Bir Bataklık Alanı ve Haşere Habitatı Olarak FETÖ

Peşinen söyleyeyim, bu yazının konusu serapa sakillik olduğundan, yazıdaki üslup da biraz sakildir. Üsluba yönelik eleştirileri peşinen kabul edip sineye çekiyorum; fakat artık canıma tak dediğinden bugün böyle yazmam gerektiğini düşünüyorum. Bununla birlikte, mübarek Ramazan günü böyle bir yazıyla karşılarına çıktığım için okuyucularımızdan özür diliyor ve asıl konuya giriyorum. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bu köşede yazdığım yazıların birinde FETÖ’nün dirisiyle ölüsüyle püsküllü bir bela olduğundan söz etmiştim ki hâlen de bu sözümdeyim. Bu bela şimdilerde belli bir çanağı bulunmayan, sınırları tahdit olunamayan büyük bir bataklığa dönüşmüş gibidir. Bataklıkların bilindik özelliklerinden biri, fazla yoğunluklu cisimleri içine çekmesi, bir diğer özelliği de binbir çeşit haşere ile yılan, timsah gibi yırtıcılara habitat hizmeti vermesidir. Anılan özellikleri dikkate alındığında bataklık metaforunun FETÖ belasını daha iyi anlatmamızı sağlayacak en güzel metaforlardan biri olduğu anlaşılır.

***

Özellikle son zamanlarda FETÖ meselesi etrafında olup biten birçok şey, pis kokulu bataklık çamurunu anımsatıyor. Toplum içinde nice haydut var ki kendilerini düşman belleyip hesap görmek istedikleri insanları FETÖ bataklığına gömmeye çalışıyor. Bu bataklıktaki çamur öyle pis bir çamur ki yapışmasa dahi iz bırakıyor. Daha da kötüsü, atılan çamur FETÖ usulünce atılıyor. Yakın geçmişte FETÖ’nün Emniyet ve medya marifetiyle uyduruk suç delilleri üretmesine benzer biçimde, bugün de olmadık yaftalar üretiliyor, üstelik bu yaftaları üreten haydutların pek çoğu, Şeyhülislam Bahâyî Mehmed Efendi’nin, “Dahleden dinimize bâri müselmân olsa…” sözünü hatırlatan bir kaypaklıkla karşımıza çıkıyor.

Örnek vermek gerekirse, öteden beri İslam dinini menkıbe ve hurafe edebiyatından ibaret sanan, üstelik Mevdûdî, M. Abduh, R. Rıza, M. Carullah, M. Hamidullah gibi müslüman düşünürlere alçak, zındık, moskof, İngiliz ajanı gibi sıfatlar yakıştırmakla tanınmış yoz/yobaz bir ideolojik söyleme yaslanan, ayrıca bir taraftan, “Hoparlörle ezan okumak caiz mi?” meselesini dahi tartışacak kadar takva titizliği(!) gösterirken, bir taraftan da tanınmış kadın sanatçılara kendi televizyon kanallarında yıllar boyu çalgı çengi programları yaptıran malum çevreler Kutlu Doğum vesilesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı FETÖ’yle irtibatlandırıp yıpratmaya çalışmakta, bu vesileyle Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ile Prof. Dr. Ali Bardakoğlu ve Prof. Dr. Ömer Özsoy gibi hocaların dinî alanda sapkın görüşlere sahip olduklarından da dem vurulmaktadır. Böyle bir haydutluğa soyunan bazı kaypak tipler, “Millet balık hafızalıdır” diye düşündüklerinden olsa gerek, 17/25 Aralık’tan sonraki tarihlerde dahi FETÖ’nün mekânlarında konferansçı olarak ağırlandıklarını hiç kimsenin hatırlamayacağını sanmaktadır.

Bardakoğlu ve Özsoy gibi İlahiyat hocalarına yönelik karalama kampanyası zaman zaman bizi de kadraja alıyor. Fakat bize FETÖ üzerinden operasyon çekmek pek inandırıcı bulunmayacağından, tıpkı adı geçen hocalarımıza yönelik girişimlerde olduğu gibi, bazı yazılarımız ve konuşmalarımızdan birkaç cümlelik alıntılar, hatta bizim başkalarından aktardığımız pasajlar kimi zaman gazetelerde makale konusu oluyor, kimi zaman da whatsapp gibi mecralarda dolaşıma sokuluyor. Ama tam bu noktada taşı gediğine koymak için şunu sormak gerekiyor: FETÖ elebaşı Gülen ve İlahiyatçı ekürisi yıllardan beridir, “Lâ ilâhe illallâh neyinize yetmiyor; Muhammedün rasûlullâh demeye ne gerek var?” derken, “Nasr suresindeki ve’l-feth aslında fethullah demektir” diye yazıp çizerken, bugünkü din kahramanlarından hangisinin, yüksek sesle, “Bre sapkınlar! Haddinizi bilin, tövbe edin!” diyebilme cesareti gösterdiğini gerçekten merak ediyorum. İşin doğrusu, o tarihlerde Gülen ve ekürisinin din hakkında ne söyledikleri kimin umurundaydı ki? Cümle âlem gibi bizim bu din kahramanlarının pek çoğu da o günlerde Pensilvanya’ya selam çakma kuyruğunda sıra bekliyor, “Mübarek Hocaefendi hazretleri…” gibi hitaplarla yaltaklanma edebiyatının en güzel örneklerini veriyordu. Kısacası, bugünkü din kahramanları o günlerde Abant senin, diyalog toplantıları benim diyerekten Gülen’in gözüne girebilmek için binbir çeşit yağcılık yapıyordu.

***


Bu tiplerin şimdilerde haydut çetesine dönüşmesi her dönemde güçlünün yanında pozisyon alma ahlaksızlığından başka bir şeye karşılık gelmiyor. Ne yazık ki bugün şahit olduğumuz yaftalama kampanyaları, “Ne kadar fazla sayıda muhalifi ihraç kararnameleriyle bertaraf ettirebilirsek, o nispette kârdır” düşüncesiyle OHAL iklimini fırsata çevirmek gibi bir süfliliği ifade ediyor. Fakat buradaki süflilik katıksız dinî hamiyet ve hassasiyet söylemiyle sütreleniyor. Bu yöntemin Zaman Gazetesi ve Samanyolu TV’den aşina olduğumuz yöntemlerden pek farklı olmaması, FETÖ’nün en önemli uzmanlık alanı olan kumpasçılığın şimdiki haydutlar çetesi tarafından tevarüs edildiğini gösteriyor. Öte yandan, 17/25 Aralık’tan sonraki tarihlerde, “Bu kavga hükümet-cemaat kavgası değil. Bütün dünyada okul, eğitim gibi çok iyi hizmetler yapan bu güzel insanlara iftira atmak çok büyük bir yanlıştır… Hocaefendi hakkında çok saygılı bir dille konuşmak lazım… Hocaefendi’ye terbiyesizlik eden herkesi kınamak lazım…” tarzında Gülen güzellemeleri yapan bir dizi haydut da bugün adeta FETÖ iddianamelerini hazırlayan birer savcı edasıyla karşımıza çıkıp kimin FETÖ’cü olup olmadığını belirlemekle vazifeli gibi konuşmaktan utanıp sıkılmıyor. Bilakis FETÖ konusundaki kirli ve şaibeli geçmişlerinden dolayı küçücük bir özür dileme ihtiyacı hissetmeyecek düzeyde pişkinlik sergiliyor. Fakat tuhaf olan şu ki hemen her vesileyle FETÖ meselesinin sulandırılmaması gerektiğine dikkat çeken ümera bu vahim manzara hakkında pek konuşmuyor. Sonuçta, FETÖ bataklığında topyekûn debelenir hale gelmemiz benim gibi sayısız insanda bulantı hissi uyandırıyor.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 27 Mayıs 2017

Biz ve Anomik Ahvâlimiz

Bu yazı, “Sen neyin peşindesin? Senin bu müslüman toplumla ne alıp veremediğin var?” diye başlayıp hakaretle son bulması muhtemel birtakım eleştirilere hedef olacaktır. Ne yazık ki gerek 17-25 Aralık sürecinde gerek daha öncesinde FETÖ’ye dair yazdıklarımdan dolayı da benzer eleştirilere muhatap olmuştum. Fakat kim ne derse desin ve nasıl eleştirirse eleştirsin, şu bir gerçek ki günümüz Türkiye toplumu anomi hastalığına yakalanmış durumdadır. Bu sârî hastalıkla ilgili tespitlerimiz hem bir öz eleştiri, hem de emir bi’l-marûf nehiy ani’l-münker ilkesi uyarınca hisbe bağlamında okunmalıdır. Hisbe kişi, toplum ve devlet haklarını ihlal fiillerine karşı kamu düzenini ve genel ahlakı koruma faaliyetini ifade eden bir terimdir. Ancak bizim buradaki çabamız “ihtisab ağalığı” veya “ahlak zabıtalığı” gibi bir faaliyetten öte, kendimize çeki düzen verme ihtiyacımız hususunda duyarlılık oluşturmaya yönelik sivil ve samimi bir gayretten ibarettir.

***

Sistematik olarak ilk defa Emile Durkheim tarafından kullanılan anomi kavramı toplumsal bir hastalık olarak kural tanımazlığı ifade eder. Başka bir ifadeyle, toplumsal yapıdaki normlar ve kuralların işlevini yitirmesiyle ortaya çıkan başıbozukluk, dengesizlik ve karmaşa durumu anomiye tekabül eder. Usulsüz imar, ihale gibi sorunlardan kaçak yapı ve kaçak elektrik kullanımına, devletten maaşın kesilmemesi veya maaş bağlanması için resmen boşanıp fiilen/dinen(!) evli yaşamaktan, zekâtı vergi borcuna sayma kurnazlığına değin sayısız kuralsızlık birer anomi göstergesidir. Bireysel davranışları tanzim edici sosyal ahlak normlarının alt üst olmasını ve davranışlar üzerinde müessir kuralların bulunmamasını ifade eden anomi halinde toplumsal dokular gevşer, maşeri vicdan derinden yaralanır, doğru-yanlış konusunda ahlâkî rehberlik kaybolur ve nihayet yön yitimi kaçınılmaz olur.

Prof. Ali Çarkoğlu ve Prof. Ersin Kalaycıoğlu’nun yakın geçmişte yaptıkları bilimsel araştırma anomi hastalığımızın yaygınlık düzeyi hakkında ürkütücü sonuçlar ortaya koyuyor. Araştırmadaki, “Nüfusumuzun yüzde 85’i kuralsızlık ortalamasını aşan tavırlar ve anlayışlar içinde” ifadesi vahim vaziyeti yeterince açıklıyor. Belli ki toplum olarak kuralsızlığı kural gibi algılamaya teşne halde yaşıyoruz. Hemen her birimiz her türlü kuralın esnetilebileceğine veya arkasından dolanılabileceğine dair güçlü bir inanç taşıyoruz. Kural esnetmeyi ve çok kere de kuralı bertaraf etmeyi normal bir davranış olarak görüyoruz. Hâl böyle olunca, memleketteki her on kişiden yedisi memuriyet için torpil gerektiğini, her on kişiden altısı amaca giden yolda her şeyin mubah olduğunu ve yine her on kişiden beşi zamana ve mekâna göre ahlâkî normların pekâlâ değiştiğini rahatlıkla söyleyebiliyor. Diğer müslüman ülkelerde de genel manzara bizden pek farklı görünmüyor. The George Washington Üniversitesi’ndeki iki araştırmacının, “Müslüman Ülkeler Ne Kadar İslâmî?” başlıklı araştırmasındaki sonuçlar halkı müslüman ülkelerden hiçbirinin İslâmîlik endeksi sıralamasının ilk otuzunda yer almadığını gösteriyor.

Öte yandan, yine Çarkoğlu ve Kalaycıoğlu tarafından Uluslararası Sosyal Saha Çalışmaları Programı kapsamında hazırlanan “Türkiye’de ve Dünyada Vatandaşlık” (2015) başlıklı rapora göre Türkiye insanının yüzde 75’i (dünya ortalamasında birinci) insanların kendilerinden yararlanmaya çalıştığını düşünürken, yüzde 86’sı (dünya ortalamasında ikinci) insanları güvenilir bulmadığını söylüyor. Türkiye’de araştırmaya katılanların sadece yüzde 14’ü insanlara güvenilebileceğini belirtiyor. Buna mukabil Danimarka’nın yüzde 77’si, Norveç’in yüzde 73’ü, İsveç’in ise yüzde 66’sı insanlara güvenilebileceğini söylüyor. Demek ki “ruh kökümüz, gönül coğrafyamız, medeniyet inşası, biz idraki” gibi fiyakalı laflarla peynir gemisi yürümüyor.

***


Hâsılı, anomi hastalığı bizi çökertmek üzeredir. İki-üç dünyalı olarak yaşayıp sadrımızda iki-üç ayrı kişilik taşımamız da anominin tuzu biberi olsa gerektir. Tanzimat’tan beri parçalanmış bir zamanın yaşandığına atıfla modernleşme sürecinin yarattığı sancıların psikolojik izdüşümlerine dikkat çeken Tanpınar’ın söylediği gibi her daim içimizden ikiye bölünmüş halde yaşıyoruz, yaptığımızın çoğuna tam inanmıyoruz; çünkü bizim için başka türlüsünün de daima mevcut olduğunu düşünüyoruz. Bundan dolayı da kendimize birkaç farklı meşruiyet ölçütü oluşturuyoruz. Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun Müslümanlığımızla Yüzleşme adlı eserinde ifade ettiği gibi zihnimizde birkaç farklı meşruiyet ölçütüne yer olması, birkaç çıkış kapımızın bulunması demektir. Yeri geldiğinde devletin kanununa, toplumsal nizama sığınırız. Şayet böyle bir imkân bulamazsak, bu sefer zihnimizdeki meşruiyet ölçütlerini devreye sokarız. Böylece kendi kendimize verdiğimiz veya başka birinden istimdatla elde ettiğimiz cevaz fetvasıyla yolumuzu bulmayı başarırız. Hele bir de cemaat ve tarikat mensubiyetimiz varsa, bu durumda üçüncü bir kapımız olur. Üç ayrı meşruiyet ölçütü ve bir o kadar da çıkış kapısı bulunan kişinin “güvenilir insan” (mümin) profili çizmesi mümkün değildir. Çünkü böyle bir insan üç ayrı kişilik, üç ayrı doğru, üç ayrı çıkış yoluna sahiptir. Kendimize bol seçenekli meşruiyet ölçütleri oluşturmamızın asla güven telkin etmeyen, her an farklı ölçütler arasında sörf yapabilen, dolayısıyla ne zaman ne yapacağı kestirilemeyen bir insan tipi ürettiği izahtan varestedir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 20 Mayıs 2017

Dini Temsil Sorunu, Makâsıdî Tefsir, İslam ve Yorum

Bu yazının başlığı 28 Nisan-09 Mayıs 2017 tarihleri arasında üç ayrı üniversitemiz tarafından gerçekleştirilen üç sempozyuma atıfta bulunmaktadır. Dini Temsil sempozyumu Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından 28-29 Nisan 2017 tarihlerinde Erzurum Nene Hatun Kültür Merkezi’nde, Makâdısî Tefsir (Modern Dünyada Kur’an’ın Yeri: Makâsıdî Tefsire Doğru) konulu uluslararası sempozyum 29 Mayıs Üniversitesi Kur’an Araştırmaları Merkezi (Kuramer) tarafından 29 Nisan 2017 tarihinde İstanbul’da, İslam ve Yorum başlıklı uluslararası sempozyum ise İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından Malatya’da gerçekleştirildi. Son zamanlarda giderek yoğunlaşan sakil din söylemlerinin boğucu havası içinde bir nebze rahat nefes almamıza vesile olan bu üç ilmî faaliyetin gerçekleşmesine ön ayak olan değerli hocalarımız ve meslektaşlarımıza, özellikle de Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Sinan Öge ve Doç. Dr. Hanifi Şahin’e, başta Prof. Dr. Ali Bardakoğlu olmak üzere tüm Kuramer ailesine, İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Kızılay ve İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fikret Karaman’a şükranlarımı arz ediyorum.

***

Öte yandan, 03 Mayıs 2017 tarihinde “Günümüz İslam Düşüncesinin Sorunları” konulu bir konferans için bizi üniversitelerine davet edip çok büyük bir konukseverlikle ağırlayan Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörü sayın Prof. Dr. A. Kemal Çelebi, rektör yardımcısı sayın Prof. Dr. Muzaffer Tepekaya ve Yrd. Doç. Dr. Ferhat Berber’e de tüm içtenliğimle teşekkür ediyorum. Ayrıca 04 Mayıs 2017 tarihinde Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde gerçekleştirilen “Tefsir Geleneğinde Akıl” konulu programa bizi davet eden Doç. Dr. Kasım Küçükalp ile bu programa iştirak eden diğer hocalarımız ve lisansüstü öğrencilerimize de can-ı gönülden şükranlarımı arz ediyorum. Son olarak, Malatya’daki İslam ve Yorum sempozyumu vesilesiyle Malatya İlahiyat, Ensar ve İlim Yayma Vakıflarınca düzenlenen “Günümüz İslam Toplumunda Ahlak” konulu panel programına katkı veren tüm yetkililere teşekkürü borç biliyorum. Bütün bunların yanı sıra, 28-29 Nisan 2017 tarihlerinde 16. Bursa Edebiyat Günleri kapsamında tertip edilen “27 Mayıs’tan 15 Temmuz’a Darbe Edebiyatı” konulu sempozyuma katılamayışımdan ötürü, değerli büyüğüm Metin Önal Mengüşoğlu’ndan özür diliyor ve affımı istirham ediyorum.

Bahsi geçen sempozyumların muhtevasına dair birkaç kelam etmek gerekirse, öncelikle dini temsil konusunda söylenmesi gereken ilk söz şöyle formüle edilebilir: Dini temsil, Allah’ı ve mutlak hakikati temsilden öte, on beş asır boyunca müslümanlarca yorumlanmış ve yaşanmış dinin (tedeyyün) ilâhî rehberliğe uygunluk sorunu açısından değerlendirilmesi gereken bir meseledir. Kur’an’da şâhid, şehîd (tanık) gibi kelimelerle atıf yapılan “temsil” aslında bilfiil tanıklığı, olunması gereken yerde olmayı, yani müslüman olma ve müslümanca yaşama taahhüdünün gereklerine harfiyen uymayı ifade etmektedir. Bu anlam belirlemesi dini temsilin ontolojik ve pratik boyutuyla ilgilidir. Temsilin bir de epistemolojik ve teorik boyutu vardır ki bu boyut daha ziyade dinî bilgi, kaynak gibi konularla ilişkilidir.

Makâsıdî tefsir, Kur’an’ın ne söylediğinden hareketle ne söylemek istediğini, başka bir deyişle, Kur’an’ın Hz. Peygamber ve ilk müslüman neslin hayat tecrübesi içerisinde ete kemiğe bürünmüş özgün anlamlarında mündemiç olan külli/tümel manaları yakalamayı ve bunları günümüz dünyasına taşımanın imkânları üzerine imal-i fikirde bulunmayı ifade eder. Bu vesileyle, modern dönem İslam dünyasında makâsıd temelli Kur’an okumalarının hayli zayıf ve cılız olduğunu belirtmek gerekir. Bu sorunun temel sebeplerinden biri, nascı-lafızcı hâkim dinî anlayışın baskısı, hatta İmam Şâfiî’nin Hanefî gelenekteki istihsan formülünü “telezzüz” (paşa gönlün arzusuna göre din tasarımı) diye yargılaması gibi, makâsıdçı (gâi, teleolojik) okumaların da -haşa- Allah’a psikanaliz uygulamak gibi algılanmasıdır. Bu yüzden, Kur’an ve makâsıd adına söylenenlerden hâsıl olan sonuç maalesef “sıfıra sıfır elde var sıfır” olmaktadır.

***

İslam ve yorum meselesine gelince, din gerçeği vahiy ve peygamber vasıtasıyla tarih sahnesine girip insan zihnine konu olduğu an itibariyle yorumlanmış din haline gelir ve bunun hayat sahnesindeki tezahürleri tedeyyün diye ifade edilebilir. On beş asırlık tarihî tecrübe içerisinde ortaya çıkan ve dinin temel kaynaklarına referansla meşruiyet iddiasında bulunan her bir mezhep, fırka ve ekol bizatihi dine değil, dinin farklı bir yorumuna karşılık gelir. Yorum beşerî bir faaliyettir, dolayısıyla yorumun mutlak nesnel olması mümkün değildir. Her bir yorumcu (müfessir, müevvil, mütekellim, fakih, mutasavvıf) yaşadığı çağ ve çevrenin çocuğudur. Haliyle, yorumcunun dinî metni yorumlayışında sübjektiflik kaçınılmazdır. Bu sebeple, tarihin belli bir kesitinde ortaya çıkan bir yorum ne kadar yaygın kabul görürse görsün, bizatihi dini temsil etmez, edemez. Kısacası, din referanslı hiçbir yorumun mutlak hakikati temsil ve temellük ettiğini söylemek ilmen de ahlaken de mümkün değildir.


Not: Birkaç gündür Atatürk’ün özel hayatı ve annesi hakkında ortaya atılan birtakım çirkin iddialar tartışılıyor. Geçmiş yıllarda dindar kitleleri Kemalizm sopasıyla terbiye etme girişimlerine ve sayısız istiskallere, dolayısıyla Kemalist ideoloji ve bileşenlerine yönelik eleştiri hakkımız saklı olmakla birlikte, Atatürk’ün özel hayatı ve annesi hakkında söylenenlerin bırakın müslümanlığa, asgari düzeyde insanlık kalıplarına dahi sığmadığını, bu bakımdan söz konusu iddiaları dillendiren şahısların haysiyetsizlikten başka bir sıfat taşımadıklarını söylemek lazımdır. İnsan ve adam olmanın zorunlu şartı her daim haysiyet, şeref, ahlak, iz’an, insaf, vicdan sahibi olmaklıktır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 13 Mayıs 2017

Kaynak: http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/dini-temsil-sorunu-makasidi-tefsir-islam-ve-yorum-3986

Günümüz İslam Düşüncesinin Sorunları | Celal Bayar Üniversitesi | 3 Mayıs 2017 - Prof. Dr. Mustafa Öztürk


Toplumsal Dirlik ve Dinginlik İçin Daha Çok Özgürlük

Reel politikle meşguliyetten hazzetmem; çünkü politikanın tabiatını sevmem. Fakat gerek toplum hâlinde yaşamamız, gerekse toplumun siyasal örgütlenişini ifade eden bir devlet çatısı altında bulunmamız nedeniyle sosyo-politik süreçlere büsbütün bihaber olmamız imkânsız. Hâliyle 16 Nisan tarihli referanduma ve bu referandumun sosyolojik yansımalarına bigâne kalmamız da imkânsız. Geçen haftaki yazıda da değindiğim gibi referandum sürecinde toplum gözle görünür biçimde kutuplaştı. Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in Türkiye’de kutuplaşmayla ilgili saha araştırmasında ortaya çıkan bazı sonuçlar son derece manidar. Birlikte yaşama tecrübesi söz konusu olduğunda, kutuplaşmanın topyekûn huzursuzluk ve mutsuzluktan başka bir şey vaat etmediği aşikâr.

***

Thomas Hobbes Leviathan’da toplumsal çatışmayı insanoğlunun “doğa (nature) durumu” olarak açıklar. Doğa durumunda herkes her şey üzerinde hak sahibidir. Böyle bir durum “kimin gücü kime yeterse” yahut “kim kimin hakkından gelirse” sosyolojisini üretir. İki insanın aynı anda aynı şeyi istemeleri halinde çatışma ve savaş mukadderdir. Kısacası, doğa hâlinde beşerî hayat acımasız ve vahşidir. Gerek “İnsan insanın kurdudur” sözünde ifadesini bulan çatışma hâlinden kurtulmak, gerek korkulardan uzaklaşmak, gerekse güvenli bir hayata kavuşmak amacıyla herkes için bağlayıcı bir sosyal sözleşmeye ihtiyaç vardır ki bu sözleşmeyle ortaya çıkan şey devlet denilen tüzel varlıktır.

Hobbes’un devlet vurgusu önemlidir; fakat “nasıl bir devlet” sorusu çok daha önemlidir. Çünkü devlet mutlak güç ve otoriteyle temsil edildiğinde, insanlar devletlû olarak da birbirlerini kemirir ve böyle bir durumda devlet aygıtı “Leviathan”a dönüşebilir. Gerek “insan devlet için değil, devlet insan içindir” ilkesini tatbik mevkiine koymak, gerekse insanı insana kurt değil, refik (arkadaş, yoldaş) kılmak ve farklı olanın ötelenip örselenmediği huzurlu bir yaşam ortamı sağlamak için devlet adaletten de ödün vermeksizin özgürlükleri çoğaltmalı yahut özgürlük ilkesi devlet modelinde esas olmalıdır. J. Stuart Mill özgürlük manifestosu niteliğindeki On Liberty (Özgürlük Üzerine) adlı eserinde, “Şayet tüm insanlığın, farklı düşünen tek bir kişiyi susturmasını haklı buluyorsanız, gün gelip de o tek kişi iktidarı ele geçirdiğinde tüm insanlığı susturmasına karşı çıkma hakkına sahip olamazsınız” der. Ona göre birey toplumun temel yapı taşıdır. Toplumsal gelişme ancak bireysel gelişmeyle mümkündür. Bireysel gelişmenin yolu her şeyden önce fikir ve ifade özgürlüğünden geçer.

Unutmamak gerekir ki Allah Teâlâ İblis’e dahi kendini ifade etme hürriyeti vermiştir. Kur’an’daki İblis kıssasını ister hakiki, ister mecazi, ister temsilî kabul edin, sonuçta İblis figürü kâfir/nankör olma ve aynı zamanda meram anlatma özgürlüğüne işaret eder. Bu bağlamda Voltaire’ın, “Söylediklerinizin hiçbirine katılmıyorum, ama bunları söyleme hakkınızı ölümüne savunurum” sözünü hatırlatmak faydalı olabilir. Özgürlük fayda beklentisiyle değil, ahlâkî bir gereklilik olarak savunulması gereken bir değerdir. Özgürlük güç ve otorite sahiplerince bahşedilen bir lütuf ve ihsan değil, en temel insan hakkı olarak görülmelidir. Bu bağlamda, az gelişmiş toplumlarda yahut bizim gibi orta gelir tuzağına yakalanmış toplumlarda özgürlüklerin bihakkın hazmedilememesi kuvvetle muhtemeldir; dolayısıyla “özgürlüğün azı karar, çoğu zarardır” gibi bir argüman geliştirilebilir. Fakat böyle bir argüman ancak az gelişmişliğe razı olmak veya bunu kader saymak şartıyla geçerli olabilir.

***


Bu mesele bir kenara, insanı diğer varlıklardan ayıran temel unsur, akıl ve düşünme kabiliyetidir. Toplumun hem kurucu gücü hem de toplumsal gelişme dinamiği insan zihni ve zihnin ürettiği düşüncedir. “Özgürlük adını hak eden tek özgürlük biçimi, diğer insanları kendi doğrularından yoksun bırakmadan kendi doğrumuzu bildiğimiz yoldan gerçekleştirmektir” diyen Mill’e göre herhangi bir düşünce çoğunluk tarafından bugün yanlış olarak kabul edilebilir; fakat yarın bir gün başka bir toplumsal vasatta son derece yararlı görülebilir. Nitekim tarih kayıtları geçmiş yüzyılların birinde mahkûm edilen bir düşüncenin sonraki yüzyıllarda genel kabul gördüğüne dair sayısız örnek içerir. Keza zamanın behrinde düpedüz tekfir edilen pek çok âlim ve mütefekkirin uhrevi âleme göçtükten birkaç asır sonra İslam medeniyetinin parlak simaları arasında sayıldığına dair de sayısız örnek verilebilir. Uzun lafın kısası, toplumsal dirlik düzenlik için daha çok özgürlük gerekir. Hem devlet çarkımız iyi işlesin hem de memlekette bahar havası essin istiyorsak, özgürlük alanlarını genişletmek elzemdir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 6 Mayıs 2017

Ömer Özsoy ile


Fesâd-ı Zamanda Budalalığa Methiye

İçinde bulunduğumuz zaman, sanki fesâd-ı zamandır. İslâmî kaynaklarda fesâd-ı zaman toplumsal yıpranma ve genel ahlakta aşınma sorunu olarak tanımlanır. Ebû Tâlib el-Mekkî ve Gazâlî gibi bazı mutasavvıflar fesâd-ı zamandaki ahlak sorunları üzerinde dururken, fıkıhçılar meseleyi ahkâmın değişmesinde rol oynayan faktörler kapsamında ele alır. İçinden geçtiğimiz bu kritik süreçte genel toplumsal manzaramız, Thomas Hobbes’in meşhur ettiği, “İnsan insanın kurdudur” (homo homini lupus) sözünü hatırlatır tarzdadır. Özellikle referandum sürecinde yaşandığı üzere toplumsal kamplaşma had safhadadır. Her ne kadar bazı arkadaşlarımız, “Biz karpuz değiliz” deseler de ortadan ikiye yarılma durumu aşikârdır. Karşıt kutuplar arasında didişme ve birbirini kemirme arzusu maalesef azalmamaktadır. İki taraf birbirine acımasızca ateş etmekte, bu arada aynı semtin sakinleri arasında da birbirini tasfiye girişimleri hızla devam etmektedir. Bütün bunların yanında hemen herkes kendi lansmanını fazlasıyla akıllı, akıldane ve işbilir kişi olarak yapmakta, üstelik kimse kimsenin ne dediğine kulak asmamakta ve sonuçta herkes bildiğini okumaktadır.

***
Bu durum, geçen hafta Ankara’da birkaç entelektüel arkadaşla sohbetimize konu olan orta gelir tuzağı ve bu tuzaktan paçasını kurtarmakta güçlük çeken ülkelerdeki genel toplumsal yapı ile de ilişkisi kurulabilecek bir soruna atıfta bulunur. Zira orta gelir tuzağı sadece ülke ekonomisindeki kişi başı gelir düzeyinin belli bir aşamaya ulaştıktan sonra orada sıkışıp kalmasına değil, toplumsal dokuda kişilik/karakter aşınmasına ve kaypaklaşmasına da yol açar. Bu konuda somut bir örnek vermek gerekirse, sözgelimi Marmaray’a girişteki turnikeleri kaldırıp yolcuların trene bindikten sonra denetimsiz olarak kartlarını okutmaları yönünde bir düzenleme yapalım ve bir süre sonra kaçak yolcu oranlarına hep birlikte bakalım… Bu arada, turnikesiz geçiş sisteminin uygulandığı Helsinki metrosunda biletsiz seyahat eden yolcu oranının yüzde 2 olduğunu da hatırlatalım.

Her neyse, işbu fesâd-ı zamanda yüreğinin kuytusuna çekilip adeta ıssız adam olarak yaşamaya çalışmak, dürüst ve ahlaklı olmayı hayatın rüknü saymak herhalde alıklık ve budalalık olmalıdır. Bu anlamda budalalık Dostoyevski’nin Budala adlı romanını hatırlatır. Dostoyevski bu romanda, sara hastası bir genç adam (Prens Mişkin) karakteri üzerinden çivisi çıkmış dünyada dürüst, erdemli bir insan olarak yaşamanın zorluklarını anlatır ve bu arada toplumsal yapıdaki çürüklüğü tasvir etmeye çalışır. Ona göre kirli bir dünyada temiz kalmak ve ne pahasına olursa olsun iyiliği çoğaltmaya çalışmak budalalıktır. Nitekim Prens Mişkin çocuk saflığı içerisinde, insanların kötülüklerini anlayamayacak düzeyde bir budala gibi yaşamaktadır.

Dostoyevski’nin saf, bön, budala Mişkin karakteri, “Cennetliklerin çoğu ebleh/budala kimselerdir” (ekserü ehli’l-cenneti el-bülh) mealindeki rivayeti hatırlatır. Bu rivayet Bezzâr, Beyhakî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Gazâlî, Fahreddîn er-Râzî, Kurtubî gibi birçok muhaddis, müfessir ve mutasavvıf tarafından hadis olarak nakledilir. Buna mukabil İbnü’l-Cevzî ve Ali el-Kârî gibi hadis tenkitçileri rivayetin asılsız olduğu veya en azından sahihlik vasfı taşımadığı kanaatindedir. Rivayette geçen blh kökü birçok Arap dilcisi tarafından, “gönül saflığı” diye izah edilmiş, “bülh” kelimesine de “gönlü saf/temiz olan, kötülük bilmeyen ve insanlara karşı hüsnüzan besleyen kimse(ler)” anlamı verilmiştir. Bu evsaftaki insanlar dünyevî işlere karşı ilgisiz olduklarından işbilirlik ve kurnazlık nedir, pek bilmezler. Onlar daha ziyade uhrevî umura odaklanır, dolayısıyla el âlemle değil, kendileriyle meşgul olurlar. Böylece cennetlik olmaya hak kazanırlar. Müfessir Kurtubî, “O gün ne mal-mülk fayda verir insana, ne oğul-uşak; Allah’ın huzuruna saf/temiz bir kalple gelen kurtulur ancak…” mealindeki Şuarâ 28/88-89. ayetler münasebetiyle, “Cennetliklerin çoğunluğu ebleh/budala kimselerdir” rivayetinin sahih hadis olduğunu vurgular ve hadisteki “bülh” kelimesini, “gönül saflığı içinde sırf iyilik peşinde koşan ve kötülükten gafil olan kimseler” diye açıklar.

***

Buna karşılık bazı mutasavvıflar kelimeyi bilindik anlamda “eblehler” (ahmaklar) diye tefsir eder. Mesela, Gazâlî Cevâhiru’l-Kur’ân adlı eserinde “Fatiha suresi cennetin anahtarıdır” dedikten sonra, dinî hakikatleri kavrayış bağlamında iki tür cennetten bahseder. Konuyla ilgili ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla bu iki cennetten ilki eblehlerin, ikincisi âriflerin cennetidir. Maddi nimetler ve güzelliklerle bezeli cennet, Gazâlî’nin nazarında eblehlerin cennetidir. Çünkü eblehler zümresi nimet denilince yeme-içme ve cinsellik gibi şeylere dikkat kesilir. Oysa âriflerin gözü manevi nimetlerdedir. Bu yüzden onların cenneti “marifetullah”a karşılık gelir. Ârif, marifetullah cennetinin kapıları kendisine açılınca oraya yerleşir ve eblehlerin cennetine dönüp bakmaya tenezzül etmez. Maddi nimetlerle bezeli cennete erişmek için çaba gösterenler gerçekte mide ve tenasül uzvu için çalışan kimselerdir ki söz konusu hadiste bu kimseler “bülh” (eblehler) diye nitelendirilmiştir.

Yunus Emre’nin “Cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri…” şeklindeki dizelerini anımsatan bu ilginç yorumun tasavvufî gelenekteki meşhur avâm-havâs ayırıma dayandığı söylenebilir. Özellikle müesses tasavvufta avâm-havâs ayrımına “seçkincilik” diyebileceğimiz bir algı ve anlayış refakat eder. Fakat ne ilginçtir ki bu seçkincilik sulu gözlü bir mahviyet söylemiyle başlar, son kertede abartılı tevazu kalıbına sokulmuş kibirle biter. Ârif olmak ve marifetullah için çabalamak şüphesiz her müslüman için çok önemlidir. Fakat büyük bir tevazu ve mahviyetle başlayan kemal-i ahlak ve maneviyat serüveninin sonunda ucb ve kibre kapılmamak, yani Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmamak çok daha önemlidir. Bu bakımdan, her işimizi mümkün mertebe saflık ve sadelikle ortaya koymaya çalışmak, fesâd-ı zaman söz konusu olduğunda ise en azından akıl ve ruh sağlığını korumak için sapsade bir budala gibi yaşamaya odaklanmak gerekir.

Ferisîlik ve Ferisî Dindarlığı

Ferisîlik, ikinci mabed döneminde (M.Ö. 515-M.S. 70) Yahudi toplumunun daha ziyade orta sınıfınca benimsenen ve Hz. İsa zamanında Yahudi ortodoksisini temsil eden bir mezheptir. Ortodoksi dinî gelenekte hâkim anlayışı ve/veya merkezî yorumu ifade eden bir terimdir. Ferisîlik dinî alanda kabadayılıkla nam salan bir mezhep olarak bilinir. Ferisîlerin ayırt edici özelliklerinden biri, “kaba softa ham yobaz” tipolojisi sergilemektir. Haşmoniler döneminden itibaren siyasal otorite üzerinde de her zaman etkili olan Ferîsîlîk genellikle din ulemasından oluşan bir grup tarafından temsil edilir. Ferisîlikte yazılı Tora’nın yanında şifahî Tora da (Mişna ve Talmudlar) vahiy mahsulü sayılır. Bu gelenekçi anlayış ve inanışa göre şifahî Tora Hz. Musa’dan itibaren diğer peygamberler vasıtasıyla Sanhedrin (Büyük Meclis) üyelerine ulaşmıştır.

***
Ferîsîler Sanhedrin üyelerinin takipçileri ve şeriatın tavizsiz müdafileridir. Bu şeriat yazılı Tora’daki ahkâmın yanı sıra şifâhî tefsirler ile geleneksel kabulleri de içerir. Başka bir ifadeyle, bu geleneksel kabuller ile tarihî süreçte ihdas edilmiş ritüeller Ferisîler nezdinde Tevrat şeriatıyla aynı kategoride değerlendirilir. Ferisî dindarlık ise gerek yazılı şeriatın, gerek sözlü geleneğin şekilsel boyutunda aşırı titizlenmek ve fakat dinî vecibelerin ahlâkî özüyle pek ilgilenmemek şeklinde kendini gösterir. Ferisîlikteki sahih dinî anlayış (ortodoksi) ve yaşayış kısaca “gösterişçi ve iki yüzlü dindarlık” diye ifade edilebilir.

Ferisîler kendilerince hakikati temsil ettiklerinden, dinî alanda kendi mezheplerinden farklı görüş ve anlayışları benimseyen zümreler sapkınlığın (heretiklik, mülhidlik, zındıklık) temsilcileri olarak telakki edilir. Nitekim Hz. İsa, Ferisîler nazarında tam manasıyla sapkın, yoldan çıkmış birisidir. Daha açıkçası Hz. İsa şeriata karşı çıkmak gibi çok büyük bir cürüm işleyen, bu yüzden de küfre giren birisidir. Buna mukabil Hz. İsa’nın nazarında Ferisîler ikiyüzlülüğün kitabını yazan bir din çetesidir. Hz. İsa görünüşte şeriatın zahirî hududunu tatbikte kılı kırk yarmasına karşın aynı şeriatın bâtınî (derûnî, ahlâkî) hukukunu umursamayan bu din çetesine kimi zaman, “Sizi yılanlar, engerekler soyu!” diye hitap etmiş ve bu taifenin ahlaksız dindarlıklarını şu çarpıcı ifadelerle eleştirmiştir:
Ferisîlerin size söylediklerinin tümünü yapın; fakat onların yaptıklarını yapmayın. Çünkü onlar söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar. Onlar taşınması güç yükleri/mükellefiyetleri başkalarının sırtlarına yüklerler, kendileri ise bu yükleri taşımak için parmaklarını bile kımıldatmazlar. Onlar ne yaparlarsa gösteriş için yaparlar. Mesela, hamaillerini büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar… Havralarda seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selamlanmaktan ve insanların kendilerini Rabbî (Din âlimi) diye çağırmalarından zevk duyarlar (Matta, 23/1-7; Markos 12/38-39; Luka 11/43, 46, 20/45-46).

Vay halinize, ey din bilginleri ve Ferisîler! Bir yandan gösteriş için uzun uzun dua edersiniz, öte yandan dul kadınların malını mülkünü sömürüp yersiniz (Matta 23/13-14; Markos 12/40; Luka 20/47)… Vay halinize, Ferisîler! Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri, kıtaları dolaşırsınız. Dininize döneni ise kendinizden iki kat cehennemlik yaparsınız (Matta 23/15). “Vay halinize, ey Ferisîler, ikiyüzlüler! Siz nanenin, dereotunun ve kimyonun ondalığını verirsiniz de, Kutsal Yasa’nın daha önemli konularını -adaleti, merhameti, sadakati- ihmal edersiniz (Matta 23/23; Luka 11/42).

Ey kör kılavuzlar! Küçük sineği süzer ayırır, ama deveyi yutarsınız! (Matta 23/24)… Vay halinize, ey din bilginleri ve Ferisîler, ikiyüzlüler! Bardağın ve çanağın dışını temizlersiniz, oysa bunların içi açgözlülük ve taşkınlıkla doludur. Ey kör Ferisî! Sen önce bardağın ve çanağın içini temizle ki dıştan da temiz olsunlar (Matta 23/25-26; Luka 11/39-40)… Vay halinize, ey Ferisîler, iki yüzlüler! Siz dıştan güzel görünen, ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu badanalı mezarlara benzersiniz. Dıştan insanlara doğru görünüşünüz; ama içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz (Matta 23/27-28).
***

Ezcümle, Hz. İsa’yı tabir caizse illallah ettirip canından bezdiren ve sonunda, “Ey Kudüs! Peygamberleri öldüren Kudüs” (Matta 23/37) diye feryat ettiren Ferisîlik ahlaksız dindarlığın müesses şeklidir. Bu noktada niçin Ferisîlik ve Ferisîler hakkında yazdığım merak konusu olabilir. Beni böyle bir yazı yazmaya sevk eden temel saik, bu seneki kutlu doğum programlarında “güven” ve “güvenirlik” temasının işlenmesidir. Zira “mümin” demek, güven veren ve kendisine güvenilen insan demektir. Hz. Peygamber’in hadisinde ifade edildiği üzere, mümin, insanların elinden ve dilinden selamette/güvende olduğu kimsedir. Oysa bugün bizzat yaşadıklarımdan hareketle kendi adıma söylersem din ve dindarlık konusunda çok titizlenen sayısız dindaşımız bana “Korkirem” türküsündeki şu sözleri hatırlatmaktadır: Cin görirem can görirem, mezarda hortlak görirem, bin türlü tufan görirem, gûllü bir yaban görirem korkmirem bala korkmiren… Bu korkmamazlığım ile vallahi bala, billahi bala, tillahi bala harda bir yobaz görirem, harda bir softa görirem, harda bir molla görirem korkirem… Kandan fikirlerinden, riyakar zikirlerinden korkirem, bala korkirem…

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 22 Nisan 2017

Deizmin Ayak Sesleri

Muhtemelen pek çoğumuz İslâmî alanda işlerin iyi gittiği zehabındayız. Fakat dört bir köşesi muhafazakârlık motifleriyle bezeli gettomuzdaki sosyolojik vakumdan çıkıp etrafa şöyle bir göz attığımızda, bilhassa genç kuşakların İslâmî-ahlâkî değerler sistemine karşı ilgisiz, hatta mesafeli bir dünya görüşüne meylettikleri gerçeğiyle karşılaşırız. Tabiat boşluk kaldırmadığına göre İslâmî değerler sisteminin sahneden çekilmesiyle oluşacak boşluğu mutlaka başka bir şeyler dolduracaktır. Ateizm, nihilizm ve deizm gibi akımlar boşluk doldurma namzetleri arasında sayılabilir. Kanımca ateizmin bu kültürel iklimde geniş ölçekli zemin bulma olasılığı pek güçlü değildir. Kaldı ki ateizmin fikrî-felsefî tedarikçileri konumundaki pozitivizm, natüralizm gibi akımlar günümüz Batı dünyasında bile eski albenisinden çok şey kaybetmiştir. Geleneksel değer normlarına karşı çıkmak ve değer tanımamakla nam salan nihilizmin boşluk doldurma potansiyeli ateizme göre daha güçlü görünebilir. Fakat felsefî ve entelektüel yoğunluğu düşük bir nihilizmin lümpenlikten fazla bir şey üretmeyeceği, hatta pratikte “ergen tripleri” kategorisinde değerlendirilebileceği söylenebilir. İslam’dan boşalacak yeri doldurma konusunda en güçlü ve en tehditkâr aday deizm gibi görünmektedir.

***

Herkes tarafından ittifakla kabul edilen bir tarifi bulunmamakla birlikte deizm kısaca şöyle tanıtılabilir: Âlemi yaratan bir ilk neden olarak Tanrı vardır. Fakat Tanrı âlemin işleyiş düzenine karışmamakta, insan ve tarih alanıyla alakadar olmamaktadır. Bu yüzden, vahiy ve nübüvvet en azından şüpheyle karşılanmalıdır. Din doğal olmalı, ahlak rasyonel temeller üzerine kurulmalıdır. Kısacası, deizm âleme müdahil olmayan bir Tanrı inancı ve beşerî anlayışa/kavrayışa dayalı bir doğal din tasavvurudur. Deistik düşüncenin özellikle genç kuşaklar arasında her geçen gün daha fazla ilgi görmesi ciddiyetle ele alınması gereken bir sorundur. Bu noktada İslam dininin modern çağdaki insanın varlık, varoluş ve mebde-meadla ilgili büyük sorularına cevap vermekte yetersiz kaldığını söylemek mümkün müdür? Kimileri yetersizlik sorunundan söz edebilir; fakat bu sorun İslam’ın aslî kaynaklarıyla değil, Kur’an ve Sünnet diye ifade ettiğimiz iki temel kaynağın algılanış, yorumlanış ve hayata taşınış kalıplarıyla alakalıdır.

İslam dininin normatif karakterli en belirleyici yorumu kelam ilmine aittir. Geleneksel olarak “dindeki ana ilkelerin ilmi” diye nitelendirilen kelamın temel işlevi İslâmî bir dünya görüşü kurmaktır. Başka bir ifadeyle, kelam ilmi kamusal ve özel hayattaki davranış tarzlarımıza fikrî temel oluşturma misyonuna sahiptir. Ne var ki klasik kelam bugün yetkin bir dünya görüşü üretememektedir. Bu yüzden, yeni ilm-i kelam çok acil bir ihtiyaçtır. Nitekim bu ihtiyaç geçen yüzyılda birçok müslüman âlim ve mütefekkirin de gündeminde yer almıştır. Klasik kelamdaki zat-sıfat, isim-müsemma, hissî/kevnî mucize gibi meselelerle ilgili muhtevanın günümüz insanının gerek Tanrı, vahiy, peygamber, peygamberlik ile ilgili sorularına, gerekse âlemdeki derin anlam arayışlarına yeterli cevap veremediği açıktır. Çünkü ortaçağ kelamında Tanrı -tabir caizse- bir “logos”, insan zihnine konu olan bir fikir olarak epistemolojik alana dâhil edilen bir şeydir. Oysa Tanrı’nın daima fiil hâlinde olduğu gösterilmeli, dolayısıyla ulûhiyet bahsi hem ontolojik hem ahlâkî alana dâhil edilmelidir.

***

Bugün klasik kelamın kalıpları içinde konuşup modern durumun karşımıza çıkardığı fikrî ve felsefî sorunlar yumağına asırlar öncesindeki cedellerden istimdatla cevap yetiştirmeye çalışan skolastik zihniyet insanın Tanrı, âlem ve hayatla ilgili büyük sorularını özgüven içinde tartışmak ve bu sorulara sadra şifa cevaplar bulmak için kendini paralamak yerine, dinî alanla ilgili hemen her geleneksel kabulü bir çırpıda dogmalaştırmayı, her bir kritik meseleyi etraflıca tartışmayı da ilhad göstergesi olarak kodlamayı tercih etmektedir. İşbu zihniyet böyle davranmakla bir taraftan belli bir tarihî-mezhebî yorumu bizatihi din ile özdeşleştirmekte, bir taraftan da kendince tek sahih dinî anlayışı muhafaza ettiğini düşünmektedir. Üstelik bu zihniyet kışkırtıcı hamasi söylemlerle sırf kendi mahallesinden devşirdiği, ardından yine hamasi söylemlerle endoktrine edip militanlaştırdığı bir “ergen kitlesi” marifetiyle İslam medeniyetini çok parlak bir geleceğe taşıyacağını vehmetmektedir. Oysa tarihî tecrübede farklı fikirler ve görüşler ne kadar zenginleşmiş ve özgür düşünce ortamında ne kadar fazla tartışılmışsa, İslam medeniyeti de o kadar gelişmiştir. Buna mukabil dinî düşünce ne kadar skolastikleşmiş ve zecrî tedbirlerle farklı görüşlerin önü ne kadar çok kesilmişse, medeniyet de o nispette fakirleşip inkıraz etmiştir.

Sözün özü, Allah’ın yahut Tanrı’nın ontolojik, epistemolojik, ahlâkî ve estetik ifade sistemlerimizin teşekkülünde fiilî sıfatlarıyla etkin rol oynayan aşkın ve içkin (evvel, âhir, zâhir, bâtın) bir varlık olduğu hakikatini ortaya koymakla mükellefiz. Ayrıca dünyanın bizden ve bizim mahalleden ibaret olmadığını kafamıza sokmak, kendi gettomuz ve vakumumuzdan çıkıp âlemde neler olup bittiğini anlamaya çalışmak mecburiyetindeyiz. Bunun için de kendimize yeni bir dil ve dünya görüşü (ilm-i kelam) kurmak zorunda olduğumuzu artık kabullenmeliyiz. Bunun salt teolojik argümanlarla kurulamayacağını söylemek bile zaiddir. Daha açıkçası, yeni bir dil ve dünya görüşü kurma yolunda genel felsefeden tarih, bilim, ahlak ve tasavvuf felsefelerine, sosyolojiden antropoloji ve sosyal psikoloji gibi beşerî ilimlere kadar insanlığın müşterek ilmî ve entelektüel müktesebatının hemen her biriminden faydalanmamız gerektiği şüphesizdir. Ecdat, fetih, nizam-ı âlem, medrese nostaljileriyle kendimiz çalıp kendimiz söylemeye devam ettiğimiz takdirde, deizm gibi tehditler yakın gelecekte karabasan gibi üstümüze çökecektir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 15 Nisan 2017

Darbe Geleneği ve Din Üzerine Birkaç Tarihî Not

İslamiyet’in ilk dönemlerinden günümüze değin sayısız isyan ve darbe vakasında sık sık din kozuna başvurulmuş, dinî referanslar tıpkı 15 Temmuz ihanetinde tanık olunduğu gibi birçok isyan ve darbe hadisesinde kitleleri motive-provoke edici unsurlar olarak kullanılmıştır. Başka bir ifadeyle, dinî değerler ve semboller, darbe geleneğinde çoğu kez halkı ayaklandırma ya da darbeyi meşrulaştırma maksadıyla düpedüz istismar edilip araçsallaştırılmıştır. Denilebilir ki müslüman toplumların on beş asırlık tarihinde ilk kanlı darbe hadisesi Hz. Osman’ın katlidir. Bu olay bahane edilerek dönemin halifesi Hz. Ali’ye karşı sergilenen muhalefet politikası da bir darbe girişimi olarak okunabilir. İslamiyet’in erken dönemlerindeki bir diğer darbe vakası mehdi fikrine ve gizli davet stratejisine dayalı olarak hayata geçirilen Abbâsî ihtilalidir. Abbâsî taraftarlarının otuz yıl boyunca çok gizli şekilde yürüttükleri propaganda faaliyetleri hicrî 129 yılında siyah bayraklar açılarak ihtilal aşamasına geçmiş ve bu ihtilal neticesinde Emevî devleti tarih sahnesinden çekilmiştir.

***

İslam tarihinde din referanslı isyan ve kalkışma girişimleri çok kere de mesiyanik hareketlerin marifeti olarak karşımıza çıkar. Uzun tarihî tecrübede mesihçi dadanma tarzındaki isyan ve darbe teşebbüsleri sayılamayacak kadar fazladır. Bildiğimiz kadarıyla İslam tarihinde ilk defa mehdi unvanıyla anılan Muhammed b. Hanefiyye etrafında oluşturulan mesiyanik mitler gerçekte Emevî iktidarından intikam alma hırsıyla şekillenen bir darbe ideolojisinden başka bir şey değildir. 1240 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı giriştiği büyük siyasî-ictimai isyan hareketine adını veren ve Anadolu’da ilk gayri Sünnî cereyanların temelini atan Türkmen şeyhi Baba İlyas’ın mehdi hüviyetiyle ortaya çıkması da bu bağlamda zikredilebilir.

Osmanlılar dönemine gelince, bu dönemde de maalesef Genç Osman (II. Osman) vakası, Kabakçı Mustafa isyanı, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi, Otuzbir Mart vakası gibi birçok darbe hadisesi vuku bulmuştur. Fakat ne yazık ki dinî değerler, semboller ve figürler bütün bu darbelerde de maalesef birer provokasyon aracı olarak kullanılmıştır. II. Osman’ın görülmedik şekilde katliyle sonuçlanan darbenin önemli aktörlerinden biri Şeyhülislam Esad efendidir. Kabakçı Mustafa isyanı diye bilinen ve III. Selim’in tahttan indirilmesiyle neticelenen darbede de yine dönemin şeyhülislamı Ataullah Mehmed Efendi başı çeken isimlerden birisidir. Şeyhülislam ve din uleması son dönem Osmanlı padişahı Abdülaziz’e karşı tezgâhlanan darbenin de başrol oyuncuları arasında teşhis edilebilir. Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan 31 Mart darbesinde ise Hoca Ali Efendi gibi bir grup softa vasıtasıyla, “Şeriat elden gidiyor” türünden sloganlar devreye sokulmuş, bu arada Derviş Vahdetî gibi karanlık tipler darbeye çanak tutmuştur.

Osmanlı’nın son döneminde 31 Mart vakası gibi darbeler sözde şeriat adına hayata geçirilmiş, Cumhuriyet döneminde ise 28 Şubat gibi kimi darbeler “irtica tehdidi” adı altında din ve dindarlara karşı gerçekleştirilmiştir. Cumhuriyet dönemindeki bu durum Kemalist ideolojinin dini tek kelimeyle irtica olarak kodlayan kök sökücü modernleşme projesiyle ilgili olsa gerektir. Öte yandan dindar kitleler tarihteki pek çok darbe vakasında genellikle suskun kalmayı yeğlemiştir. Halkın darbe süreçlerinde olup bitene seyirci kalmak ve gözle görülür bir tepki koymamak şeklindeki refleksleri, Osmanlı özelinde konuşmak gerekirse, devletin gazâ ve fetih devleti olması, devlet ile ordu ya da askerî güç arasında sıkı bağ kurulması, dolayısıyla darbeler ve darbe teşebbüslerinin devlet bünyesinde iç hesaplaşma olarak algılanması gibi sebeplere bağlanabilir.

***

Din ve darbe meselesinde “ülü’l-emre itaat” (Nisâ 4/59) emrinden de söz etmek gerekir. Askerî erkân ile sivil siyasi iktidar karşı karşıya geldiğinde, söz konusu emir çok kere asker lehine te’vil edilmiştir. Bu te’vilin arka planında, asker ocağının Peygamber ocağı kabul edilmesi, askerin “Mehmetçik” diye nitelendirilmesi gibi sembolik değeri yüksek telakkilerin mevcudiyetinden söz edilebilir. İslam’ın Sünnî yorumunda ülu’l-emre itaat anlayışının bir yandan darbeler karşısında tepkisizliğe kelâmî-siyasi alt yapı oluşturması, diğer yandan da mesihçi dadanmalar ve kalkışmalarda motivasyon işlevine sahip olması hakikaten ironiktir. Bu noktada tasavvufî gelenekteki biat ve itaat anlayışının kelâmî ve siyasi çerçeveli “ülü’l-emre itaat” anlayışına galebe çaldığından söz edilebilir. Çünkü tasavvuf ve tarikat kültüründe belirleyici kimlik, genel müslüman üst kimliğinden ziyade, bir şeyhe bağlanmakla edinilen alt kimlik ve cemaat/grup mensubiyetidir. Buna mukabil FETÖ’nün darbe girişiminde süreç çok farklı cereyan etmiş, yani müslüman toplum bu defa dinîlik süsü verilmiş darbe teşebbüsüne topyekûn karşı koyma iradesi sergilemiştir. Göründüğü kadarıyla toplum bu olayda hem Ali Şeriatî’nin “dine karşı din” diye tabir ettiği durum uyarınca darbecilerin din konusunda samimi değil, sahtekâr olduklarını teşhis etmiş, hem de devletin bekasını aynı zamanda dinin bekası olarak değerlendirmiştir.

"İlahiyat"ın Adı ve Amaçları

*01-04 Haziran 2014 tarihleri arasında Termalya Termal Hotel Kaplıcalar Mevkii Kozaklı/Nevşehir’de yapılan Tartışmalı İlmî İhtisas Toplantısı’nda katılımcılar tarafından sunulan tebliğlerin “Bugünün İlahiyatı Nasıl Olmalıdır? Sorunlar Ve Çözümleri, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı,  Mayıs 2015, İstanbul” olarak kitaplaştırılması ile yayınlanan kitabın 29 ila 59. sayfaları arasında yer alan ve Prof. Dr. Mustafa Öztürk’ün “İlahiyat”ın Adı ve Amaçları başlığıyla sunduğu tebliğini okumaktasınız.

"İlahiyat"ın Adı ve Amaçları

Giriş

Eski Ahid’in Ketuvim bölümünde yer alan Vaiz kitabında, Davud oğlu Vaiz’in, “Güneşin altında yeni bir şey yok. Var mı kimsenin, ‘Bak bu yeni’ diyebileceği bir şey?” şeklinde bir sözü kayıtlıdır.

“Gökkubbe altında söylenmemiş söz yok” diye de ifade edilen bu çarpıcı söz fehvasınca, İlahiyat’ın adı ve amaçlarına dair bu bildiri metninin de icat, ihdas, ibda gibi kelimelerle karşılanabilecek türden hiçbir yenilik ve özgünlük iddiası yoktur. Çünkü hepimizin bildiği ve çok yakından takip ettiği üzere 15 Ağustos 2013 tarihinde YÖK genel kurulundan sadır olan ve 28 Şubat dönemindeki siyasî ve askerî bürokratik erkânın buyurgan, dayatmacı, tepeden inmeci üslubuna benzer bir üslupla İlahiyat fakültelerine yeni bir ayar verme girişimi anlamı taşıyan karar1 geniş ölçekli ve hararetli bir tartışmaya yol açtı ve her ne kadar sistematik tarzda olmasa da bu tartışma ekseninde söylenmedik bir şey pek kalmadı. İlahiyat alanının dışından ve içinden tartışmaya iştirak edenlerden bir kısmı YÖK kararının ne kadar isabetli olduğunu savunurken, büyük bir kısmı da bunun isabetsiz olduğunu anlatmaya çalıştı ve sonuçta konuyla ilgili olarak hatırı sayılır bir literatür oluştu.2 Bu literatürde İlahiyat’ın adı ve amaçlarına dair çok boyutlu değerlendirmeler bulunduğundan, biz de bildiri metninin fikrî muhtevasını büyük ölçüde söz konusu değerlendirmelerin isabetli gördüğümüz kısımlarından zengin iktibaslarla oluşturduk.3

Bilindiği gibi din ve İlahiyat alanı Cumhuriyet döneminin başından beri resmi ideoloji açısından hep sorunlu ve sıkıntılı bir mesele olmuştur. Bunun böyle olması son dönem Osmanlı modernleşmesinin erken tarihlerinden itibaren dinî muhtevalı hemen her konunun hassas, netameli ve aynı zamanda paradoksal olarak algılanması, Cumhuriyet devrinde ise kurucu irade ve siyasî merkezin din ve dindarlarla ilişkisini en başından itibaren kimi zaman paranoyaya varan bir tehdit algısıyla sürdürmüş ve aynı zamanda dinî eğitim-öğretimi irtica kalıpları içerisinde değerlendirerek modernleşme yolunda ayak bağı olarak görmüş olmasıdır.

Molla Lütfi Vakası ve Hased-i Akran Belası

Doktora öğrenciliğim sırasında yazdığım Kur’an Dili ve Retoriği adlı kitapta Kur’an metninde tekrar konusunun nasıl anlaşılması/anlaşılmaması gerektiğine dair değerlendirmeler kapsamında Thomas Carlyle’nin On Heroes adlı eserinden aktardığım, “Şunu söylemeliyim ki Kur’an bugüne kadar okumakta en çok zorlandığım, okurken yorulup usandığım bir kitaptır. Bezdirici bir intizamsızlık, karmakarışıklık, hamlık, bitmez tükenmez tekrar, laf kalabalığı, dolambaçlılık…” şeklindeki pasaj, son günlerde “din mafyası” gibi hareket eden bazı mahfiller tarafından bizim görüşümüz olarak lanse edilmektedir. Hâlbuki adı geçen kitaptan aktardığımız pasaj Kur’an hitabını iki kapak arasına dercedilmiş yazılı metin olarak algılamanın birçok ayette tekrar bulunduğu vehmine yol açtığını belirtmeye yöneliktir. Bize göre tekrar meselesinin bilindik edebî i’câz nazariyesi ekseninde ele alınış ve açıklanış tarzı romantik olmasının yanında Carlyle gibilere de koz verir mahiyettedir. Oysa Kur’an, Hz. Peygamber ve sahabenin tebliğ/davet mücadelesi içerisinde canlı ve sıcak bir sesleniş olarak algılandığında hiçbir ayette tekrar bulunmadığı fark edilir.

***

Carlyle’nin hezeyanlarını bizim görüşümüzmüş gibi sunma ahlaksızlığıyla ne yapılmak istendiği hakkında az çok fikir vermesi bakımından Osmanlı tarihinde yaşanan trajik bir hadiseyi kısaca aktarmakta fayda vardır. Hadise Molla Lütfi ve zındıklık hadisesidir. Fatih Sultan Mehmed ve II. Bayezid dönemlerinde yaşayan Molla Lütfi (ö. 900/1495) çok dirayetli ve aynı zamanda sivri dilli bir âlimdir. Fatih Sultan Mehmed devrinde vezirlik makamına gelen hocası Sinan Paşa’nın tavsiyesiyle saray kütüphanesine “hâfız-ı kütüb” olarak tayin edilen Molla Lütfi bir süre sonra vakıf kitaplarına hıyanet suçlamasıyla önce kütüphaneden uzaklaştırılmış, ardından tazir cezasına çarptırılarak hapse atılmıştır. II. Bayezid döneminde ise Bursa, Edirne, İstanbul gibi şehirlerde müderris olarak görev yapmış; fakat sonunda muhalif çevreler tarafından zındıklıkla suçlanmış ve idamla yargılandıktan sonra Atmeydanı’nda boynu koparılmıştır.

Kaynaklarda Molla Lütfi’nin zındıklık, sapkınlık, halkın dinî inançlarını ifsat ve geniş mezheplilik gibi bir dizi suç sebebiyle idam edildiği belirtilir; fakat onun bu cezayı mucip fiil veya sözlerine dair müşahhas örnekler verilmemesi dikkat çekicidir. Tek müşahhas örnek, “Molla Lütfi üstün kişilikli, rakipsiz bir âlimdir. Faziletlerinin çokluğu akranlarını kıskandırdı, dilinin uzunluğu yüzünden dönemin büyük ilim adamları kendisine buğzettiler ve bu sebeple onu zındıklıkla suçlayıp yargıladılar” diyen Taşköprizâde tarafından nakledilmiştir. Buna göre Molla Lütfi bir ders esnasında, “Namaz dedikleri kuru eğilip kalkmaktan ibaret olup faydasız ve anlamsızdır” gibi bir söz söylemiştir. Ancak Taşköprizâde’nin söz konusu derste hazır bulunan amcası Kıvâmeddin Kâsım’dan aktardığı şu bilgi hadisenin bambaşka şekilde cereyan ettiğini gösterir: Molla Lütfi önce Sahîh-i Buhârî nakleder, sonra dersimizi okuturdu. Yine bir gün Sahîh-i Buhârî naklederken Hz. Ali’nin bir savaş esnasında yaralanmasını anlattı. Bu savaşta Hz. Ali’nin vücuduna bir ok isabet etmiş, vücudunda kalan ok parçası kendisini rahatsız etmeye başlayınca cerrahlar onu çıkarmak istemiş; fakat Hz. Ali acıya dayanamamıştır. Derken, namaza durup bütün benliğiyle Allah’a yönelince ok çıkarılmış; fakat Hz. Ali hiçbir acı duymamıştır... İşte Molla Lütfi bu olayı anlattıktan sonra üzüntüsünden ağladı ve “İşte gerçek namaz budur. Yoksa bizim kıldığımız namaz kuru kalkıp eğilmekten ibarettir ki bunun faydası yoktur” dedi. O derste bulunan arkadaşlarımız, “O gün Molla Lütfi, ‘Namaz dedikleri kuru eğilip kalkmadır. Bunun önemi yoktur’ dedi” diyerek onun sözünü gerçeğe aykırı biçimde naklettiler.

Müelliflerin hemen hepsi Molla Lütfi’ye isnat edilen suçun asılsız, dolayısıyla verilen cezanın haksız olduğu kanaatinde hemfikirdir. İdamı sırasında imanını dile getirdiğine dair rivayetlerin yanı sıra eserlerindeki fikir ve görüşler de Ehl-i Sünnet’e aykırı unsurlar içermemektedir. Zeyniyye tarikatı şeyhlerinden Muhyiddîn el-Kocavî’nin Molla Lütfi’nin idam haberini alınca, “Onun zındıklık ve ilhaddan uzak olduğuna ben şahidim” dediği kaydedilir. Ayrıca Hoca Sâdeddin Efendi’nin, “Merhumu ortadan kaldırmak için hileler icat etmişler” dediği nakledilir. Yavuz Sultan Selim, Mısır seferi sırasında Anadolu kazaskerliği görevinde bulunan Kemalpaşazâde ile sohbet ederken, “Tokatlı Molla Lütfi sizin hocanız imiş; bilgisi ve fazileti bilinir iken öldürülmesine sebep ne oldu?” diye sorunca, Kemalpaşazâde, “Hased-i akran belâsına uğradı” diye karşılık verir.

***


Molla Lütfi hadisesi hakkında daha fazla bilgi için Şükrü Özen’in, “İslâm Hukukuna Göre Zındıklık Suçu ve Molla Lutfî’nin İdamının Fıkhîliği” (İslâm Araştırmaları Dergisi, 2001, sayı: 6 [2001]) ve Mehmet Evkuran’ın, “Osmanlı Bürokrasisinde Yüksek Siyaset-Ulema İlişkileri: Molla Lütfi Örneğinde Bir Değerlendirme” (Hitit Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2008/1, cilt: VII, sayı: 13 [2008/1) başlıklı makaleleri ile bu hadisenin günümüze bakan yönü hakkında İsmail Kılıçarslan’ın, “Bir Zındık: Molla Lütfi” (17 Şubat 2015, Yeni Şafak) başlıklı yazısını okumakta fayda vardır. Hâsıl-ı kelam, son günlerde, çayın demini bile dinî düzlemde konuşup tartışacak kadar maneviyat izhar eden bazı çevrelerin Kur’an’da tekrar, kıssalar, namazın kaç vakit olduğu gibi konularda bizi ilhadla suçlamaları Molla Lütfi vakasını anımsatan bir beladır ve belli ki bu beladan kurtuluş yoktur. Zira İslam’ın ilk yüzyıllarında fukahanın görüş ayrılıklarına dair yazdığı bir eserde sırf Ahmed b. Hanbel’den söz etmediği bahanesiyle Taberî gibi çok büyük bir âlime olmadık zulümleri reva gören, hatta cenazesinin gündüz vakti defnedilmesine bile müsaade etmeyen Hanbelîlerden ve bunların muadili faşizan “Haşvîgiller”den kurtuluş hiçbir asırda mümkün olmamıştır, bugün de maalesef olmayacaktır. Hâliyle, Rasûlullah’ın, “Müslüman, elinden ve dilinden başkalarına zarar gelmeyen insandır” sözünün tam karşılığı muhtemelen öteki dünyada yaşanacaktır. Vallahu a’lem!

Şükran ve Minnetle Çukurova’ya Veda

Bu köşede kendi hayatıma dair yazı yazmanın pek şık olmadığını biliyorum; fakat on beş yıldır bize sahip çıkıp her türlü imkânı sunan Çukurova Üniversitesi’ne ve İlahiyat Fakültesi’ne büyük bir şükran ve minnet borcu olarak bu yazıyı yazmak durumundayım… Yıl 2002, yani “Bin yıl sürecek” denilen 28 Şubat darbesini tezgâhlayan faşizan zihniyetin 19 Mayıs Üniversitesi’nde terör estirdiği zamanlar… Ergenekon davasında hüküm giyen bir rektör ve avenesinin üniversite bünyesinde İslamcı, muhafazakâr, milliyetçi olarak fişlenen tüm araştırma görevlilerini temizleme operasyonu bütün hızıyla sürerken kara kara düşündüğümüz o zor zamanlarda, Diyanet İşleri Başkanlığı’nca Ankara’da düzenlenen ‘Güncel Dinî Meseleler Birinci İhtisas Toplantısı’na (02-06 Ekim 2002) “Yeni Anlama Yöntemlerinin İmkân ve Sınırları” başlıklı bir tebliğle katılma daveti aldım ve toplantıya katıldım.

***

Bu program esnasında ilk kez yüz yüze tanıştığım Prof. Dr. Ali Osman Ateş’ten, “Evlat, Çukurova Üniversitesi’ne gelir misin?” şeklinde sürpriz bir davet daha aldım. Hani, tilkiye sormuşlar “Tavuk yer misin?” diye, o da “Gülmekten cevap veremiyorum” demiş ya, işte ben de söz konusu davete böyle icabet ettim; ama ardından bir Doğu Karadenizli, özellikle de Giresun bağımlısı biri olarak Adana’da nasıl yaşayacağımı düşünmeden edemedim. On beş yıldan beridir Adana’dayım; fakat affınıza sığınarak belirtmeliyim ki sayısız insanın gastronomik cennet saydığı bu şehirde o gün bugündür aç gezmekteyim… Kebap dumanını ve kuyruk yağı kokusunu az çok tolere etsem de temmuz-ağustos aylarında kimi zaman 50-60 dereceye ulaşan nemli yaz sıcaklarıyla başetmeyi henüz beceremedim. Fakat bütün bunlara rağmen Adana’yı çok sevdim; dayanılmaz sıcağından bizâr olsam da insanının sıcaklığını, esnaf kesiminin alicenaplığını hakikaten sevdim. Gerçi “İyilikle muamele ettiğin insanın şerrinden kork” sözüne mâsadak olan birkaç arızî durumla da karşılaştım; ancak bunları umumi güzelliklerin hatırına ‘ke-en lem yekün’ babından saydım.

Çukurova Üniversitesi’ni de çok sevdim; cennet misali kampüsünü, Seyhan Baraj Gölü’ne nazır lojmanlar muhitindeki huzur verici sükûneti, hobi bahçesinde karaduttan portakala, mandalinadan çileğe kadar hemen her çeşit meyve yetiştirmeyi hayatımın mutena güzellikleri olarak kayda geçirdim. Ama bütün bunlardan çok, fakültemizdeki umumi huzuru çok sevdim. Ara sıra zuhur eden küçük çaplı ihtilaflara rağmen fakültedeki öğretim üyesi arkadaşlarımızdan hiçbirinin iman bekçiliği adına dedektiflik ve ispiyonculuk yapmak gibi gayr-i ahlâkî işlere prim vermemesi, yine hiçbir arkadaşımızın dinî alandaki görüşlerinden dolayı bir diğerini çekiştirmemesi, sağdan soldan duyduğumuz derin ahlaksızlıklar dikkate alındığında büyük bir erdem olarak not edilmelidir. 

Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi dinî ilimler sahasında dibe vurma trendinin hız kazandığı bir zamanda ümit ışığı olmaya namzettir. Bugüne değin yazıp çizdiğim hemen her şeyi, neredeyse tüm akademik birikimimi Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin özgür ilmî atmosferine borçlu olduğumu bu vesileyle belirtmek isterim. Dolayısıyla fakültedeki tüm akademisyen arkadaşlarıma yürekten teşekkürü borç bilirim. Ayrıca idari ve hizmetli kadrosundaki tüm mesai arkadaşlarıma, bilhassa on beş yıldır belki on binlerce bardak çayını içtiğim Yıldıray (Saldıray) kardeşime hususen teşekkür ederim.

2010 yılında Crohn’a bağlı perforasyon sebebiyle acilen ameliyata alındığımda çoktan septik şoka girmiş haldeydim. Ameliyatımı gerçekleştiren ve darmadağın olmuş batnımı tertemiz eden, bununla da yetinmeyip bize anastomoz gibi bir güzellik yapıveren Prof. Dr. Gürhan Sakman hocam başta olmak üzere ameliyat sonrasında enfeksiyon tedavimi takip eden Doç. Dr. Behice Kurtaran’a, üç kez böbrek ameliyatımı gerçekleştiren Prof. Dr. Atilla Arıdoğan’a, ileus ataklarında cankurtaran gibi imdadıma yetişen Prof. Dr. Cem Parsak’a, gastroenterolojide çok kahrımı çeken Doç. Dr. Oğuz Üsküdar ve Prof. Dr. Sedef Kuran’a, enteropatik artrit tedavimi takip eden Doç. Dr. Didem Arslan Taş’a ve pek tabii ki Prof. Dr. Gülşah Seydaoğlu’na tüm kalbimle minnet ve şükranlarımı arz ederim. Bu vesileyle, gerek benim, gerek babamın tedavilerinde büyük ilgi ve desteğini gördüğüm Ç.Ü. Balcalı Hastanesi başhekimi Prof. Dr. Yeşim Taşova hocama da ayrıca teşekkürü borç bilirim. Son olarak, özellikle bölüm başkanlığı görevim süresince fakültemizden ve bölümümüzden yakın ilgi ve desteğini esirgemeyen sayın rektörümüz Prof. Dr. Mustafa Kibar’a minnet ve şükranlarımı arz ederim.

***

Bugün artık Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin bir mensubuyum. 10 Temmuz 1987 tarihinde mezun olduğum ve her zaman “baba ocağı” gibi algıladığım fakülteme otuz yıl sonra profesör olarak döndüğüm için hakikaten bahtiyarım. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi diğer bütün İlahiyat fakülteleri içerisinde apayrı bir konuma sahip olduğundan, Cenâb-ı Hak ömür verdiği sürece bundan sonraki tüm ilmî çalışmalarımla yeni fakülteme azami katkıda bulunma arzumu özellikle belirtmek isterim. Bu vesileyle, değerli meslektaşım ve kardeşim Prof. Dr. Murat Sülün’ün, “Tefsir Profesörü Mustafa Öztürk Marmara İlahiyat’a hayırlı uğurlu olsun. Onun bize, bizim ona katacağımız çok şey var” şeklindeki hoşgeldin mesajı için de kendisine yürekten teşekkür ederim.


Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler!

Zemahşeri ve el-Keşşâf Tefsirinin Türkçe Çevirisi

Zemahşerî (ö. 538/1144), Mu’tezile kelam ekolüne mensup bir müfessirdir. Bu büyük müfessir yaşadığı dönemde Hârizm bölgesindeki nüfusun büyük çoğunluğunu Türklerin oluşturmasından dolayı bazı araştırmacılarca Türk asıllı kabul edilir. Kendi çağına atıfla “Tefsir ilmî yerlerde sürünüyor” diyen Zemahşerî’nin olgunluk çağlarında Mekke’ye gelip Kâbe’nin civarına yerleşerek iki yıl dört ay kadar bir zaman zarfında telif ettiği el-Keşşâf geleneksel olarak dirayet tefsiri kategorisinde değerlendirilir, hatta bu kategorideki tefsir literatürünün zirve noktası kabul edilir. Bakara 2/2. ayetin yorumunu, “Rabbim bizleri kelamının esrarını daha iyi anlamaya, incelikli manalarını kavramaya ve muhtevasını hayata taşımaya muvaffak kılsın” şeklindeki niyaz ifadesiyle tamamlayan Zemahşerî, Ehl-i Sünnet dünyasında zaman zaman öldürülen fakat asla hakkı yenilmeyen bir yiğit olarak görülür, dolayısıyla el-Keşşâf da tefsir sahasında bir bakıma “magnum opus” muamelesi görür. Nitekim Fahreddîn er-Râzî’den Elmalılı M. Hamdi Yazır’a kadar sayısız Sünnî müfessirin temel başvuru kaynaklarından biri el-Keşşâf tefsiridir. Hatta Osmanlı ilim ve medrese geleneğinde en çok okunan/okutulan Tefsîru’l-Beyzâvî (Envâru’t-Tenzîl) adlı eser tabiri caizse el-Keşşâf’ın Sünnî-kelâmî paradigmaya uyarlanmış varyantı gibidir.

***

el-Keşşâf özellikle dilbilim ve belagat eksenli yorum açısından mükemmel bir tefsirdir. Zemahşerî’nin okuyucularla bir nevi empati kurarak zihinlerde belirmesi muhtemel istifham ve itirazları soru-cevap tarzında izah ettiği bölümlerin önemli bir kısmı gerçekten bakir mazmunlar içerir. İlmîlik kaygısı taşıyan her yeni tefsir çalışmasında da mutlaka el altında bulundurulması gereken el-Keşşâf Tefsiri bugün itibarıyla Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı’nca yürütülen ilmî faaliyetler kapsamında Türkçe’ye çevrilmektedir. Bu çalışma “Keşşaf Tefsiri” adını taşımakta ve hâl-i hazırda çevirinin ilk iki cildi yayımlanmış bulunmaktadır. Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı ilahiyat ve dinî ilimler alanında İbn Sinâ, İbn Haldûn, Seyyid Şerif el-Cürcânî ve daha birçok büyük âlimin muhalled eserlerini de Türk okuyucusuyla buluşturmak gibi önemli işlere imza atmaktadır. Bu vesileyle hem kurum yetkililerine hem de bu değerli ilim-kültür hizmetine destek verenlere yürekten teşekkür etmek lazımdır. el-Keşşâf Tefsiri özelinde ise başta tercüme çalışmasının editörlüğünü yürüten ve bu işe çok ciddi bir ilmî emek sarf eden değerli kardeşim ve meslektaşım Prof. Dr. Murat Sülün ile eserin çevirisini üstlenen Prof. Dr. Necdet Çağıl, Prof. Dr. Ömer Çelik, Prof. Dr. Adil Bebek, Yrd. Doç. Dr. Muhammed Coşkun ve diğer kıymetli meslektaşlarım da takdir ve şükranla anılmaya layıktır.

Gerek dil gerek imla ve ifade açısından “Keşşâf Tefsiri” adlı çeviri hakikaten güzel bir ilmî çalışma hüviyetindedir. Lakin beşer hata ve nisyan ile malul bir varlık olduğundan, çeviride küçük çaplı bazı problemler de göze çarpmaktadır. Bakara 2/20. ayetin tefsirinde geçen “ed-delîlü aleyhi beytü’l-hamâse” ifadesinin, “Bunun delili hamâset beytidir” şeklinde çevrilmesi bu bağlamda örnek verilebilir. Söz konusu ifadedeki “beytü’l-hamâse” tamlaması Arap edebiyatındaki bir şiir türüne (kahramanlık şiirlerine) değil, ünlü Arap şairi Ebû Temmân’ın el-Hamâsetü’l-Kübrâ (Dîvânü’l-Hamâse) adlı eserindeki bir beyte işaret ediyor olsa gerektir.

***

Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ndeki Zemahşerî maddesini Doç. Dr. M. Suat Mertoğlu Hoca’yla birlikte yazmamız hasebiyle el-Keşşâf’ın çevirisinde, çorbaya tuz katkısı kabilinden olmak üzere Murat Sülün Hoca’ya Mülk, Kalem gibi birkaç Mekkî surenin çevirisini yapma taahhüdünde bulunduğumu bu vesileyle belirtmek isterim. Bununla birlikte dinî ilimler alanındaki temel eserlerin Türkçeye çevrilmesine prensip itibarıyla pek sıcak bakmadığımı da söylemeliyim. Şu an bazı bazı okurlarımızın, “Hocam, bu ne perhiz…” dediklerini duyar gibiyim. Lütfen, müsaade buyurun, meseleye hem menfi hem müspet açıdan bakılabileceğini ifade edeyim. Meselenin menfi tarafı şudur: Meşhur hadis mecmualarının Türkçe’ye çevrilip geniş okur kitlesiyle buluşturulması neticesinde gördük ki temel dinî eserlerin tercümeleri birçok okuyucu tarafından fetva metinleri gibi kullanılmaktadır. Daha açıkçası, bazılarımız, sözgelimi Buhârî’nin el-Câmiu’s-Sahîh’inin Türkçe çevirisini okurken fıkhî muhtevalı bir hadisin tercümesinden hareketle bal gibi ictihadda bulunup yepyeni hükümler kurmaktadır.


Meselenin müspet tarafına gelince, bu konuda birçok şey söylenebilir. Fakat Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı’nca yürütülen ilmî faaliyetlerle yakından ilgilenen İçişleri eski Bakanı Sayın Efkan Ala’nın özel bir sohbet sırasında bizimle paylaştığı şu çarpıcı değerlendirme, “İşin bu yönünü hiç düşünmemiştim” dedirtecek türdendir: İbn Sinâ, Zemahşerî gibi büyük âlimlerin eserlerini Türkçe’ye tercüme ettirip memleket sathındaki tüm il ve ilçe kütüphanelerine gönderdiğimizde, sözgelimi yüz bin kişi kütüphane raflarındaki bu eserleri temaşa etse, on bin kişi eliyle dokunsa, bin kişi birkaç sayfa karıştırsa, yüz kişi kısmen okusa, on kişi bu eserlerle ilgili olarak ilmî çalışma yapsa ve nihayet sadece beş kişi daha ileri düzeyde ilmî çalışmalara koyulsa dahi bu bizim için çok büyük bir kazançtır.

Beşikten Sosyal Medyaya Kadar İlim…

Geçen hafta Kültür ve Turizm Bakanlığınca düzenlenen III. Milli Kültür Şûrası’na davetliydim fakat icabet etme imkânı bulamadım. Basından takip edebildiğim kadarıyla Sayın Cumhurbaşkanı’nın açılış konuşmasında değindiği bazı hususlar gerçekten önemliydi. Mesela şu ifadeler kulağa küpe edilesi türdendi: “Çağımızın en büyük sorunlarından biri kültürel sığlaşmadır. Hiçbir derinliği ve kalıcılığı olmayan, günlük üretilip günlük tüketilen işlerle bir kültür ve medeniyet inşa edilemez. Kalıcı ve uzun vadeli işlere yoğunlaşmak zorundayız… İrfandan yoksun bir kültür hamallıktan başka bir şey değildir… Ahlaktan yoksun bir kültür anlayışı bizi ancak yozlaşmaya götürür… Televizyonun, internetin, özellikle de sosyal medyanın kültürümüzü adeta yiyip bitirmesine göz yumamayız...”

***

Bu ifadeler, kanaatimce ilim, kültür ve medeniyet tasavvurumuzda ortaya çıkması muhtemel arızalara işaret etmekten ziyade, hâl-i hazırda yaşadığımız sıkıntılara atıf yapmakta, dolayısıyla ilim ve kültür hayatımızda işlerin pek yolunda gitmediği anlamı taşımaktadır. Malum, dinî kültürümüzde, “Beşikten mezara kadar ilim öğrenin” mealinde bir söz vardır. Genellikle hadis diye nakledilen bu özlü söz, bütün bir hayat boyunca ilim peşinde koşulması gerektiğini anlatır. Ancak bu sözün günümüz sosyolojisindeki karşılığı, beşikten kalkar kalkmaz asgari bir sosyal medya hesabı açmak ve motto tarzında birkaç paylaşımın ardından, sözgelimi “face… hocası” olmak gibi bir anlam taşır. Oysa ilim hakkında şöyle bir çarpıcı söz daha vardır: İlim üç karıştır. Birinci karışa ulaşan kimse kibre kapılır, ikinci karışa ulaşan kimse tevazu sahibi olur. Üçüncü karışa kadar mesafe alan kimse ise hiçbir şey bilmediğinin farkına varır…

İlginçtir, beşik ve ilim, Osmanlı geleneğinde de “ilim yolunda çalışıp didinmek”ten ziyade, Kadir gecesinde doğmuş(!) bazı zevatın dünyaya gözlerini açar açmaz “âlim/müderris” payesiyle ödüllendirilmesini ifade eden bir kavram çiftidir. XVII. yüzyıldan itibaren Osmanlı idare ve eğitim sisteminin yozlaşmasına koşut olarak talim, tedris, mülazemet gibi hiçbir şart ve usul gözetilmeksizin padişah hocaları, şeyhülislamlar ve tanınmış âlimlerin çocuklarına “müderris” payesi verilmiş ve “Âlimin oğlu âlim olur” ya da “Ulemadan ulema çıkar” gibi bir zihniyetin eseri gibi görünen bu uygulama beşik ulemalığı sistemi diye tarihe geçmiştir. Bu sistem bir taraftan yozlaşmış ulemanın devleti kemirmesine bir taraftan da ilim ve kültür hayatının alabildiğine sığlaşıp tefessüh etmesine sebebiyet vermiştir.

***

İlim ve kültür hayatındaki sığlaşma ve kokuşma maalesef günümüz toplumunda da fazlasıyla mevcuttur. Sosyal medya bu sığlaşma ve kokuşmayı hızlandıran ve tüm toplumsal katmanlara yayan bir unsurdur. Ancak burada şöyle bir kritik mesele vardır: Sığlaşma ve kokuşma sosyal medyanın tabiatından mı kaynaklanmaktadır yoksa bu mecra bizdeki sığlığın aynası ve dışarıya yansımasıdır? Bence sorunun kaynağı sosyal medyanın tabiatından çok, bizim insânî, irfânî ve ahlâkî kalite endeksimizde aranmalıdır. Çünkü insanın içinde ne varsa dışa vurduğu şey de odur. Bu arada, “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde…” meselesini de unutmamak lazımdır.

Akıl kelimesi Arapça’da “tutmak, alıkoymak, bağlamak” anlamı taşır. Dolayısıyla “âkil” denilince, kendini kapıp koyveren değil, heva hevesini zapteden, neyi nasıl yapması gerektiğini düşünen, iyiyi kötüden temyiz gayreti gösteren kimse anlaşılmalıdır. Ancak sosyal medyayla imtihanımız dikkate alındığında, akıldan ve âkillikten yana pek nasipli olmadığımız anlaşılır. Sadece akıldan yana değil; adab, erkan ve ahlaktan yana da maalesef çok fukarayız. Sosyal medya hâl-i hazırda bütün hayatımıza hükmeden görüntü ve gösteriş medeniyetinin en kullanışlı aparatlarından biri olduğu için, ilim de âlimlik de maalesef nümayiş, temaşa ve tezahürat konusu olmuş durumdadır. Aslında sorun bizatihi sosyal medyada görünür olmakta değil, aksine bu mecranın çirkeflik yapmak, popüler olmak gibi süflî amaçlarla kullanılmasındadır. Nitekim sosyal medya mecralarında sürekli olarak sağa sola sataşmayı kendine meslek edinmiş sayısız insanın çoğunlukla fake/sahte hesaplar üzerinden yaptıkları sözde dinî-fikrî içerikli paylaşımlara kabaca göz attığınızda, başta gıybet, küfür, tekfir olmak üzere her türlü fitne ve fesadın gırla gittiğine şahit olursunuz. Bu manzara karşısında ister istemez, “Siz bu çirkeflik içinde baştan sona dinden diyanetten dem vursanız ne yazar? Bunca rezilet içinde baştan sona ayet, hadis paylaşsanız ne çıkar? Böyle paylaşımların ilme, irfana, insanlığa ne hayrı var?” demekten kendinizi alamazsınız.


KARAR bu hafta bir yaşını doldurdu. Ömrü uzun olsun, nice yıllara…

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 11 Mart 2017

Ehl-i Sünnet & Şia Polemikleri | 7 Mart 2017 | İstanbul / Yeryüzü İyilik Hareketi


Kur'an Yorumunda Bağlam | 9 Mart 2017 | İstanbul / Mana Yayınları


Kitap | Din Sermayesinden İktidar Devşirmek: FETÖ

FETÖ sosyoloji, psikoloji, sosyal psikoloji, psikiyatri, antropoloji, teoloji, dinler ve mezhepler tarihi gibi çok çeşitli alanların yanında din-devlet-cemaat-siyaset ilişkisi boyutuyla da değerlendirilmesi gereken bir meseledir. Bütün bunlara ulusal ve uluslararası derin devlet ve gizli servis ilişkileri ile kriminal boyut da dâhil edilmelidir. Ancak FETÖ’nün bütün bu boyutlarıyla ele alınıp etraflıca analiz edilmesi tek kişinin üstesinden gelebileceği bir iş değildir. Uzmanlık alanımız İlahiyat olduğundan, FETÖ meselesi bu çalışmada ağırlıklı olarak teolojik çerçevede değerlendirilecektir. Bununla birlikte çalışmamızda yer yer din-devlet-siyaset ilişkilerine de değinilecektir. Ayrıca dinî boyutta salt FETÖ ile ilgilenilmeyecek, Gülen ve örgütlü çetesinin ilk referans kaynağı olan Said Nursî ve Risâle-i Nur meselesine de sık sık değinilecektir. FETÖ’nün özellikle dinî alanda çok ciddi bir enfeksiyon ürettiği şüphesizdir. Bize ve bizim gibi düşünen sayısız insana göre tam manasıyla enfekte olup etrafa da enfeksiyon saçan bu yapının en temel kaynaklarından biri Said Nursî ve Risâle-i Nur külliyatındaki içerik ve bu içerikte serimlenen dinî anlayış ve zihniyettir.

Sipariş Seçenekleri:
kitapyurdu
babil.com

İlmî Tartışma Adâbı ve Ahlâkı

Zamanın ruhundan mıdır yoksa başka bir kışkırtıcı unsurdan mıdır, bilinmez; ama her nedense son günlerde ‘tarihselcilik’ adlı temcid pilavına kaşık sallamak isteyenler çoğalmaya başladı. Belli ki bu meseleyle ilgili münakaşalardan bir süre daha yakamızı kurtarma şansımız pek yok. Malumunuz, Sayın Ali Rıza Demircan birkaç gün önce Karar gazetesinde yayımlanan ve içerisinde ismimize açık atıf yapılan “Kur’an’ı anlamada tarihselci metoda itiraz” başlıklı bir yazı yazdı; ancak bu yazı ilmî tartışma adabı açısından tam bir faciaydı. Öncelikle belirtelim ki ilmî münazarada bir muallil (iddia sahibi), bir de sâil (iddia sahibinden delil isteyen) söz konusudur. Sayın Demircan’ın bize atfen eleştirdiği tarihselci perspektife ait görüş ve iddiaların delilleri gelenekteki referanslarıyla birlikte ortadadır. Ancak kendisinin bu görüş ve iddialara karşı ürettiği kıyaslar hem şekil hem muhteva bakımından arızalı olmasından dolayı maalesef ‘mugalata’ (yanıltıcı, hedef saptırıcı elfaz) tarzındadır.

***

İlmî tartışma adabından biri, muarızın niyetini okumak ve söylemek istedikleri hakkında zanna dayalı yargı cümleleri kurmak değil, bizzat söylediği ya da yazılı metne döktüğü ifadelerin medlulleri üzerinde konuşmaktır. Dolayısıyla ilmî münazarada hedef saptırmak adab ve ahlaka mugayir bir davranıştır. Ama gelin görün ki Sayın Demircan tıpkı ‘ördek fıkrası’ndaki gibi, bizim ‘Hava bulutlu’ dememizden, ‘Sen bana ördek dedin’ gibi bir sonuç çıkarmaktadır. Daha açıkçası, Demircan bizim söylediklerimizden ziyade, söylemediklerimiz üzerine değerlendirme yapmakta ve biz sanki, “Faiz helaldir; zina ve eşcinsellik meşrudur” demişiz gibi, “Ne yani, faizi, zinayı, eşcinselliği meşru mu sayalım?!” mealindeki tuhaf cümlelerle bizi ibâhiyecilikle suçlamaktadır. Üstelik bu suçlamaya ‘sakıncalı’ kaydını ekleyerek bizi hedef göstermek gibi bir işe de imza atmış olmaktadır.

Tarihselci yaklaşım çerçevesinde zina ve eşcinsellik gibi konularla ilgili Kur’an ahkâmının toplumsal dinamiklere bağlı değişken hükümler olarak değerlendirildiğine dair bir iddianın somut ve sarih delillerle belgelenmesi gerekir. Aksi halde tarihselcilerin böyle bir iddiada bulunduklarını söyleyen kişi müfteri olarak anılmayı hak edecektir. Zina fiilini ispatta tıbbî ve teknolojik veriler Kur’an’da zikredilen dört çift gözün tanıklığı gibi delil sayılabilir demeyi yahut İslam fıkhındaki cezai hükümlerde şekilden ziyade maksat/makâsıd üzerinde durmak gerektiğini söylemeyi tarihselcilik eleştirisi adı altında zina ve eşcinselliği mubah saymakla eş tutmak ilmî tartışma adabına yakışır bir davranış mıdır? Keza çok eşliliğin dinî ve ahlâkî değil, örfî bir mesele olduğunu, tıpkı bugün Türkiye’nin farklı yörelerinde yaşandığı üzere bir bölgede maruf görüldüğünde uygulanacağını, aksi halde kendiliğinden rafa kalkacağını söylemek şayet tarihselcilikse, bu görüşü çürütmek adına, Almanya, Amerika, Fransa gibi ülkelerde her bir erkek ve kadının ömrü boyunca ortalama on beş cinsel partnerle ilişki yaşamasından dem vurmak ilmî tartışma ahlakı açısından izah edilebilir bir tutum mudur? Ayrıca Kur’an’da ve İslam fıkhında fey’, nefel, humus, seleb, sâfî gibi birçok boyutu ve sayısız fer’î ahkâmı bulunan kıtâl ve ganimet meselesini, “Dünyada ordusu olmayan millet var mı? 20. asır iki dünya harbini yaşamadı mı? Emperyalistlerin Ortadoğu savaşı devam etmiyor mu?” gibi birkaç beylik cümleyle geçiştirmek ilmî açıdan herhangi bir anlam taşımakta mıdır?

***
Bütün bunlar bir kenara, Sayın Demircan tarihselcileri ‘geleneksel yapıyı eleştirmek’le suçlamaktadır. Fakat ne tuhaftır ki kendisi, ‘Kur’ân ve Sünnet Işığında Cariyeler ve Sömürülen Cinsellikleri’ isimli kitabında hem bütün geleneği sıfırlamakta, hem de Hz. Peygamber ve sahabe devri tatbikatını yok saymaktadır. Bununla da kalmayıp Talâk 65/4. ayetle ilgili hadis, tefsir, fıkıh, siyer kaynaklarındaki tüm bilgileri “ayetin ırzına geçmek” gibi çok çirkin bir ifadeyle yargılamakta ve sonuçta, “Ben bildiğimi okumaya yeminliyim” dercesine tam bir modernist tavrı ortaya koymaktadır. Ergen dilini anımsatan bir dil ve üslupla temayüz eden katıksız modernist bir zihniyetle tam da bu türden çağdaş Kur’an üretme girişimlerine son dönemde çok sık rastlandığını ve bu çarpıklığın özellikle din sosyolojisi/psikolojisi alanında müstakil bir bilimsel araştırmayı hak ettiğini bu vesileyle not etmek lazımdır.


Sonuç olarak, Sayın Demircan meseleyi ,“Zinayı mı meşru kılalım, eşcinselliği mi meşrulaştıralım?” gibi hedef saptırıcı argümanlarla ele almak yerine tarihselci diye eleştirdiği ‘aziz kardeşleri’nin söyledikleri ve yazıya döktükleri fikirleri keşke ilmî olarak çürütmeyi deneseydi… Yine Demircan, “Mücadele 12, Mümtehine 60 ve Nur 58 üzerindeki kavrayış yetersizliğine tarihî ricalimizden onay alma girişimlerinin zilletine ne diyeceğimizi bilemiyorum” şeklinde fiyakalı bir retorikle topu taca atmak yerine Hz. Ali, İbn Abbas, İmam el-Mâtüridî gibi tarihî ricalimizin söz konusu ayetlerdeki ahkâmın metruk olduğuna ilişkin görüşleri ne tür bir ‘eziklik’ sebebiyle dile getirdikleri meselesi hakkında da keşke birkaç kelam etseydi… Ama ben yine de bu konuda birkaç kelam edileceği ümidiyle tarihî ricalimizden başka bir örnek daha aktarayım. Belki bu vesileyle Sayın Demircan ya bizim gibi ‘aziz ama sakıncalı’ kardeşlerini de mübarek tarihî ricalimizin takipçisi sayar yahut tarihî ricalimizi de bizimle birlikte ‘sakıncalılar’ listesine yazar. Şeriatın zahirine sadakatle nam yapan Hanbelî ekolünün meşhur âlimlerinden İbn Receb Letâifu’l-Meârif (Beyrut 1999, s. 224-225) adlı eserinde şöyle der: “Sahâbîler Rasûlullah’ın vefatından sonraki dönemlerde kesintisiz olarak fetih ve cihad faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Hiçbir sahâbîden haram aylar sebebiyle savaşmaktan imtina edildiğine dair herhangi bir bilgi nakledilmemiştir. Bu durum sahabe neslinin haram aylarda savaşmanın yasak olduğuna ilişkin Kur’an hükmünün uygulamadan kalktığı (mensuh/metruk) hususunda hemfikir olduğunu gösterir…”

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 4 Mart 2017

Tefsir Çalışması Ne Durumda?

Son birkaç aydan bu yana kesintisiz olarak tefsir çalışmasıyla meşgulüm. Çalışmanın ne zaman tamamlanacağı hususunda yoğunlaşan sorular üzerine bu konuda birkaç satır yazma ihtiyacı duydum. Sempozyum, konferans gibi vesilelerle çalışma ortamımdan uzaklaştığım zamanlar hariç, mütemadiyen tefsirle meşgul olduğumu belirtmek istiyorum; ancak çalışmayı tamamlamaya ömrün vefa edip etmeyeceğini bilmediğimden, “Gayret bizden, tevfik Allah’tan” demeyi tercih ediyorum. Bazı dostlar, “Tefsir hacimli olmasın; şöyle birkaç ciltte tamamına ersin de kolayca okuyalım” diyor. Ancak ben bu teklife pek sıcak bakmıyorum. Çünkü “hap” gibi bir tefsirin gerçek anlamda tefsir değeri taşıdığına inanmıyorum. Üstelik canımızın çektiği her şeyin çabucak önümüze gelmesi ve basit bir meta gibi tüketilmesi isteğinden hiç hoşlanmadığım gibi dinî ilimler sahasında popülizmden de nefret ediyorum.

Tefsir konusunda en kritik soru, “Tarih boyunca kesintisiz olarak yorumlanmış Kur’an metninin yeniden yorumlanmasına ihtiyaç var mı?” sorusudur. Kanımca bu soruyu, “Elbette ihtiyaç var” diye cevaplamak lazımdır. Kaynaklarımızda, Kur’an’ın kendi nüzul bağlamında söylediklerinin izahına dair Hz. Peygamber ve sahabeden fazla bir bilgi aktarılmamıştır. Bu durum Kur’an’ın Hz. Peygamber döneminde tefsir edilen (müfesser) bir metin olmaktan ziyade, o dönemde olup bitenleri tefsir eden (müfessir) bir kelam/hitap olmasıyla alakalıdır. Ancak vahyin sona ermesi, ilk muhatapların dünyadan göçüp gitmesi, daha sonraki Müslüman nesillerin ilâhî hitapla iki kapak arasına dercedilmiş bir yazılı metin olarak karşılaşması ve bütün bunların yanı sıra nüzul döneminden uzaklaştıkça Kur’an’daki kelimeler ve kavramların semantik kaymalara maruz kalması, “Kur’an aslında ne diyor?” sorusunun cevabını aramayı ve bilindik anlamda tefsir çalışması yapmayı zorunlu hâle getirmiştir. Tefsir rivayetlerinin tâbiîn neslinden itibaren hızla çoğalması tam da bu durumla alakalıdır.

***

Hicrî 1. asrın sonlarından itibaren tedvin faaliyetinin başlaması, siyasi ihtilaflarla bağlantılı olarak itikâdî fırkaların ortaya çıkması, keza zaman içerisinde fıkhî mezheplerin ve dinî ilimlerin oluşmaya başlaması ve her ilim dalının kendi terminolojisini oluşturması gibi birçok faktörün yanı sıra Kur’an’ın hemen her meselede referans metni olarak kullanılması, hatta Hz. Peygamber’den sonraki hilafet tartışmasıyla ilgili olarak Hz. Ali ve Hz. Ebû Bekr’in halifeliği hakkında bile Kur’an’ın konuşturulması gibi malum algı operasyonları dikkate alındığında, en azından ideolojik yorum kirliliğini gidermek maksadıyla yeni bir tefsir çalışmasına ihtiyaç bulunduğu kendiliğinden anlaşılır. Ancak tefsirde asırların kirini pasını temizlemek çok zor ve sıkıntılı bir iştir. Bununla bağlantılı olarak okuyucuyu tarihsel süreçte şu veya bu sebeple üretilmiş sayısız yorumun operasyonel yorum olduğuna, birçok ayete yüklenen anlamların bu tür yorumları yansıttığına ikna etmek de deveye hendek atlatmaktan farksız gibidir. İşte bu durum tefsir çalışmasının hacimli olmasını kaçınılmaz hâle getirir.

Bize göre tefsir çalışmasındaki temel amaç ilk olarak Kur’an’ın kendi nüzul ortamında ne söylediğini ortaya koymak, ardından da bugüne dair ne söylemek istediğine dair çıkarımlarda bulunmaktır. Ancak sağlıklı bir çıkarım için Kur’an’daki ilk ve aslî manaların mümkün mertebe açıklığa kavuşturulması, bunun için de uzun tarihî tecrübe içerisinde birikmiş siyasi, mezhebî yorumların imkânlar ölçüsünde ayıklanması, başka bir ifadeyle, ilk ve aslî manalar ile tarihî süreçte ortaya çıkan izafî anlamların birbirinden ayrıştırılması gerekir. Bu çaba Kur’an mesajının yorum marifetiyle günümüze taşınmasında bir röper noktası belirlemeye yöneliktir. Bugünkü sosyolojiye dair bir Kur’an yorumunun sıhhatli ve tutarlı olması için sabit bir işaret ve başlangıç noktasının bulunması ve yorum sürecinde bu noktanın dikkate alınması son derece önemlidir.

***


Bütün bu gerekçelere binaen tefsir çalışmamız ister istemez hacimli olacaktır. Çalışmada geleneksel birikim hem tartışılacak hem de bu birikimden yararlanılacaktır. Gelenek hafızasından ve referansından yoksun bir tefsir çalışması tefsir değil, başka bir şeydir. Bu bağlamda Kur’an’daki bir kelimenin ne manaya geldiğine ilişkin müşterek bilgimizi dahi geleneğin taşıyıcılığına borçlu olduğumuzu unutmamak gerekir. Gelenekle ilişkimizde en kritik meselelerden biri, ilk ve aslî mana arayışında İslam tarihinin farklı uğraklarında zamanın ruhuna ve ihtiyacına göre üretilmiş yorumların sadece birer yorum olduğunu bilmek ve bu yorumları aslî manalar zannetmemektir. Bunun için de en azından Kur’an’ın gökten zembille inmiş bir metin olmadığını akılda tutmak gerekir. Kur’an’ı iki kapak arasında hazır bulmuşluğumuzdan kalkarak her bir ayeti salt lafız-mana ekseninde tablet çözme yöntemine benzer şekilde yorumlamaya girişmek tarihî tecrübedeki Bâtınî, Hurûfî yorum geleneklerinde olduğu gibi sayısız uçuk görüş, fikir ve fantezinin Kur’an’a iliştirilmesi gibi berbat sonuçlar verir. Bu bakımdan tefsir çalışması her şeyden önce tarih (siyer, hadis), dilbilim ve mantık kuralları açısından denetlenebilir ve ilmî açıdan hesabı verilebilir nitelikte olmalıdır.