmak isteyen İslamcılar ne yapacaklar? Makul, zamanında, yerinde, usulüne uygun adımlar, söylem ve eylemlerle amaçlarına hizmet etmeye çalışacaklar.”

***


Hem bu ilginç ifadeler hem de Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, Saadet ve AK Parti tecrübeleri dikkate alındığında, siyasal İslamcılık diye tabir edilen fikrî konsorsiyumun temsil kabiliyeti en yüksek versiyonunu konjonktürel söylem güncellemesine dayalı olarak iktidara odaklanan ve siyasi iktidarı toplumsal destek yoluyla kotarmaya çalışan pragmatik bir düşünce tarzı olarak değerlendirmek mümkündür. Reel politiğin dinamiklerine bağlı olarak kendine sık sık format atan ve dini genellikle faydacı bir politika unsuru gibi konumlandıran bir düşünce tarzına İslamcılık denilip denilmeyeceği de adamakıllı tartışılması gereken bir meseledir. Son olarak, bugün itibariyle İslamcılık bakiyesi olarak görülebilecek ya da bir şekilde İslamcılıkla ilişkilendirilebilecek düşünce ve söylemlerin pek çoğunun, tıpkı II. Meşruiyet döneminde olduğu gibi Türkçülük, Osmanlıcılık gibi bileşenlerinin bulunduğunu belirtmek gerekir. Bu bakımdan, günümüz Türkiye’sinde, “Gerçek manada İslamcılık nedir, hakiki İslamcı kimdir?” gibi soruların tam cevabını bulmak hayli zordur. Kanımca, bugün yapmamız gereken iş, İslamcılık üzerine daha fazla kafa yormayı bırakıp vaktiyle hazır bulduğumuz İslam ve müslümanlık içinde ilmî, fikrî ve ahlâkî bir cehdle yeniden ihtida etmemiz gerektiğini anlamak ve bunun gereğini yerine getirmeye odaklanmak olmalıdır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 24 Haziran 2017

Kaynak: http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/gayri-siyasal-islamciliklar-4309

İslamcılık ve Muhafazakar Demokratlık

Yakın geçmişte ve günümüzde kimilerince “ölüm ilanı” verilen, kimilerince de en kısa sürede ölmesi gerektiği düşünülen İslamcılık, 1960’lı yıllardan itibaren Mevdûdî, Hasan el-Bennâ, Seyyid Kutub, Ali Şeriatî gibi müslüman düşünürlerin tercüme eserlerinden istifadeyle ümmetçilik ideali etrafında kurgulanan ve İslam’ın devlet, siyaset, ekonomi gibi alanlarda da söyleyecek sözü bulunduğuna bu sayede muttali olan Türkiye İslamcılığı olsa gerektir. 1970 yılında Milli Nizam Partisi ile başlayıp bugün AK Parti ile devam eden hareket birçok kimse tarafından Türkiye İslamcılığının siyasi sürümü olarak kabul edilir. Fakat hem Milli Görüş ve hem de AK Parti çizgisince benimsenen genel dinî söylem Mevdûdî, Seyyid Kutub, Şeriatî gibi fikir adamlarının anlatmaya çalıştıkları İslam ve İslamcılıktan ziyade, Necip Fazıl, M. Şevket Eygi gibi isimlerin dil ve ifade tarzlarında karşılık bulan ve her ne kadar retorikte “asr-ı saadet”, “ümmet” gibi dinî motifler belirgin olsa da temel gıdasını Selçuklu ve bilhassa Osmanlı’ya dair zengin tahayyüllerden alan bir millî muhafazakârlığa karşılık gelir. Merhum Necmettin Erbakan’ın Milli Nizam Partisi’nin tanıtım toplantısında (8 Şubat 1970) yaptığı konuşmada, “Açıkça ilan ediyorum ki bizim partimizin kurucuları Sultan Fatih Hazretleri, Sultan Yıldırım Hazretleri, Sultan Murad… Sultan Abdülhamid’dir” demesi bu konuda az çok fikir verir.

***

Cumhuriyet döneminde Kemalist merkezin öteden beri din ve dindar kitlelerle başı pek hoş olmadığından, Erbakan Hoca’nın liderlik ettiği siyasi hareket birçok yol kazası yaşadıktan sonra laik rejimle didişmenin faydadan ziyade zarar ürettiğini anlayınca mümkün mertebe rejimin sinir uçlarına dokunmamak ve bu konuda çok hassas davranmak durumunda kalmıştır. Özellikle 28 Şubat sürecinde Milli Görüş’ün derin yaralar alması bu siyasi hareketin kendini sorgulamasına yol açmıştır. Bu kritik sorgulama parti bünyesinde gelenekçi-yenilikçi ayrışmasını doğurmuş ve sonunda yenilikçi kanat bağımsızlığını ilan edip Adalet ve Kalkınma Partisi olarak siyaset sahnesindeki yerini almıştır. AK Parti dönemi birçokları tarafından İslamcılığın iktidarla imtihanı gibi algılanmıştır. Fakat İslamcılıkla ilgili en son tartışmalar bağlamında, AK Parti’nin yönetim kadrosuna yakın oldukları bilinen bazı yazarlar bunun yanlış bir algı olduğunu, çünkü Ak Parti’nin kuruluş günlerinden bu yana kendisini hiçbir zaman İslamcı bir parti olarak tanımlamadığı gibi İslamcılık düşüncesiyle de herhangi bir irtibatının bulunmadığını açıkça vurgulamışlardır.

Aynı camiaya mensup diğer bazı yazarlara göre ise AK Parti döneminde iktidar tecrübesini yaşayan eski İslamcılar bir kriz içerisine girerek İslamcılığı faydalı bir öteki olarak araçsallaştırmış ve reddedilmesi gereken bir olgu olarak görmüşlerdir. Bu iktidar tecrübesi geçmişte maruz kalınan engellemeler ve kısıtlamalardan kurtulmanın yolunu liberal ve demokratik söylemler etrafında şekillenen tezlerde aradığı ve bulduğu için, İslamcılık dilinde sessizleşme ve fakirleşme yaşanmış, İslâmî referanslar siyasal bir dil kaybına maruz kalmıştır. Her ne kadar İslamcı aktörlerin yaşantısında dinî unsurlar görünse de siyasal ve entelektüel dilde İslâmî referansların pek kullanılmaması ve bu dilin gittikçe suskunlaşması iktidar pratiğinin İslamcılığı zaafa uğrattığı kanaatine argüman oluşturmuştur.

Bu tespitlerin yabana atılmaması gerekir. Zira AK Parti’nin ilk zamanlarında Erdoğan’ın bireysel düzeyde İslam’ı referans gösterirken siyasî referans olarak da demokrasiyi telaffuz ettiği bilinmektedir. Yine aynı süreçte partinin muhafazakâr demokrat çizgiyi takip edecek bir parti olarak tanımlandığı da bilinmektedir. Bu tanımlama, bir değerlendirmeye göre jakoben Kemalist geleneğin mabetler ve vicdanlara hapsetmek istediği dinî görünürlüğü siyasal alandan çekerek bireysel ve toplumsal alanda kristalize etme gayretidir. Bu arada İslam depolitize edilerek dinin toplumsal alandaki görünürlüğü muhafazakârlığa yedirilmiştir. Dolayısıyla AK Parti’nin muhafazakârlık söylemi temelde siyasi meşruiyet kaygısıyla belirlenmiştir. AK Parti’nin muhafazakârlık söylemi Kemalist merkeze yönelik olarak, “Siyasal İslamcılıkla ilişkimiz yok” mesajı da içerir.

***


Muhafazakârlık, Cumhuriyet tarihindeki rolü itibariyle İslamcılığa meşru dil servisi verebilecek en işlevsel ve risksiz söylemdir. Çünkü bu söylem katı laikçi Cumhuriyet ideolojisi açısından İslamcılığın radikal talepler ve beklentilerinden vazgeçtiği teminatı anlamına gelirken, birçok İslamcının hâlâ İslamcı bir parti olarak görmek istediği AK Parti açısından da kendi varlığını riske etmeme stratejisini ifade etmektedir. Nitekim dinin muhafazakârlık düzeyinde toplumsallaştırılması hem geniş toplumsal tabanın dinî hürriyet havasını teneffüs etmesine, hem de “din devleti” korkularının giderilmesine önemli katkılar sağlamıştır. AK Parti’nin “yeni muhafazakâr demokratlığı”na ilişkin dikkat çekici bir analize göre geçmiş siyasi çizgisini sahiplenmeyen ve bu tutumu “değişim” diye ifade eden bir siyasi hareketin “muhafaza etme”yi temel değer olarak kodlayan muhafazakârlıkta karar kılmasının beraberinde getirdiği ironi herhalde Türk siyasetinin “sui generis”lerinden biri olmaya adaydır. Değişimden veya en azından mutedil tempoda olmayan hızlı değişimden haz duymamakla maruf olan muhafazakârlığın reel politik ve pratik düzlemde değişimi vaktiyle sembolleştiren bir siyasi partiye ideoloji olarak seçilmesi Kemalist obskürantizmin dayattığı sinikliğin bir tezahürü olsa gerektir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 17 Haziran 2017

Kaynak: http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/islamcilik-ve-muhafazakar-demokratlik-4255

İslamcılık Neydi, Ne Oldu? (I)

Son günlerde yeniden tartışmaya açılan İslamcılık düşüncesi hakkında bu köşede yazmayı düşünmüyordum; fakat Sebîlürreşad dergisinin son sayısında (Haziran 2017, sayı: 1017) “İslamcılık” ile ilgili bir makalemin yayınlanmasından sonra makaleyi gözden geçirip biraz genişlettim ve üç haftalık bir yazı dizisi olarak burada da paylaşmak istedim. Malumunuz, İslamcılık son yıllarda şu veya bu vesileyle gündeme taşınıp tekrar tekrar tartışılan bir meseledir. 17/25 Aralık bürokratik darbe girişiminden birkaç ay kadar önce FETÖ’nün o dönemdeki meşhur kalemşörlerinden Mümtaz’er Türköne’nin “İslamcılık öldü!” iddiasında bulunduğu ve bu iddianın hararetli bir tartışma konusu olduğu pek çoğumuzun hafızasından henüz silinmiş değildir. 16 Nisan 2017 referandumunun hemen akabinde de birilerinin, “AK Parti radikal İslamcılarla yollarını ayırmalıdır” şeklinde bir çıkış yapması üzerine İslamcılık meselesi yeniden tartışmaya açıldı ki bu son tartışmanın dumanı hâlâ tütmektedir. AK Parti’nin radikal ve/veya siyasal İslamcılarla yolunu ayırıp ayırmaması reel-politikle meşguliyetten hazzetmeyen bizim gibi insanları pek ilgilendirmemektedir. Bizi ilgilendiren mesele, “İslamcılık aslında nedir? Sabit ve standart bir İslamcılık modelinden söz etmek mümkün müdür?” meselesidir.

İslamcılık düşüncesinin ortaya çıkışı genellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısıyla tarihlendirilir ve bu düşünce İslam dinini inanç, ahlak, siyaset, devlet ve hukuk gibi birçok bakımdan hayata hâkim kılma, müslümanlar arasında birlik ve dayanışma tesis ederek İslam âlemini Batı karşısındaki çok yönlü mağlubiyetten ve taahhur badiresinden kurtarma odaklı bir arayış olarak tarif edilir. Bu tarifte İslam temel referans olarak kodlanmış görünmekle birlikte, İslamcılık aslında XIX. yüzyıl itibariyle müslümanların dünya üzerindeki en büyük siyasi gücünü temsil eden Osmanlı devletini kurtarma ideolojisi olarak tebarüz eden bir düşünce biçimidir. Dolayısıyla İslam siyasi bir ifade tarzı olarak bu düşüncenin ideolojik setindeki işlevsel ve etkili bir araç mesabesindedir. İslamcılığın ilk defa Namık Kemal ve Ali Suavi gibi isimlerce temsil edilen Yeni Osmanlılar arasında gündeme gelmesi bu tespiti destekleyen bir veri olarak değerlendirilebilir. Keza ilk nesil İslamcılıktaki ittihad-ı İslam idealinin aslında bütün bir İslam dünyasının Osmanlı devletinin liderliğinde birleşip bütünleşerek kurtuluşa ereceği fikrine karşılık geldiği bu vesileyle not edilmelidir. Ayrıca II. Meşrutiyet dönemindeki İslamcılığın Türkçülük ve muasırlık gibi fikriyatı da muhtevi olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

Mısır’da Muhammed Abduh’un siyaset ağırlıklı el-Urvetü’l-Vüskâ projesinin anlamlı bir sonuç vermeyeceğine kanaat getirdikten sonra hocası Cemâleddin Afgânî’yle yollarını ayırıp topyekûn kurtuluş reçetesini ıslah-tecdit temelinde tanzim etmesi ve bu yeni/yenilikçi reçetedeki dinî referansların Reşid Rıza, Ferid Vecdi, Mustafa el-Merâğî gibi takipçileri tarafından “neo-selefî” diye nitelendirilebilecek bir yaklaşımla daha da güçlendirilmesi İslamcılık düşüncesine farklı bir boyut katmış ve bu boyutuyla İslamcılık Mehmed Âkif gibi isimlerce Türkiye’nin düşünce iklimine de taşınmıştır. Böylece İslamcılık bir taraftan siyasi ideolojik karakteri zayıflarken diğer taraftan fikrî ve ilmî tarafı ağır basmaya başlayan bir hüviyet kazanmıştır. Ancak Türkiye’de laik rejiminin kurulması ve Tek Parti yılları İslamcılık adına bir bakıma kayıp yıllar olmuştur. Demokrat Parti’nin iktidar yıllarında ise İslamcılıktan ziyade, popüler ve folklorik İslam güç kazanmıştır.

Bu dönemde ortaya çıkan Necip Fazıl İman ve Aksiyon, Çöle İnen Nur, İman ve İslam Atlası gibi eserlerle folklorik İslam ve halk dindarlığına kendince kitâbî bir boyut katmaya çalışmış, fakat onun sahih ve muteber olarak gördüğü İslam daha ziyade Türk-İslam sentezine dayalı bir muhafazakârlık olmuştur. İlginçtir, bu muhafazakârlık şimdilerde hayli kabarık bir damar olarak yeniden karşımıza çıkmış durumdadır. Muhafazakâr Türk müslümanlığının bariz özelliklerinden biri, Nakşibendîlikle özdeş bir Sünnîlik vurgusudur ki buradaki Sünnîlik tasavvuf-tarikat geleneğindeki biat (inâbe), rabıta, tevessül, velayet, mehdiyet gibi birçok konudaki ciddi sorunlarına rağmen kendisini hakikatin yegâne temsilcisi olarak görmekte, İslam’ın başka bir yorumunda da az çok hakikat payı bulunduğuna ihtimal dahi vermemektedir.


Necip Fazıl’ın Doğru Yolun Sapık Kolları adlı eserine bakıldığında, hem Demokrat Parti yıllarındaki Türkiye İslamcılığının ne kadar popülist ve sekter karakterli olduğu, hem de Abduh, Reşid Rıza gibi ıslah-tecdit temelli İslamcılığın sapkınlıkla eş tutulduğu görülebilir. Kısacası, Necip Fazıl’ın mazlum tarih söylemi, iktidar fetişizmi ve intikamcı tazmin eğilimleri etrafında şekillenen millî-dinî düşünce tarzı şayet İslamcılıksa, Işıkçılık ve Saadet-i Ebediyye çizgisi de bal gibi İslamcılık olarak tanımlanmalıdır. Bugün itibariyle genelde İslam’ı, özelde Sünnî akideyi müdafaa söylemleriyle ön plana çıkan bazı çevrelerin zihin dünyalarındaki İslam ve İslamcılık da hemen hemen aynı tarzdadır. Öte yandan, Necip Fazıl’ın İslâmî sembollerle mezcedilmiş Türklük/Türkçülük ve milliyetçilik hassasiyetleri günümüzde hayli sıklaşan ve mehter gibi nostaljik sembollere yoğun atıflarla bir o kadar da vülgerleşip sığlaşan retorikle kıyaslandığında, günümüz Türkiye’sinde pek çok kimsenin İslamcılık zannettiği din motifli düşünce tarzının gerçekte Demokrat Parti dönemindeki popüler ve folklorik din anlayışından pek farklı bir şey olmadığını söylemek mümkün olur ki evliya, menkıbe, kıssa ve hurafe merakı bu anlayışın olmazsa olmazıdır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 10 Haziran 2017

Bahse Girerek İnanmak ve Pragmatist Mümin Olmak

Bundan önceki birçok yazımda gerçekten yaşanmaya değer bir hayat sunma bakımından iyi bir sınav vermediğimizden söz ettim ve birçok okurumuzun bu yazılarla ilgili olarak, “İyi de hocam, çözüm ne?” türünden yorumlar yazdığını gözlemledim. Öncelikle belirtmeliyim ki ben bu köşede Güzin Abla hizmeti vermiyorum. Malum, Güzin Abla’nın dil dizgesinde, “Kanaatimce…, Bildiğim kadarıyla…” diye başlayan yumuşak ifadeler pek bulunmaz. Bilakis, “İşin o tarafı beni hiç ilgilendirmiyor… Sen şunu şöyle yap, böyle yap!” gibi çok keskin ve köşeli ifadeler kullanılır; sorunların çözümü de genellikle acı hap gibi sunulur. Maalesef, benim böyle hap gibi çözüm formüllerim yok. Ama yazılarımda bir taraftan kendi sorunlarımızı anlatırken, bir taraftan da sorunların üstesinden gelme yollarına işaret ettiğimi düşünüyorum. Bu yazımı da aynı tarzda yazdığımı belirterek asıl konuya giriyorum.

***

Bilindiği gibi Kur’an’da genel olarak gayba, özel olarak dâr-ı bekaya inanmayanların temel özellikleri arasında dünyevileşmeden, yani “Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan…” (Nedim) dercesine yaşama ve dünyevî nimetlerden azami nispette haz alma felsefesinden söz edilir. Tekâsür suresinin ilk ayetinde -bir yoruma göre- daha çok mal mülk, servet, prestij sahibi olmak için dünyaya abanma sevdasının inkârcıları çok fena oyaladığı belirtilir. Bugünkü genel ahvalimizi kritik ettiğimizde dünya ve hayat algımızın o günkü dünyaperestlerden pek farklı olmadığını, dolayısıyla Kur’an’ın bilhassa değer açısından dünya ile kıyaslanması gayri kabil olarak tanımladığı ahirete inandığımızı söyleyip ahiret yokmuş gibi yaşadığımızı, üstelik üç günlük dünya uğruna yapıp ettiğimiz sayısız reziletle bu foyamıza bizzat kendimizi şahit kıldığımızı söylemek insafsız bir değerlendirme olmasa gerektir. Peki, bu büyük arızamız neyle alakalıdır? Kanımca bu multifaktöriyel bir arızadır; fakat başat faktörlerden birinin inanma şeklimiz ve gerekçemizle yakından ilişkili olduğunda kuşku yok gibidir.

İnanma şeklimiz/gerekçemiz derken kastettiğim şey, bahse girerek inanmak, yani inancın temel konusu olan gayba bir nevi zar atmaktır. Hıristiyan gelenekte, bahse girerek inanmayı kitâbî düzeyde formüle eden isim Pascal’dır. Düşünceler adlı eserinde yer alan bahis argümanına göre Tanrı ya vardır ya yoktur. Acaba hangi görüşe meyledeceğiz? Akıl bu hususta karar mercii olamaz. Sonuçta bu konuyla ilgili olarak bir talih oyunu oynanır ki bunun neticesi de yazı veya tura olacaktır. Siz hangi taraf için bahse gireceksiniz? Mademki bir şıkkı seçme zorunluluğu var; o zaman menfaatimize en uygun olan şıkkı arayalım… Tanrı’nın varlığı şıkkını seçtiğiniz takdirde ne kazanıp ne kaybedeceğinizi tartalım. Bu şıkkı seçerek bahsi kazanmış olursanız, her şeyi kazanmış olursunuz. Yok eğer kaybederseniz, gerçekte hiçbir şey kaybetmiş olmazsınız. O halde, hiç tereddüt etmeyin ve Tanrı’nın varlığı lehine bahse girin.

İslam geleneğinde de gayba iman hususunda bahse giren âlimler vardır. Mesela, Gazâlî halka yönelik bazı eserlerinde iman konusunu pragmatik açıdan anlamlı kılmak adına bahis argümanını kullanmıştır. Bazı kaynaklarda Hz. Ali’nin de, “Şayet sizin iddianız doğru çıkarsa, o zaman hepimiz sonsuz azaptan kurtuluruz. Yok eğer bizim söylediğimiz doğru çıkarsa, o zaman siz sonsuz azaba mahkûm olurken, biz kurtuluruz” dediğine dair bir rivayet aktarılmıştır. Ancak siyer ve muteber hadis kaynaklarındaki bilgilerin tarif ettiği Hz. Ali dikkate alındığında, hatta Hz. Ali hakkındaki bilgilerin çok az bir kısmının sahih olduğu varsayıldığında dahi “irfanın babası” diye nitelendirebileceğimiz bu büyük sahâbînin bahis argümanına dayalı bir inancı ilkesel olarak tasvip ettiğini söylemek çok kolay olmasa gerektir. Bununla birlikte Mehmet Bayrakdar Hoca’nın Pascal Oyunu adlı kitap çalışmasında Pascal ve Gazâlî’nin yanı sıra Hz. Ali de bahisli inanç konusuna dâhil edilmiştir.

***

Konu inanma konusu olduğuna göre öncelikle “inanç” ile “iman”ın aynı şeyler olmadığını vurgulamamız lazımdır. Gerçek manada iman, derin bir güven duygusuna dayanır. Nitekim Türkçede de kullanılan emin, emniyet, emân, emanet, teminat gibi kelimelerin tümü iman kavramıyla karındaştır. Bahis argümanıyla inanmak, inancın nesnesi hakkında bir nevi zar atmak ve kumar oynamaktır. Kaldı ki inanç konusunda bahse girmek Cenâb-ı Hak’la bir tür menfaat ilişkisi kurmak anlamı taşır. Bu ilişkideki menfaat iki boyutludur. Birisi azaptan kurtulmak, diğeri mükâfata nail olmaktır. Kur’an’ın cennet/mükâfat, cehennem/azap ile ilgili ayetleri dikkate alındığında, menfaat/çıkar ilişkisine dayalı inancın insânî durum açısından az çok anlaşılabilir olduğundan söz etmek mümkündür. Bununla birlikte Kur’an’daki dehşetli azap tasvirlerinin çok büyük çoğunlukla müminlerden öte, İslam’ın yoluna taş koymayı meslek edinmiş inkârcılarla ilgili olduğunu, ayrıca cennet tasvirleriyle ilgili ayetlerdeki muhtevanın kronolojik seyir içerisinde somuttan soyuta evrildiğini, nüzul döneminin son safhalarında nazil olan Tevbe suresinde ise cennetle ilgili bir dizi nimet zikredildikten sonra, “Allah’ın hoşnutluğu çok daha önemli ve değerlidir” (ve-rıdvânun minellâhî ekber) mealinde bir ifadeye (Tevbe 9/72) yer verildiğini gözden kaçırmamak lazımdır. Sözün özü, bahis argümanıyla inanmak, kayıp-kazanç ve çıkar hesabına dayandığından kişiyi gerçek iman sahibi kılmaktan uzaktır. Üstelik ucuz bir inanma tarzıdır. Böyle bir inanç tarzının ahlaklı dindarlığa temel oluşturması ve inançla ahlakın birbirine refakat ettiği erdemli bir yaşantıya imkân sağlaması çok zordur.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 3 Haziran 2017

Bir Bataklık Alanı ve Haşere Habitatı Olarak FETÖ

Peşinen söyleyeyim, bu yazının konusu serapa sakillik olduğundan, yazıdaki üslup da biraz sakildir. Üsluba yönelik eleştirileri peşinen kabul edip sineye çekiyorum; fakat artık canıma tak dediğinden bugün böyle yazmam gerektiğini düşünüyorum. Bununla birlikte, mübarek Ramazan günü böyle bir yazıyla karşılarına çıktığım için okuyucularımızdan özür diliyor ve asıl konuya giriyorum. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bu köşede yazdığım yazıların birinde FETÖ’nün dirisiyle ölüsüyle püsküllü bir bela olduğundan söz etmiştim ki hâlen de bu sözümdeyim. Bu bela şimdilerde belli bir çanağı bulunmayan, sınırları tahdit olunamayan büyük bir bataklığa dönüşmüş gibidir. Bataklıkların bilindik özelliklerinden biri, fazla yoğunluklu cisimleri içine çekmesi, bir diğer özelliği de binbir çeşit haşere ile yılan, timsah gibi yırtıcılara habitat hizmeti vermesidir. Anılan özellikleri dikkate alındığında bataklık metaforunun FETÖ belasını daha iyi anlatmamızı sağlayacak en güzel metaforlardan biri olduğu anlaşılır.

***

Özellikle son zamanlarda FETÖ meselesi etrafında olup biten birçok şey, pis kokulu bataklık çamurunu anımsatıyor. Toplum içinde nice haydut var ki kendilerini düşman belleyip hesap görmek istedikleri insanları FETÖ bataklığına gömmeye çalışıyor. Bu bataklıktaki çamur öyle pis bir çamur ki yapışmasa dahi iz bırakıyor. Daha da kötüsü, atılan çamur FETÖ usulünce atılıyor. Yakın geçmişte FETÖ’nün Emniyet ve medya marifetiyle uyduruk suç delilleri üretmesine benzer biçimde, bugün de olmadık yaftalar üretiliyor, üstelik bu yaftaları üreten haydutların pek çoğu, Şeyhülislam Bahâyî Mehmed Efendi’nin, “Dahleden dinimize bâri müselmân olsa…” sözünü hatırlatan bir kaypaklıkla karşımıza çıkıyor.

Örnek vermek gerekirse, öteden beri İslam dinini menkıbe ve hurafe edebiyatından ibaret sanan, üstelik Mevdûdî, M. Abduh, R. Rıza, M. Carullah, M. Hamidullah gibi müslüman düşünürlere alçak, zındık, moskof, İngiliz ajanı gibi sıfatlar yakıştırmakla tanınmış yoz/yobaz bir ideolojik söyleme yaslanan, ayrıca bir taraftan, “Hoparlörle ezan okumak caiz mi?” meselesini dahi tartışacak kadar takva titizliği(!) gösterirken, bir taraftan da tanınmış kadın sanatçılara kendi televizyon kanallarında yıllar boyu çalgı çengi programları yaptıran malum çevreler Kutlu Doğum vesilesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı FETÖ’yle irtibatlandırıp yıpratmaya çalışmakta, bu vesileyle Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ile Prof. Dr. Ali Bardakoğlu ve Prof. Dr. Ömer Özsoy gibi hocaların dinî alanda sapkın görüşlere sahip olduklarından da dem vurulmaktadır. Böyle bir haydutluğa soyunan bazı kaypak tipler, “Millet balık hafızalıdır” diye düşündüklerinden olsa gerek, 17/25 Aralık’tan sonraki tarihlerde dahi FETÖ’nün mekânlarında konferansçı olarak ağırlandıklarını hiç kimsenin hatırlamayacağını sanmaktadır.

Bardakoğlu ve Özsoy gibi İlahiyat hocalarına yönelik karalama kampanyası zaman zaman bizi de kadraja alıyor. Fakat bize FETÖ üzerinden operasyon çekmek pek inandırıcı bulunmayacağından, tıpkı adı geçen hocalarımıza yönelik girişimlerde olduğu gibi, bazı yazılarımız ve konuşmalarımızdan birkaç cümlelik alıntılar, hatta bizim başkalarından aktardığımız pasajlar kimi zaman gazetelerde makale konusu oluyor, kimi zaman da whatsapp gibi mecralarda dolaşıma sokuluyor. Ama tam bu noktada taşı gediğine koymak için şunu sormak gerekiyor: FETÖ elebaşı Gülen ve İlahiyatçı ekürisi yıllardan beridir, “Lâ ilâhe illallâh neyinize yetmiyor; Muhammedün rasûlullâh demeye ne gerek var?” derken, “Nasr suresindeki ve’l-feth aslında fethullah demektir” diye yazıp çizerken, bugünkü din kahramanlarından hangisinin, yüksek sesle, “Bre sapkınlar! Haddinizi bilin, tövbe edin!” diyebilme cesareti gösterdiğini gerçekten merak ediyorum. İşin doğrusu, o tarihlerde Gülen ve ekürisinin din hakkında ne söyledikleri kimin umurundaydı ki? Cümle âlem gibi bizim bu din kahramanlarının pek çoğu da o günlerde Pensilvanya’ya selam çakma kuyruğunda sıra bekliyor, “Mübarek Hocaefendi hazretleri…” gibi hitaplarla yaltaklanma edebiyatının en güzel örneklerini veriyordu. Kısacası, bugünkü din kahramanları o günlerde Abant senin, diyalog toplantıları benim diyerekten Gülen’in gözüne girebilmek için binbir çeşit yağcılık yapıyordu.

***


Bu tiplerin şimdilerde haydut çetesine dönüşmesi her dönemde güçlünün yanında pozisyon alma ahlaksızlığından başka bir şeye karşılık gelmiyor. Ne yazık ki bugün şahit olduğumuz yaftalama kampanyaları, “Ne kadar fazla sayıda muhalifi ihraç kararnameleriyle bertaraf ettirebilirsek, o nispette kârdır” düşüncesiyle OHAL iklimini fırsata çevirmek gibi bir süfliliği ifade ediyor. Fakat buradaki süflilik katıksız dinî hamiyet ve hassasiyet söylemiyle sütreleniyor. Bu yöntemin Zaman Gazetesi ve Samanyolu TV’den aşina olduğumuz yöntemlerden pek farklı olmaması, FETÖ’nün en önemli uzmanlık alanı olan kumpasçılığın şimdiki haydutlar çetesi tarafından tevarüs edildiğini gösteriyor. Öte yandan, 17/25 Aralık’tan sonraki tarihlerde, “Bu kavga hükümet-cemaat kavgası değil. Bütün dünyada okul, eğitim gibi çok iyi hizmetler yapan bu güzel insanlara iftira atmak çok büyük bir yanlıştır… Hocaefendi hakkında çok saygılı bir dille konuşmak lazım… Hocaefendi’ye terbiyesizlik eden herkesi kınamak lazım…” tarzında Gülen güzellemeleri yapan bir dizi haydut da bugün adeta FETÖ iddianamelerini hazırlayan birer savcı edasıyla karşımıza çıkıp kimin FETÖ’cü olup olmadığını belirlemekle vazifeli gibi konuşmaktan utanıp sıkılmıyor. Bilakis FETÖ konusundaki kirli ve şaibeli geçmişlerinden dolayı küçücük bir özür dileme ihtiyacı hissetmeyecek düzeyde pişkinlik sergiliyor. Fakat tuhaf olan şu ki hemen her vesileyle FETÖ meselesinin sulandırılmaması gerektiğine dikkat çeken ümera bu vahim manzara hakkında pek konuşmuyor. Sonuçta, FETÖ bataklığında topyekûn debelenir hale gelmemiz benim gibi sayısız insanda bulantı hissi uyandırıyor.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 27 Mayıs 2017

Biz ve Anomik Ahvâlimiz

Bu yazı, “Sen neyin peşindesin? Senin bu müslüman toplumla ne alıp veremediğin var?” diye başlayıp hakaretle son bulması muhtemel birtakım eleştirilere hedef olacaktır. Ne yazık ki gerek 17-25 Aralık sürecinde gerek daha öncesinde FETÖ’ye dair yazdıklarımdan dolayı da benzer eleştirilere muhatap olmuştum. Fakat kim ne derse desin ve nasıl eleştirirse eleştirsin, şu bir gerçek ki günümüz Türkiye toplumu anomi hastalığına yakalanmış durumdadır. Bu sârî hastalıkla ilgili tespitlerimiz hem bir öz eleştiri, hem de emir bi’l-marûf nehiy ani’l-münker ilkesi uyarınca hisbe bağlamında okunmalıdır. Hisbe kişi, toplum ve devlet haklarını ihlal fiillerine karşı kamu düzenini ve genel ahlakı koruma faaliyetini ifade eden bir terimdir. Ancak bizim buradaki çabamız “ihtisab ağalığı” veya “ahlak zabıtalığı” gibi bir faaliyetten öte, kendimize çeki düzen verme ihtiyacımız hususunda duyarlılık oluşturmaya yönelik sivil ve samimi bir gayretten ibarettir.

***

Sistematik olarak ilk defa Emile Durkheim tarafından kullanılan anomi kavramı toplumsal bir hastalık olarak kural tanımazlığı ifade eder. Başka bir ifadeyle, toplumsal yapıdaki normlar ve kuralların işlevini yitirmesiyle ortaya çıkan başıbozukluk, dengesizlik ve karmaşa durumu anomiye tekabül eder. Usulsüz imar, ihale gibi sorunlardan kaçak yapı ve kaçak elektrik kullanımına, devletten maaşın kesilmemesi veya maaş bağlanması için resmen boşanıp fiilen/dinen(!) evli yaşamaktan, zekâtı vergi borcuna sayma kurnazlığına değin sayısız kuralsızlık birer anomi göstergesidir. Bireysel davranışları tanzim edici sosyal ahlak normlarının alt üst olmasını ve davranışlar üzerinde müessir kuralların bulunmamasını ifade eden anomi halinde toplumsal dokular gevşer, maşeri vicdan derinden yaralanır, doğru-yanlış konusunda ahlâkî rehberlik kaybolur ve nihayet yön yitimi kaçınılmaz olur.

Prof. Ali Çarkoğlu ve Prof. Ersin Kalaycıoğlu’nun yakın geçmişte yaptıkları bilimsel araştırma anomi hastalığımızın yaygınlık düzeyi hakkında ürkütücü sonuçlar ortaya koyuyor. Araştırmadaki, “Nüfusumuzun yüzde 85’i kuralsızlık ortalamasını aşan tavırlar ve anlayışlar içinde” ifadesi vahim vaziyeti yeterince açıklıyor. Belli ki toplum olarak kuralsızlığı kural gibi algılamaya teşne halde yaşıyoruz. Hemen her birimiz her türlü kuralın esnetilebileceğine veya arkasından dolanılabileceğine dair güçlü bir inanç taşıyoruz. Kural esnetmeyi ve çok kere de kuralı bertaraf etmeyi normal bir davranış olarak görüyoruz. Hâl böyle olunca, memleketteki her on kişiden yedisi memuriyet için torpil gerektiğini, her on kişiden altısı amaca giden yolda her şeyin mubah olduğunu ve yine her on kişiden beşi zamana ve mekâna göre ahlâkî normların pekâlâ değiştiğini rahatlıkla söyleyebiliyor. Diğer müslüman ülkelerde de genel manzara bizden pek farklı görünmüyor. The George Washington Üniversitesi’ndeki iki araştırmacının, “Müslüman Ülkeler Ne Kadar İslâmî?” başlıklı araştırmasındaki sonuçlar halkı müslüman ülkelerden hiçbirinin İslâmîlik endeksi sıralamasının ilk otuzunda yer almadığını gösteriyor.

Öte yandan, yine Çarkoğlu ve Kalaycıoğlu tarafından Uluslararası Sosyal Saha Çalışmaları Programı kapsamında hazırlanan “Türkiye’de ve Dünyada Vatandaşlık” (2015) başlıklı rapora göre Türkiye insanının yüzde 75’i (dünya ortalamasında birinci) insanların kendilerinden yararlanmaya çalıştığını düşünürken, yüzde 86’sı (dünya ortalamasında ikinci) insanları güvenilir bulmadığını söylüyor. Türkiye’de araştırmaya katılanların sadece yüzde 14’ü insanlara güvenilebileceğini belirtiyor. Buna mukabil Danimarka’nın yüzde 77’si, Norveç’in yüzde 73’ü, İsveç’in ise yüzde 66’sı insanlara güvenilebileceğini söylüyor. Demek ki “ruh kökümüz, gönül coğrafyamız, medeniyet inşası, biz idraki” gibi fiyakalı laflarla peynir gemisi yürümüyor.

***


Hâsılı, anomi hastalığı bizi çökertmek üzeredir. İki-üç dünyalı olarak yaşayıp sadrımızda iki-üç ayrı kişilik taşımamız da anominin tuzu biberi olsa gerektir. Tanzimat’tan beri parçalanmış bir zamanın yaşandığına atıfla modernleşme sürecinin yarattığı sancıların psikolojik izdüşümlerine dikkat çeken Tanpınar’ın söylediği gibi her daim içimizden ikiye bölünmüş halde yaşıyoruz, yaptığımızın çoğuna tam inanmıyoruz; çünkü bizim için başka türlüsünün de daima mevcut olduğunu düşünüyoruz. Bundan dolayı da kendimize birkaç farklı meşruiyet ölçütü oluşturuyoruz. Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun Müslümanlığımızla Yüzleşme adlı eserinde ifade ettiği gibi zihnimizde birkaç farklı meşruiyet ölçütüne yer olması, birkaç çıkış kapımızın bulunması demektir. Yeri geldiğinde devletin kanununa, toplumsal nizama sığınırız. Şayet böyle bir imkân bulamazsak, bu sefer zihnimizdeki meşruiyet ölçütlerini devreye sokarız. Böylece kendi kendimize verdiğimiz veya başka birinden istimdatla elde ettiğimiz cevaz fetvasıyla yolumuzu bulmayı başarırız. Hele bir de cemaat ve tarikat mensubiyetimiz varsa, bu durumda üçüncü bir kapımız olur. Üç ayrı meşruiyet ölçütü ve bir o kadar da çıkış kapısı bulunan kişinin “güvenilir insan” (mümin) profili çizmesi mümkün değildir. Çünkü böyle bir insan üç ayrı kişilik, üç ayrı doğru, üç ayrı çıkış yoluna sahiptir. Kendimize bol seçenekli meşruiyet ölçütleri oluşturmamızın asla güven telkin etmeyen, her an farklı ölçütler arasında sörf yapabilen, dolayısıyla ne zaman ne yapacağı kestirilemeyen bir insan tipi ürettiği izahtan varestedir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 20 Mayıs 2017

Dini Temsil Sorunu, Makâsıdî Tefsir, İslam ve Yorum

Bu yazının başlığı 28 Nisan-09 Mayıs 2017 tarihleri arasında üç ayrı üniversitemiz tarafından gerçekleştirilen üç sempozyuma atıfta bulunmaktadır. Dini Temsil sempozyumu Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından 28-29 Nisan 2017 tarihlerinde Erzurum Nene Hatun Kültür Merkezi’nde, Makâdısî Tefsir (Modern Dünyada Kur’an’ın Yeri: Makâsıdî Tefsire Doğru) konulu uluslararası sempozyum 29 Mayıs Üniversitesi Kur’an Araştırmaları Merkezi (Kuramer) tarafından 29 Nisan 2017 tarihinde İstanbul’da, İslam ve Yorum başlıklı uluslararası sempozyum ise İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından Malatya’da gerçekleştirildi. Son zamanlarda giderek yoğunlaşan sakil din söylemlerinin boğucu havası içinde bir nebze rahat nefes almamıza vesile olan bu üç ilmî faaliyetin gerçekleşmesine ön ayak olan değerli hocalarımız ve meslektaşlarımıza, özellikle de Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Sinan Öge ve Doç. Dr. Hanifi Şahin’e, başta Prof. Dr. Ali Bardakoğlu olmak üzere tüm Kuramer ailesine, İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Kızılay ve İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fikret Karaman’a şükranlarımı arz ediyorum.

***

Öte yandan, 03 Mayıs 2017 tarihinde “Günümüz İslam Düşüncesinin Sorunları” konulu bir konferans için bizi üniversitelerine davet edip çok büyük bir konukseverlikle ağırlayan Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörü sayın Prof. Dr. A. Kemal Çelebi, rektör yardımcısı sayın Prof. Dr. Muzaffer Tepekaya ve Yrd. Doç. Dr. Ferhat Berber’e de tüm içtenliğimle teşekkür ediyorum. Ayrıca 04 Mayıs 2017 tarihinde Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde gerçekleştirilen “Tefsir Geleneğinde Akıl” konulu programa bizi davet eden Doç. Dr. Kasım Küçükalp ile bu programa iştirak eden diğer hocalarımız ve lisansüstü öğrencilerimize de can-ı gönülden şükranlarımı arz ediyorum. Son olarak, Malatya’daki İslam ve Yorum sempozyumu vesilesiyle Malatya İlahiyat, Ensar ve İlim Yayma Vakıflarınca düzenlenen “Günümüz İslam Toplumunda Ahlak” konulu panel programına katkı veren tüm yetkililere teşekkürü borç biliyorum. Bütün bunların yanı sıra, 28-29 Nisan 2017 tarihlerinde 16. Bursa Edebiyat Günleri kapsamında tertip edilen “27 Mayıs’tan 15 Temmuz’a Darbe Edebiyatı” konulu sempozyuma katılamayışımdan ötürü, değerli büyüğüm Metin Önal Mengüşoğlu’ndan özür diliyor ve affımı istirham ediyorum.

Bahsi geçen sempozyumların muhtevasına dair birkaç kelam etmek gerekirse, öncelikle dini temsil konusunda söylenmesi gereken ilk söz şöyle formüle edilebilir: Dini temsil, Allah’ı ve mutlak hakikati temsilden öte, on beş asır boyunca müslümanlarca yorumlanmış ve yaşanmış dinin (tedeyyün) ilâhî rehberliğe uygunluk sorunu açısından değerlendirilmesi gereken bir meseledir. Kur’an’da şâhid, şehîd (tanık) gibi kelimelerle atıf yapılan “temsil” aslında bilfiil tanıklığı, olunması gereken yerde olmayı, yani müslüman olma ve müslümanca yaşama taahhüdünün gereklerine harfiyen uymayı ifade etmektedir. Bu anlam belirlemesi dini temsilin ontolojik ve pratik boyutuyla ilgilidir. Temsilin bir de epistemolojik ve teorik boyutu vardır ki bu boyut daha ziyade dinî bilgi, kaynak gibi konularla ilişkilidir.

Makâsıdî tefsir, Kur’an’ın ne söylediğinden hareketle ne söylemek istediğini, başka bir deyişle, Kur’an’ın Hz. Peygamber ve ilk müslüman neslin hayat tecrübesi içerisinde ete kemiğe bürünmüş özgün anlamlarında mündemiç olan külli/tümel manaları yakalamayı ve bunları günümüz dünyasına taşımanın imkânları üzerine imal-i fikirde bulunmayı ifade eder. Bu vesileyle, modern dönem İslam dünyasında makâsıd temelli Kur’an okumalarının hayli zayıf ve cılız olduğunu belirtmek gerekir. Bu sorunun temel sebeplerinden biri, nascı-lafızcı hâkim dinî anlayışın baskısı, hatta İmam Şâfiî’nin Hanefî gelenekteki istihsan formülünü “telezzüz” (paşa gönlün arzusuna göre din tasarımı) diye yargılaması gibi, makâsıdçı (gâi, teleolojik) okumaların da -haşa- Allah’a psikanaliz uygulamak gibi algılanmasıdır. Bu yüzden, Kur’an ve makâsıd adına söylenenlerden hâsıl olan sonuç maalesef “sıfıra sıfır elde var sıfır” olmaktadır.

***

İslam ve yorum meselesine gelince, din gerçeği vahiy ve peygamber vasıtasıyla tarih sahnesine girip insan zihnine konu olduğu an itibariyle yorumlanmış din haline gelir ve bunun hayat sahnesindeki tezahürleri tedeyyün diye ifade edilebilir. On beş asırlık tarihî tecrübe içerisinde ortaya çıkan ve dinin temel kaynaklarına referansla meşruiyet iddiasında bulunan her bir mezhep, fırka ve ekol bizatihi dine değil, dinin farklı bir yorumuna karşılık gelir. Yorum beşerî bir faaliyettir, dolayısıyla yorumun mutlak nesnel olması mümkün değildir. Her bir yorumcu (müfessir, müevvil, mütekellim, fakih, mutasavvıf) yaşadığı çağ ve çevrenin çocuğudur. Haliyle, yorumcunun dinî metni yorumlayışında sübjektiflik kaçınılmazdır. Bu sebeple, tarihin belli bir kesitinde ortaya çıkan bir yorum ne kadar yaygın kabul görürse görsün, bizatihi dini temsil etmez, edemez. Kısacası, din referanslı hiçbir yorumun mutlak hakikati temsil ve temellük ettiğini söylemek ilmen de ahlaken de mümkün değildir.


Not: Birkaç gündür Atatürk’ün özel hayatı ve annesi hakkında ortaya atılan birtakım çirkin iddialar tartışılıyor. Geçmiş yıllarda dindar kitleleri Kemalizm sopasıyla terbiye etme girişimlerine ve sayısız istiskallere, dolayısıyla Kemalist ideoloji ve bileşenlerine yönelik eleştiri hakkımız saklı olmakla birlikte, Atatürk’ün özel hayatı ve annesi hakkında söylenenlerin bırakın müslümanlığa, asgari düzeyde insanlık kalıplarına dahi sığmadığını, bu bakımdan söz konusu iddiaları dillendiren şahısların haysiyetsizlikten başka bir sıfat taşımadıklarını söylemek lazımdır. İnsan ve adam olmanın zorunlu şartı her daim haysiyet, şeref, ahlak, iz’an, insaf, vicdan sahibi olmaklıktır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 13 Mayıs 2017

Kaynak: http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/dini-temsil-sorunu-makasidi-tefsir-islam-ve-yorum-3986

Günümüz İslam Düşüncesinin Sorunları | Celal Bayar Üniversitesi | 3 Mayıs 2017 - Prof. Dr. Mustafa Öztürk


Toplumsal Dirlik ve Dinginlik İçin Daha Çok Özgürlük

Reel politikle meşguliyetten hazzetmem; çünkü politikanın tabiatını sevmem. Fakat gerek toplum hâlinde yaşamamız, gerekse toplumun siyasal örgütlenişini ifade eden bir devlet çatısı altında bulunmamız nedeniyle sosyo-politik süreçlere büsbütün bihaber olmamız imkânsız. Hâliyle 16 Nisan tarihli referanduma ve bu referandumun sosyolojik yansımalarına bigâne kalmamız da imkânsız. Geçen haftaki yazıda da değindiğim gibi referandum sürecinde toplum gözle görünür biçimde kutuplaştı. Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in Türkiye’de kutuplaşmayla ilgili saha araştırmasında ortaya çıkan bazı sonuçlar son derece manidar. Birlikte yaşama tecrübesi söz konusu olduğunda, kutuplaşmanın topyekûn huzursuzluk ve mutsuzluktan başka bir şey vaat etmediği aşikâr.

***

Thomas Hobbes Leviathan’da toplumsal çatışmayı insanoğlunun “doğa (nature) durumu” olarak açıklar. Doğa durumunda herkes her şey üzerinde hak sahibidir. Böyle bir durum “kimin gücü kime yeterse” yahut “kim kimin hakkından gelirse” sosyolojisini üretir. İki insanın aynı anda aynı şeyi istemeleri halinde çatışma ve savaş mukadderdir. Kısacası, doğa hâlinde beşerî hayat acımasız ve vahşidir. Gerek “İnsan insanın kurdudur” sözünde ifadesini bulan çatışma hâlinden kurtulmak, gerek korkulardan uzaklaşmak, gerekse güvenli bir hayata kavuşmak amacıyla herkes için bağlayıcı bir sosyal sözleşmeye ihtiyaç vardır ki bu sözleşmeyle ortaya çıkan şey devlet denilen tüzel varlıktır.

Hobbes’un devlet vurgusu önemlidir; fakat “nasıl bir devlet” sorusu çok daha önemlidir. Çünkü devlet mutlak güç ve otoriteyle temsil edildiğinde, insanlar devletlû olarak da birbirlerini kemirir ve böyle bir durumda devlet aygıtı “Leviathan”a dönüşebilir. Gerek “insan devlet için değil, devlet insan içindir” ilkesini tatbik mevkiine koymak, gerekse insanı insana kurt değil, refik (arkadaş, yoldaş) kılmak ve farklı olanın ötelenip örselenmediği huzurlu bir yaşam ortamı sağlamak için devlet adaletten de ödün vermeksizin özgürlükleri çoğaltmalı yahut özgürlük ilkesi devlet modelinde esas olmalıdır. J. Stuart Mill özgürlük manifestosu niteliğindeki On Liberty (Özgürlük Üzerine) adlı eserinde, “Şayet tüm insanlığın, farklı düşünen tek bir kişiyi susturmasını haklı buluyorsanız, gün gelip de o tek kişi iktidarı ele geçirdiğinde tüm insanlığı susturmasına karşı çıkma hakkına sahip olamazsınız” der. Ona göre birey toplumun temel yapı taşıdır. Toplumsal gelişme ancak bireysel gelişmeyle mümkündür. Bireysel gelişmenin yolu her şeyden önce fikir ve ifade özgürlüğünden geçer.

Unutmamak gerekir ki Allah Teâlâ İblis’e dahi kendini ifade etme hürriyeti vermiştir. Kur’an’daki İblis kıssasını ister hakiki, ister mecazi, ister temsilî kabul edin, sonuçta İblis figürü kâfir/nankör olma ve aynı zamanda meram anlatma özgürlüğüne işaret eder. Bu bağlamda Voltaire’ın, “Söylediklerinizin hiçbirine katılmıyorum, ama bunları söyleme hakkınızı ölümüne savunurum” sözünü hatırlatmak faydalı olabilir. Özgürlük fayda beklentisiyle değil, ahlâkî bir gereklilik olarak savunulması gereken bir değerdir. Özgürlük güç ve otorite sahiplerince bahşedilen bir lütuf ve ihsan değil, en temel insan hakkı olarak görülmelidir. Bu bağlamda, az gelişmiş toplumlarda yahut bizim gibi orta gelir tuzağına yakalanmış toplumlarda özgürlüklerin bihakkın hazmedilememesi kuvvetle muhtemeldir; dolayısıyla “özgürlüğün azı karar, çoğu zarardır” gibi bir argüman geliştirilebilir. Fakat böyle bir argüman ancak az gelişmişliğe razı olmak veya bunu kader saymak şartıyla geçerli olabilir.

***


Bu mesele bir kenara, insanı diğer varlıklardan ayıran temel unsur, akıl ve düşünme kabiliyetidir. Toplumun hem kurucu gücü hem de toplumsal gelişme dinamiği insan zihni ve zihnin ürettiği düşüncedir. “Özgürlük adını hak eden tek özgürlük biçimi, diğer insanları kendi doğrularından yoksun bırakmadan kendi doğrumuzu bildiğimiz yoldan gerçekleştirmektir” diyen Mill’e göre herhangi bir düşünce çoğunluk tarafından bugün yanlış olarak kabul edilebilir; fakat yarın bir gün başka bir toplumsal vasatta son derece yararlı görülebilir. Nitekim tarih kayıtları geçmiş yüzyılların birinde mahkûm edilen bir düşüncenin sonraki yüzyıllarda genel kabul gördüğüne dair sayısız örnek içerir. Keza zamanın behrinde düpedüz tekfir edilen pek çok âlim ve mütefekkirin uhrevi âleme göçtükten birkaç asır sonra İslam medeniyetinin parlak simaları arasında sayıldığına dair de sayısız örnek verilebilir. Uzun lafın kısası, toplumsal dirlik düzenlik için daha çok özgürlük gerekir. Hem devlet çarkımız iyi işlesin hem de memlekette bahar havası essin istiyorsak, özgürlük alanlarını genişletmek elzemdir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 6 Mayıs 2017

Fesâd-ı Zamanda Budalalığa Methiye

İçinde bulunduğumuz zaman, sanki fesâd-ı zamandır. İslâmî kaynaklarda fesâd-ı zaman toplumsal yıpranma ve genel ahlakta aşınma sorunu olarak tanımlanır. Ebû Tâlib el-Mekkî ve Gazâlî gibi bazı mutasavvıflar fesâd-ı zamandaki ahlak sorunları üzerinde dururken, fıkıhçılar meseleyi ahkâmın değişmesinde rol oynayan faktörler kapsamında ele alır. İçinden geçtiğimiz bu kritik süreçte genel toplumsal manzaramız, Thomas Hobbes’in meşhur ettiği, “İnsan insanın kurdudur” (homo homini lupus) sözünü hatırlatır tarzdadır. Özellikle referandum sürecinde yaşandığı üzere toplumsal kamplaşma had safhadadır. Her ne kadar bazı arkadaşlarımız, “Biz karpuz değiliz” deseler de ortadan ikiye yarılma durumu aşikârdır. Karşıt kutuplar arasında didişme ve birbirini kemirme arzusu maalesef azalmamaktadır. İki taraf birbirine acımasızca ateş etmekte, bu arada aynı semtin sakinleri arasında da birbirini tasfiye girişimleri hızla devam etmektedir. Bütün bunların yanında hemen herkes kendi lansmanını fazlasıyla akıllı, akıldane ve işbilir kişi olarak yapmakta, üstelik kimse kimsenin ne dediğine kulak asmamakta ve sonuçta herkes bildiğini okumaktadır.

***
Bu durum, geçen hafta Ankara’da birkaç entelektüel arkadaşla sohbetimize konu olan orta gelir tuzağı ve bu tuzaktan paçasını kurtarmakta güçlük çeken ülkelerdeki genel toplumsal yapı ile de ilişkisi kurulabilecek bir soruna atıfta bulunur. Zira orta gelir tuzağı sadece ülke ekonomisindeki kişi başı gelir düzeyinin belli bir aşamaya ulaştıktan sonra orada sıkışıp kalmasına değil, toplumsal dokuda kişilik/karakter aşınmasına ve kaypaklaşmasına da yol açar. Bu konuda somut bir örnek vermek gerekirse, sözgelimi Marmaray’a girişteki turnikeleri kaldırıp yolcuların trene bindikten sonra denetimsiz olarak kartlarını okutmaları yönünde bir düzenleme yapalım ve bir süre sonra kaçak yolcu oranlarına hep birlikte bakalım… Bu arada, turnikesiz geçiş sisteminin uygulandığı Helsinki metrosunda biletsiz seyahat eden yolcu oranının yüzde 2 olduğunu da hatırlatalım.

Her neyse, işbu fesâd-ı zamanda yüreğinin kuytusuna çekilip adeta ıssız adam olarak yaşamaya çalışmak, dürüst ve ahlaklı olmayı hayatın rüknü saymak herhalde alıklık ve budalalık olmalıdır. Bu anlamda budalalık Dostoyevski’nin Budala adlı romanını hatırlatır. Dostoyevski bu romanda, sara hastası bir genç adam (Prens Mişkin) karakteri üzerinden çivisi çıkmış dünyada dürüst, erdemli bir insan olarak yaşamanın zorluklarını anlatır ve bu arada toplumsal yapıdaki çürüklüğü tasvir etmeye çalışır. Ona göre kirli bir dünyada temiz kalmak ve ne pahasına olursa olsun iyiliği çoğaltmaya çalışmak budalalıktır. Nitekim Prens Mişkin çocuk saflığı içerisinde, insanların kötülüklerini anlayamayacak düzeyde bir budala gibi yaşamaktadır.

Dostoyevski’nin saf, bön, budala Mişkin karakteri, “Cennetliklerin çoğu ebleh/budala kimselerdir” (ekserü ehli’l-cenneti el-bülh) mealindeki rivayeti hatırlatır. Bu rivayet Bezzâr, Beyhakî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Gazâlî, Fahreddîn er-Râzî, Kurtubî gibi birçok muhaddis, müfessir ve mutasavvıf tarafından hadis olarak nakledilir. Buna mukabil İbnü’l-Cevzî ve Ali el-Kârî gibi hadis tenkitçileri rivayetin asılsız olduğu veya en azından sahihlik vasfı taşımadığı kanaatindedir. Rivayette geçen blh kökü birçok Arap dilcisi tarafından, “gönül saflığı” diye izah edilmiş, “bülh” kelimesine de “gönlü saf/temiz olan, kötülük bilmeyen ve insanlara karşı hüsnüzan besleyen kimse(ler)” anlamı verilmiştir. Bu evsaftaki insanlar dünyevî işlere karşı ilgisiz olduklarından işbilirlik ve kurnazlık nedir, pek bilmezler. Onlar daha ziyade uhrevî umura odaklanır, dolayısıyla el âlemle değil, kendileriyle meşgul olurlar. Böylece cennetlik olmaya hak kazanırlar. Müfessir Kurtubî, “O gün ne mal-mülk fayda verir insana, ne oğul-uşak; Allah’ın huzuruna saf/temiz bir kalple gelen kurtulur ancak…” mealindeki Şuarâ 28/88-89. ayetler münasebetiyle, “Cennetliklerin çoğunluğu ebleh/budala kimselerdir” rivayetinin sahih hadis olduğunu vurgular ve hadisteki “bülh” kelimesini, “gönül saflığı içinde sırf iyilik peşinde koşan ve kötülükten gafil olan kimseler” diye açıklar.

***

Buna karşılık bazı mutasavvıflar kelimeyi bilindik anlamda “eblehler” (ahmaklar) diye tefsir eder. Mesela, Gazâlî Cevâhiru’l-Kur’ân adlı eserinde “Fatiha suresi cennetin anahtarıdır” dedikten sonra, dinî hakikatleri kavrayış bağlamında iki tür cennetten bahseder. Konuyla ilgili ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla bu iki cennetten ilki eblehlerin, ikincisi âriflerin cennetidir. Maddi nimetler ve güzelliklerle bezeli cennet, Gazâlî’nin nazarında eblehlerin cennetidir. Çünkü eblehler zümresi nimet denilince yeme-içme ve cinsellik gibi şeylere dikkat kesilir. Oysa âriflerin gözü manevi nimetlerdedir. Bu yüzden onların cenneti “marifetullah”a karşılık gelir. Ârif, marifetullah cennetinin kapıları kendisine açılınca oraya yerleşir ve eblehlerin cennetine dönüp bakmaya tenezzül etmez. Maddi nimetlerle bezeli cennete erişmek için çaba gösterenler gerçekte mide ve tenasül uzvu için çalışan kimselerdir ki söz konusu hadiste bu kimseler “bülh” (eblehler) diye nitelendirilmiştir.

Yunus Emre’nin “Cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri…” şeklindeki dizelerini anımsatan bu ilginç yorumun tasavvufî gelenekteki meşhur avâm-havâs ayırıma dayandığı söylenebilir. Özellikle müesses tasavvufta avâm-havâs ayrımına “seçkincilik” diyebileceğimiz bir algı ve anlayış refakat eder. Fakat ne ilginçtir ki bu seçkincilik sulu gözlü bir mahviyet söylemiyle başlar, son kertede abartılı tevazu kalıbına sokulmuş kibirle biter. Ârif olmak ve marifetullah için çabalamak şüphesiz her müslüman için çok önemlidir. Fakat büyük bir tevazu ve mahviyetle başlayan kemal-i ahlak ve maneviyat serüveninin sonunda ucb ve kibre kapılmamak, yani Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmamak çok daha önemlidir. Bu bakımdan, her işimizi mümkün mertebe saflık ve sadelikle ortaya koymaya çalışmak, fesâd-ı zaman söz konusu olduğunda ise en azından akıl ve ruh sağlığını korumak için sapsade bir budala gibi yaşamaya odaklanmak gerekir.

Ferisîlik ve Ferisî Dindarlığı

Ferisîlik, ikinci mabed döneminde (M.Ö. 515-M.S. 70) Yahudi toplumunun daha ziyade orta sınıfınca benimsenen ve Hz. İsa zamanında Yahudi ortodoksisini temsil eden bir mezheptir. Ortodoksi dinî gelenekte hâkim anlayışı ve/veya merkezî yorumu ifade eden bir terimdir. Ferisîlik dinî alanda kabadayılıkla nam salan bir mezhep olarak bilinir. Ferisîlerin ayırt edici özelliklerinden biri, “kaba softa ham yobaz” tipolojisi sergilemektir. Haşmoniler döneminden itibaren siyasal otorite üzerinde de her zaman etkili olan Ferîsîlîk genellikle din ulemasından oluşan bir grup tarafından temsil edilir. Ferisîlikte yazılı Tora’nın yanında şifahî Tora da (Mişna ve Talmudlar) vahiy mahsulü sayılır. Bu gelenekçi anlayış ve inanışa göre şifahî Tora Hz. Musa’dan itibaren diğer peygamberler vasıtasıyla Sanhedrin (Büyük Meclis) üyelerine ulaşmıştır.

***
Ferîsîler Sanhedrin üyelerinin takipçileri ve şeriatın tavizsiz müdafileridir. Bu şeriat yazılı Tora’daki ahkâmın yanı sıra şifâhî tefsirler ile geleneksel kabulleri de içerir. Başka bir ifadeyle, bu geleneksel kabuller ile tarihî süreçte ihdas edilmiş ritüeller Ferisîler nezdinde Tevrat şeriatıyla aynı kategoride değerlendirilir. Ferisî dindarlık ise gerek yazılı şeriatın, gerek sözlü geleneğin şekilsel boyutunda aşırı titizlenmek ve fakat dinî vecibelerin ahlâkî özüyle pek ilgilenmemek şeklinde kendini gösterir. Ferisîlikteki sahih dinî anlayış (ortodoksi) ve yaşayış kısaca “gösterişçi ve iki yüzlü dindarlık” diye ifade edilebilir.

Ferisîler kendilerince hakikati temsil ettiklerinden, dinî alanda kendi mezheplerinden farklı görüş ve anlayışları benimseyen zümreler sapkınlığın (heretiklik, mülhidlik, zındıklık) temsilcileri olarak telakki edilir. Nitekim Hz. İsa, Ferisîler nazarında tam manasıyla sapkın, yoldan çıkmış birisidir. Daha açıkçası Hz. İsa şeriata karşı çıkmak gibi çok büyük bir cürüm işleyen, bu yüzden de küfre giren birisidir. Buna mukabil Hz. İsa’nın nazarında Ferisîler ikiyüzlülüğün kitabını yazan bir din çetesidir. Hz. İsa görünüşte şeriatın zahirî hududunu tatbikte kılı kırk yarmasına karşın aynı şeriatın bâtınî (derûnî, ahlâkî) hukukunu umursamayan bu din çetesine kimi zaman, “Sizi yılanlar, engerekler soyu!” diye hitap etmiş ve bu taifenin ahlaksız dindarlıklarını şu çarpıcı ifadelerle eleştirmiştir:
Ferisîlerin size söylediklerinin tümünü yapın; fakat onların yaptıklarını yapmayın. Çünkü onlar söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar. Onlar taşınması güç yükleri/mükellefiyetleri başkalarının sırtlarına yüklerler, kendileri ise bu yükleri taşımak için parmaklarını bile kımıldatmazlar. Onlar ne yaparlarsa gösteriş için yaparlar. Mesela, hamaillerini büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar… Havralarda seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selamlanmaktan ve insanların kendilerini Rabbî (Din âlimi) diye çağırmalarından zevk duyarlar (Matta, 23/1-7; Markos 12/38-39; Luka 11/43, 46, 20/45-46).

Vay halinize, ey din bilginleri ve Ferisîler! Bir yandan gösteriş için uzun uzun dua edersiniz, öte yandan dul kadınların malını mülkünü sömürüp yersiniz (Matta 23/13-14; Markos 12/40; Luka 20/47)… Vay halinize, Ferisîler! Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri, kıtaları dolaşırsınız. Dininize döneni ise kendinizden iki kat cehennemlik yaparsınız (Matta 23/15). “Vay halinize, ey Ferisîler, ikiyüzlüler! Siz nanenin, dereotunun ve kimyonun ondalığını verirsiniz de, Kutsal Yasa’nın daha önemli konularını -adaleti, merhameti, sadakati- ihmal edersiniz (Matta 23/23; Luka 11/42).

Ey kör kılavuzlar! Küçük sineği süzer ayırır, ama deveyi yutarsınız! (Matta 23/24)… Vay halinize, ey din bilginleri ve Ferisîler, ikiyüzlüler! Bardağın ve çanağın dışını temizlersiniz, oysa bunların içi açgözlülük ve taşkınlıkla doludur. Ey kör Ferisî! Sen önce bardağın ve çanağın içini temizle ki dıştan da temiz olsunlar (Matta 23/25-26; Luka 11/39-40)… Vay halinize, ey Ferisîler, iki yüzlüler! Siz dıştan güzel görünen, ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu badanalı mezarlara benzersiniz. Dıştan insanlara doğru görünüşünüz; ama içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz (Matta 23/27-28).
***

Ezcümle, Hz. İsa’yı tabir caizse illallah ettirip canından bezdiren ve sonunda, “Ey Kudüs! Peygamberleri öldüren Kudüs” (Matta 23/37) diye feryat ettiren Ferisîlik ahlaksız dindarlığın müesses şeklidir. Bu noktada niçin Ferisîlik ve Ferisîler hakkında yazdığım merak konusu olabilir. Beni böyle bir yazı yazmaya sevk eden temel saik, bu seneki kutlu doğum programlarında “güven” ve “güvenirlik” temasının işlenmesidir. Zira “mümin” demek, güven veren ve kendisine güvenilen insan demektir. Hz. Peygamber’in hadisinde ifade edildiği üzere, mümin, insanların elinden ve dilinden selamette/güvende olduğu kimsedir. Oysa bugün bizzat yaşadıklarımdan hareketle kendi adıma söylersem din ve dindarlık konusunda çok titizlenen sayısız dindaşımız bana “Korkirem” türküsündeki şu sözleri hatırlatmaktadır: Cin görirem can görirem, mezarda hortlak görirem, bin türlü tufan görirem, gûllü bir yaban görirem korkmirem bala korkmiren… Bu korkmamazlığım ile vallahi bala, billahi bala, tillahi bala harda bir yobaz görirem, harda bir softa görirem, harda bir molla görirem korkirem… Kandan fikirlerinden, riyakar zikirlerinden korkirem, bala korkirem…

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 22 Nisan 2017

Deizmin Ayak Sesleri

Muhtemelen pek çoğumuz İslâmî alanda işlerin iyi gittiği zehabındayız. Fakat dört bir köşesi muhafazakârlık motifleriyle bezeli gettomuzdaki sosyolojik vakumdan çıkıp etrafa şöyle bir göz attığımızda, bilhassa genç kuşakların İslâmî-ahlâkî değerler sistemine karşı ilgisiz, hatta mesafeli bir dünya görüşüne meylettikleri gerçeğiyle karşılaşırız. Tabiat boşluk kaldırmadığına göre İslâmî değerler sisteminin sahneden çekilmesiyle oluşacak boşluğu mutlaka başka bir şeyler dolduracaktır. Ateizm, nihilizm ve deizm gibi akımlar boşluk doldurma namzetleri arasında sayılabilir. Kanımca ateizmin bu kültürel iklimde geniş ölçekli zemin bulma olasılığı pek güçlü değildir. Kaldı ki ateizmin fikrî-felsefî tedarikçileri konumundaki pozitivizm, natüralizm gibi akımlar günümüz Batı dünyasında bile eski albenisinden çok şey kaybetmiştir. Geleneksel değer normlarına karşı çıkmak ve değer tanımamakla nam salan nihilizmin boşluk doldurma potansiyeli ateizme göre daha güçlü görünebilir. Fakat felsefî ve entelektüel yoğunluğu düşük bir nihilizmin lümpenlikten fazla bir şey üretmeyeceği, hatta pratikte “ergen tripleri” kategorisinde değerlendirilebileceği söylenebilir. İslam’dan boşalacak yeri doldurma konusunda en güçlü ve en tehditkâr aday deizm gibi görünmektedir.

***

Herkes tarafından ittifakla kabul edilen bir tarifi bulunmamakla birlikte deizm kısaca şöyle tanıtılabilir: Âlemi yaratan bir ilk neden olarak Tanrı vardır. Fakat Tanrı âlemin işleyiş düzenine karışmamakta, insan ve tarih alanıyla alakadar olmamaktadır. Bu yüzden, vahiy ve nübüvvet en azından şüpheyle karşılanmalıdır. Din doğal olmalı, ahlak rasyonel temeller üzerine kurulmalıdır. Kısacası, deizm âleme müdahil olmayan bir Tanrı inancı ve beşerî anlayışa/kavrayışa dayalı bir doğal din tasavvurudur. Deistik düşüncenin özellikle genç kuşaklar arasında her geçen gün daha fazla ilgi görmesi ciddiyetle ele alınması gereken bir sorundur. Bu noktada İslam dininin modern çağdaki insanın varlık, varoluş ve mebde-meadla ilgili büyük sorularına cevap vermekte yetersiz kaldığını söylemek mümkün müdür? Kimileri yetersizlik sorunundan söz edebilir; fakat bu sorun İslam’ın aslî kaynaklarıyla değil, Kur’an ve Sünnet diye ifade ettiğimiz iki temel kaynağın algılanış, yorumlanış ve hayata taşınış kalıplarıyla alakalıdır.

İslam dininin normatif karakterli en belirleyici yorumu kelam ilmine aittir. Geleneksel olarak “dindeki ana ilkelerin ilmi” diye nitelendirilen kelamın temel işlevi İslâmî bir dünya görüşü kurmaktır. Başka bir ifadeyle, kelam ilmi kamusal ve özel hayattaki davranış tarzlarımıza fikrî temel oluşturma misyonuna sahiptir. Ne var ki klasik kelam bugün yetkin bir dünya görüşü üretememektedir. Bu yüzden, yeni ilm-i kelam çok acil bir ihtiyaçtır. Nitekim bu ihtiyaç geçen yüzyılda birçok müslüman âlim ve mütefekkirin de gündeminde yer almıştır. Klasik kelamdaki zat-sıfat, isim-müsemma, hissî/kevnî mucize gibi meselelerle ilgili muhtevanın günümüz insanının gerek Tanrı, vahiy, peygamber, peygamberlik ile ilgili sorularına, gerekse âlemdeki derin anlam arayışlarına yeterli cevap veremediği açıktır. Çünkü ortaçağ kelamında Tanrı -tabir caizse- bir “logos”, insan zihnine konu olan bir fikir olarak epistemolojik alana dâhil edilen bir şeydir. Oysa Tanrı’nın daima fiil hâlinde olduğu gösterilmeli, dolayısıyla ulûhiyet bahsi hem ontolojik hem ahlâkî alana dâhil edilmelidir.

***

Bugün klasik kelamın kalıpları içinde konuşup modern durumun karşımıza çıkardığı fikrî ve felsefî sorunlar yumağına asırlar öncesindeki cedellerden istimdatla cevap yetiştirmeye çalışan skolastik zihniyet insanın Tanrı, âlem ve hayatla ilgili büyük sorularını özgüven içinde tartışmak ve bu sorulara sadra şifa cevaplar bulmak için kendini paralamak yerine, dinî alanla ilgili hemen her geleneksel kabulü bir çırpıda dogmalaştırmayı, her bir kritik meseleyi etraflıca tartışmayı da ilhad göstergesi olarak kodlamayı tercih etmektedir. İşbu zihniyet böyle davranmakla bir taraftan belli bir tarihî-mezhebî yorumu bizatihi din ile özdeşleştirmekte, bir taraftan da kendince tek sahih dinî anlayışı muhafaza ettiğini düşünmektedir. Üstelik bu zihniyet kışkırtıcı hamasi söylemlerle sırf kendi mahallesinden devşirdiği, ardından yine hamasi söylemlerle endoktrine edip militanlaştırdığı bir “ergen kitlesi” marifetiyle İslam medeniyetini çok parlak bir geleceğe taşıyacağını vehmetmektedir. Oysa tarihî tecrübede farklı fikirler ve görüşler ne kadar zenginleşmiş ve özgür düşünce ortamında ne kadar fazla tartışılmışsa, İslam medeniyeti de o kadar gelişmiştir. Buna mukabil dinî düşünce ne kadar skolastikleşmiş ve zecrî tedbirlerle farklı görüşlerin önü ne kadar çok kesilmişse, medeniyet de o nispette fakirleşip inkıraz etmiştir.

Sözün özü, Allah’ın yahut Tanrı’nın ontolojik, epistemolojik, ahlâkî ve estetik ifade sistemlerimizin teşekkülünde fiilî sıfatlarıyla etkin rol oynayan aşkın ve içkin (evvel, âhir, zâhir, bâtın) bir varlık olduğu hakikatini ortaya koymakla mükellefiz. Ayrıca dünyanın bizden ve bizim mahalleden ibaret olmadığını kafamıza sokmak, kendi gettomuz ve vakumumuzdan çıkıp âlemde neler olup bittiğini anlamaya çalışmak mecburiyetindeyiz. Bunun için de kendimize yeni bir dil ve dünya görüşü (ilm-i kelam) kurmak zorunda olduğumuzu artık kabullenmeliyiz. Bunun salt teolojik argümanlarla kurulamayacağını söylemek bile zaiddir. Daha açıkçası, yeni bir dil ve dünya görüşü kurma yolunda genel felsefeden tarih, bilim, ahlak ve tasavvuf felsefelerine, sosyolojiden antropoloji ve sosyal psikoloji gibi beşerî ilimlere kadar insanlığın müşterek ilmî ve entelektüel müktesebatının hemen her biriminden faydalanmamız gerektiği şüphesizdir. Ecdat, fetih, nizam-ı âlem, medrese nostaljileriyle kendimiz çalıp kendimiz söylemeye devam ettiğimiz takdirde, deizm gibi tehditler yakın gelecekte karabasan gibi üstümüze çökecektir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 15 Nisan 2017

Darbe Geleneği ve Din Üzerine Birkaç Tarihî Not

İslamiyet’in ilk dönemlerinden günümüze değin sayısız isyan ve darbe vakasında sık sık din kozuna başvurulmuş, dinî referanslar tıpkı 15 Temmuz ihanetinde tanık olunduğu gibi birçok isyan ve darbe hadisesinde kitleleri motive-provoke edici unsurlar olarak kullanılmıştır. Başka bir ifadeyle, dinî değerler ve semboller, darbe geleneğinde çoğu kez halkı ayaklandırma ya da darbeyi meşrulaştırma maksadıyla düpedüz istismar edilip araçsallaştırılmıştır. Denilebilir ki müslüman toplumların on beş asırlık tarihinde ilk kanlı darbe hadisesi Hz. Osman’ın katlidir. Bu olay bahane edilerek dönemin halifesi Hz. Ali’ye karşı sergilenen muhalefet politikası da bir darbe girişimi olarak okunabilir. İslamiyet’in erken dönemlerindeki bir diğer darbe vakası mehdi fikrine ve gizli davet stratejisine dayalı olarak hayata geçirilen Abbâsî ihtilalidir. Abbâsî taraftarlarının otuz yıl boyunca çok gizli şekilde yürüttükleri propaganda faaliyetleri hicrî 129 yılında siyah bayraklar açılarak ihtilal aşamasına geçmiş ve bu ihtilal neticesinde Emevî devleti tarih sahnesinden çekilmiştir.

***

İslam tarihinde din referanslı isyan ve kalkışma girişimleri çok kere de mesiyanik hareketlerin marifeti olarak karşımıza çıkar. Uzun tarihî tecrübede mesihçi dadanma tarzındaki isyan ve darbe teşebbüsleri sayılamayacak kadar fazladır. Bildiğimiz kadarıyla İslam tarihinde ilk defa mehdi unvanıyla anılan Muhammed b. Hanefiyye etrafında oluşturulan mesiyanik mitler gerçekte Emevî iktidarından intikam alma hırsıyla şekillenen bir darbe ideolojisinden başka bir şey değildir. 1240 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı giriştiği büyük siyasî-ictimai isyan hareketine adını veren ve Anadolu’da ilk gayri Sünnî cereyanların temelini atan Türkmen şeyhi Baba İlyas’ın mehdi hüviyetiyle ortaya çıkması da bu bağlamda zikredilebilir.

Osmanlılar dönemine gelince, bu dönemde de maalesef Genç Osman (II. Osman) vakası, Kabakçı Mustafa isyanı, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi, Otuzbir Mart vakası gibi birçok darbe hadisesi vuku bulmuştur. Fakat ne yazık ki dinî değerler, semboller ve figürler bütün bu darbelerde de maalesef birer provokasyon aracı olarak kullanılmıştır. II. Osman’ın görülmedik şekilde katliyle sonuçlanan darbenin önemli aktörlerinden biri Şeyhülislam Esad efendidir. Kabakçı Mustafa isyanı diye bilinen ve III. Selim’in tahttan indirilmesiyle neticelenen darbede de yine dönemin şeyhülislamı Ataullah Mehmed Efendi başı çeken isimlerden birisidir. Şeyhülislam ve din uleması son dönem Osmanlı padişahı Abdülaziz’e karşı tezgâhlanan darbenin de başrol oyuncuları arasında teşhis edilebilir. Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan 31 Mart darbesinde ise Hoca Ali Efendi gibi bir grup softa vasıtasıyla, “Şeriat elden gidiyor” türünden sloganlar devreye sokulmuş, bu arada Derviş Vahdetî gibi karanlık tipler darbeye çanak tutmuştur.

Osmanlı’nın son döneminde 31 Mart vakası gibi darbeler sözde şeriat adına hayata geçirilmiş, Cumhuriyet döneminde ise 28 Şubat gibi kimi darbeler “irtica tehdidi” adı altında din ve dindarlara karşı gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyet dönemindeki bu durum Kemalist ideolojinin dini tek kelimeyle irtica olarak kodlayan kök sökücü modernleşme projesiyle ilgili olsa gerektir. Öte yandan dindar kitleler tarihteki pek çok darbe vakasında genellikle suskun kalmayı yeğlemiştir. Halkın darbe süreçlerinde olup bitene seyirci kalmak ve gözle görülür bir tepki koymamak şeklindeki refleksleri, Osmanlı özelinde konuşmak gerekirse, devletin gazâ ve fetih devleti olması, devlet ile ordu ya da askerî güç arasında sıkı bağ kurulması, dolayısıyla darbeler ve darbe teşebbüslerinin devlet bünyesinde iç hesaplaşma olarak algılanması gibi sebeplere bağlanabilir.

***

Din ve darbe meselesinde “ülü’l-emre itaat” (Nisâ 4/59) emrinden de söz etmek gerekir. Askerî erkân ile sivil siyasi iktidar karşı karşıya geldiğinde, söz konusu emir çok kere asker lehine te’vil edilmiştir. Bu te’vilin arka planında, asker ocağının Peygamber ocağı kabul edilmesi, askerin “Mehmetçik” diye nitelendirilmesi gibi sembolik değeri yüksek telakkilerin mevcudiyetinden söz edilebilir. İslam’ın Sünnî yorumunda ülu’l-emre itaat anlayışının bir yandan darbeler karşısında tepkisizliğe kelâmî-siyasi alt yapı oluşturması, diğer yandan da mesihçi dadanmalar ve kalkışmalarda motivasyon işlevine sahip olması hakikaten ironiktir. Bu noktada tasavvufî gelenekteki biat ve itaat anlayışının kelâmî ve siyasi çerçeveli “ülü’l-emre itaat” anlayışına galebe çaldığından söz edilebilir. Çünkü tasavvuf ve tarikat kültüründe belirleyici kimlik, genel müslüman üst kimliğinden ziyade, bir şeyhe bağlanmakla edinilen alt kimlik ve cemaat/grup mensubiyetidir. Buna mukabil FETÖ’nün darbe girişiminde süreç çok farklı cereyan etmiş, yani müslüman toplum bu defa dinîlik süsü verilmiş darbe teşebbüsüne topyekûn karşı koyma iradesi sergilemiştir. Göründüğü kadarıyla toplum bu olayda hem Ali Şeriatî’nin “dine karşı din” diye tabir ettiği durum uyarınca darbecilerin din konusunda samimi değil, sahtekâr olduklarını teşhis etmiş, hem de devletin bekasını aynı zamanda dinin bekası olarak değerlendirmiştir.

"İlahiyat"ın Adı ve Amaçları

*01-04 Haziran 2014 tarihleri arasında Termalya Termal Hotel Kaplıcalar Mevkii Kozaklı/Nevşehir’de yapılan Tartışmalı İlmî İhtisas Toplantısı’nda katılımcılar tarafından sunulan tebliğlerin “Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır? Sorunlar Ve Çözümleri, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı,  Mayıs 2015, İstanbul” olarak kitaplaştırılması ile yayınlanan kitabın 29 ila 59. sayfaları arasında yer alan ve Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ün “İlahiyat”ın Adı ve Amaçları başlığıyla sunduğu tebliğini okumaktasınız.

"İlahiyat"ın Adı ve Amaçları

Giriş

Eski Ahid’in Ketuvim bölümünde yer alan Vaiz kitabında, Davud oğlu Vaiz’in, “Güneşin altında yeni bir şey yok. Var mı kimsenin, ‘Bak bu yeni’ diyebileceği bir şey?” şeklinde bir sözü kayıtlıdır.

“Gökkubbe altında söylenmemiş söz yok” diye de ifade edilen bu çarpıcı söz fehvasınca, İlahiyat’ın adı ve amaçlarına dair bu bildiri metninin de icat, ihdas, ibda gibi kelimelerle karşılanabilecek türden hiçbir yenilik ve özgünlük iddiası yoktur. Çünkü hepimizin bildiği ve çok yakından takip ettiği üzere 15 Ağustos 2013 tarihinde YÖK genel kurulundan sadır olan ve 28 Şubat dönemindeki siyasî ve askerî bürokratik erkânın buyurgan, dayatmacı, tepeden inmeci üslubuna benzer bir üslupla İlahiyat fakültelerine yeni bir ayar verme girişimi anlamı taşıyan karar1 geniş ölçekli ve hararetli bir tartışmaya yol açtı ve her ne kadar sistematik tarzda olmasa da bu tartışma ekseninde söylenmedik bir şey pek kalmadı. İlahiyat alanının dışından ve içinden tartışmaya iştirak edenlerden bir kısmı YÖK kararının ne kadar isabetli olduğunu savunurken, büyük bir kısmı da bunun isabetsiz olduğunu anlatmaya çalıştı ve sonuçta konuyla ilgili olarak hatırı sayılır bir literatür oluştu.2 Bu literatürde İlahiyat’ın adı ve amaçlarına dair çok boyutlu değerlendirmeler bulunduğundan, biz de bildiri metninin fikrî muhtevasını büyük ölçüde söz konusu değerlendirmelerin isabetli gördüğümüz kısımlarından zengin iktibaslarla oluşturduk.3

Bilindiği gibi din ve İlahiyat alanı Cumhuriyet döneminin başından beri resmi ideoloji açısından hep sorunlu ve sıkıntılı bir mesele olmuştur. Bunun böyle olması son dönem Osmanlı modernleşmesinin erken tarihlerinden itibaren dinî muhtevalı hemen her konunun hassas, netameli ve aynı zamanda paradoksal olarak algılanması, Cumhuriyet devrinde ise kurucu irade ve siyasî merkezin din ve dindarlarla ilişkisini en başından itibaren kimi zaman paranoyaya varan bir tehdit algısıyla sürdürmüş ve aynı zamanda dinî eğitim-öğretimi irtica kalıpları içerisinde değerlendirerek modernleşme yolunda ayak bağı olarak görmüş olmasıdır.