Bu Kadar Cehalet Ancak Tahsille Mümkündür!

Hafta başında, din ve evrim meselesi hakkında konuşmak üzere bir televizyondan davet aldım; fakat hem sağlık problemim hem de konunun kabak tadı verdiğine ilişkin kanaatim sebebiyle programa katıl(a)madım. Programdaki katılımcılar arasında evrimi reddeden iki akademisyenin tekellüflü argümanlarını dinleyince, “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur” sözünü hatırladım. Yine bu iki akademisyenin dini müdafaa adına söyledikleri her şeyin, paradigmatik olarak, Bağdâdî’nin, “Ehl-i Sünnet’in icma/ittifak ettiği on beş ilke” başlığı altında, “Ehl-i sünnet, yeryüzünün hareketsiz/sakin olduğunda icma etmiştir. Bunun aksini savunanlar Dehrîler/Materyalistlerdir” (Abdülkâhir el-Bağdâdî, el-Fark beyne’l-Fırak, Dâru’l-Marife, Beyrut, trs., s. 330) şeklindeki ifadesinden pek farklı olmadığı kanaatine vardım.

Bilindiği gibi evrim teorisi muhafazakâr çevrelerde “Allahsızlık” fikri olarak algılanıyor. Gerçi bu teoriyi ateizme bağlayan bilim adamlarının mevcudiyeti biliniyor; ancak evrim esas itibariyle bir yaratılış şemasına karşılık geliyor. Üstelik bu şemaya kanun değil, teori deniliyor. Bilimsellik iddiası taşıyan her teorinin yanlışlanabilir olduğu, bilimin doğrulamalar ve yanlışlamalarla mesafe aldığı biliniyor. Evet, evrim teorisinde Allah’ın “halq/hâliq” sıfatıyla pek ilgilenilmiyor, tıpkı yağmurun veya karın nasıl yağdığına ilişkin bilimsel araştırmalarda ilgilenilmediği gibi… Ancak bu ilgisizliğin “Allahsızlık” fikrine bağlanması gerekmiyor. Çünkü bilim nesneler dünyasındaki varlıklarla ilgili olarak “nasıl” sorusuna odaklanıyor. Din ise “niçin” sorusunu cevaplıyor. Nasıl sorusunun cevabı bilimsel bilgiye, niçin sorusunun cevabı ise iman ve hikmete tekabül ediyor. Kısacası, temel konuları, ilgileri, gayeleri ve izah yöntemleri farklı olduğundan, din ve bilimin iki ayrı kompartımanda değerlendirilmesi gerekiyor ve bu durum “çift hakikat”i imliyor. Bilimsel hakikat denen şey gözlem, deney, hipotez, teori gibi süreçlerde şekillenirken, dinî hakikat öncelikle itimat ve itminan duygusuyla kabullenişi ifade ediyor. Bu peşin kabullenişe iman deniliyor, imanın aklen temellendirilmesi ise itimat duygusunu takip ediyor.

***

İmanın rasyonel ve bilimsel argümanlarla güçlendirilmesi hem mümkün hem tabiidir. Bilimsel bilgiler ve bulgular müminin Allah’a iman ve hayranlığını pekâlâ artırabilir. Kaldı ki Kur’an, âlemdeki her şeyin birer ayet, yani Allah’ın kudretine ve muhteşem yaratma sanatına ilişkin birer gösterge olduğunu bildirir. O halde, yine Kur’an’ın ifadesiyle, Allah’ın âlemdeki her şeyi yaratan yegâne kudret olduğuna (Zümer 39/62) iman ettikten sonra, insan türünün def’aten mi yoksa evrimle mi yaratıldığı meselesi sadece bilimsel merak konusu olabilir ve bu konuda birtakım teoriler geliştirilebilir. Sonuçta daha makul ve müdellel olan teori kabul edilir, olmayan reddedilir. Mesele bundan ibaret olduğu içindir ki İslam düşünce tarihinde Câbir b. Hayyân, Nazzâm, Câhiz, İbn Miskeveyh, Bîrûnî, İhvân-ı Safâ, İbn Tufeyl, Mevlana Celâleddin Rûmî, İbn Haldûn ve Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi birçok meşhur isim “evrim” hakkında olumlu konuşmayı İslam inancına muhalif görmemiştir. Çünkü bu isimler Kur’an’ın yaratılışla ilgili ayetlerinde bilimsel merakı gidermek gibi bir amaç gözetilmediğini, dolayısıyla söz konusu ayetlerden yaratılış şeması çıkarmanın mümkün olmadığını fark etmiş, bundan dolayı da meseleyi bilimsel alanda irdelemişlerdir.

***

Yaratılışla ilgili ayetler insanın kendini var eden Cenâb-ı Hakk’ı tanıyıp bilmesi, O’nun ihsan ettiği sayısız nimete nankörlükle değil, iman ve teslimiyetle karşılık vermesi gerektiğini vurgulamaya yöneliktir. Hâl böyleyken söz konusu programda evrimi reddetmek adına konuşan bir akademisyen, “On binlerce yıl önce deney ve gözlem yapılmış mıydı?” mealindeki cümleyi defalarca tekrarlayarak maalesef hem kendi zekâsıyla alay etti hem de muhtemelen sayısız izleyiciye saç baş yolduruverdi. Hele de Tîn Suresi’ndeki ve-lekad halaqne’l-insâne fî ahseni takvîm ayetinden hareketle, “Bak, Allah insanı en güzel surette yaratmış; peki, maymunun neresi güzel?!” demesi, evlere şenlikti. Belli ki Sayın Akademisyen, son zamanlarda müfessirliğin anonim bir meslek dalı hâline gelmesinin verdiği şevkle, “Benim neyim eksik” diyerekten, “ehsan-i takvîm”i fizyonomik güzellik ve estetiğe bağladı, “esfel-i sâfilîn”i ise “ahlâken dibe vuruş” diye açıkladı.


Bu vesileyle belirtelim ki tefsir geleneğindeki birçok büyük müfessir “ehsan-i takvîm” lafzını “gençlik ve dinçlik çağı”, “esfel-i sâfilîn” lafzını da “yaşlılık ve bunama çağı” (erzel-i ömür) diye izah etmiştir. Surenin metin dışı ve metin içi bağlamıyla da örtüşen bu yoruma göre ilgili ayetlerde, “Ey kâfir/nankör kişi! Bu dem-i devran hep böyle sürmeyecek, yarın bir gün belin bükülecek, sonunda ölüm gelecek ve böylece inkâr ettiğin gerçek, ‘Gel, hele!’ diyecek” mesajı verilir. Surenin altıncı ayetinde ise -Asr Suresi’ndeki ifade tarzına benzer şekilde- müminlerin bu zımnî tehditten müstesna kılındıkları belirtilir. Ayrıca bir sonraki ayetin, “Nedir sana dini yalan saydıran şey?!” mealindeki ifadesinde ima edildiği üzere, Tîn Suresi’ndeki “insan” kelimesiyle insan türü değil, diğer birçok ayette olduğu gibi kâfir/nankör insan tipolojisi kastedilir. Bu konuda İbnü’l-Cevzî ve Kurtubî gibi müfessirlerin tefsirlerine bakılabilir ve böylelikle ilk Müslüman nesillerin kelimeyi nasıl açıkladıkları öğrenilebilir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 21 Ocak 2017

Gerçek Aydın İntihar Etmeyen Aydındır(!)

İsmi lazım olmayan bir akademisyenin tespit ve değerlendirmesine göre biz kendi çocuklarımıza sürekli olarak Batılı düşünürleri anlatmak ve onları örnek aydın profilleri olarak sunmakla halt ediyoruz. Oysa Friedrich Nietzsche’den Max Weber’e, Louis Althusser’den Stefan Zweig’e kadar sayısız “gavur” ya intihar etmiş ya intihara teşebbüs etmiş ya da aklî muvazenesini yitirmiştir. Peki, siz Yunus Emre’de, Hacı Bektaş-ı Velî’de intihar eylemi görebiliyor musunuz? Şimdi, her birinin deve dişi gibi mütefekkir olduğunu zannettiğiniz bu gavurlar birer zavallı değil de nedir? Bu zavallılar hayatı, eşyayı anlamak ve anlamlandırmak şöyle dursun, kendi varlıklarının altından bile kalkamamışlardır. Bunlar sayısız kitap yazmış, ama onca kitap hiçbir işe yaramamıştır. Bakın, İsviçre’de trenler dakik çalışır. Şayet tren biraz gecikmişse, bilin ki orada mutlaka bir intihar hadisesi yaşanmıştır… Batı dünyasında intihar vaka-yı âdiyedendir… Hâl böyleyken, söz konusu gavurların birer büyük düşünür, aydın diye anlatılmasının ne anlamı var? Gerçek düşünür, aydın, âlim Takiyyüddin Efendi’dir, Ali Kuşcu’dur, Uluğ Bey’dir vs.

***

Sayın akademisyenin analizi öz/özet olarak budur. İmdi, bundan sonra yazacaklarım, kahvehanedeki Mehmet dayının sohbetinden hallice görünen bu analizin özgüven postuna büründürülmüş bir aşağılık kompleksiyle malul olduğunu göstermeye matuftur. Evvela, gözlemlerimden hareketle şunu söylemeliyim ki Batı felsefesi ve düşünürleri hakkında üst perdeden konuşan yerli akademisyenlerin önemli bir kısmı, yüksek lisans veya doktora tezlerini Batı ülkelerinde hazırlamış olmakla tanınır. Bu durum, kuvvetle muhtemel olarak bizim bu zevatın Batı’ya gittiklerinde, en başta dil bilmezlik ve eziklik olmak üzere tarihin akışını birkaç asır geriden takip eden bir dünyadan gelmiş olmanın aşağılık kompleksini iliklerine kadar hissetmesi ve sonunda bu kompleksi haset, öfke ve nefrete dönüştürmesiyle alakalı olmalıdır. Fakat ne gariptir ki Batı düşünce dünyasını yerden yere vuran yerli, milli ve pek gelenekçi münevver akademisyen taifemiz, sözgelimi Teftazânî ve Cürcânî gibi isimlerin yanına Heidegger ve Foucault gibi Batılı düşünürleri eklemekten de geri durmamaktadır. Ne yazık ki bu tuhaf dil günümüz sosyolojisinde hayli prim yapmakta, haddinden fazla taraftar bulmaktadır.

***

Yazının başında özetlediğimiz Batı analizi, malum “Ver mehteri!” klişesini tekrarlamaktan ya da “ceddin baban” türü dizileri seyretmenin keyfiyle uyuşmaktan başka bir anlam ve işleve sahip değildir. Ama gelin görün ki şimdiki zamanın ruhu bu tür analizleri kıymete bindiriyor. Çünkü günümüz Türkiye’sinde muhafazakâr ve gelenekçi damarın kabarmasına bağlı olarak akademik ve entelektüel platformlarda da geçmişe dönük bir “özlemler diyarı” algısının her geçen gün yaygınlık kazandığı gözlemleniyor. Belli ki birçok kimse “Yalan Söyleyen Tarih Utansın”lı günlere dönme hasreti çekiyor. Ancak o günlere geri dönmek adına televizyon ekranlarında janti pozuyla arz-ı endam etmek hem gelenekçi söylemin hem de bir bütün olarak gelenekçiliğin ruhunu muazzeb ediyor. Kanımca, gerçek münevverin kim olduğunu anlatmak ve aynı zamanda sahte münevverlerin ipliğini pazara çıkarmak(!), yani Foucalt’ı cinsel tercihinden, Weber’i akıl hastalığına yakalanmasından, Deleuze’yi intihar etmesinden kalkarak Batı eleştirisi yapmak için, en azından “fes” gibi bir şeyler de giymek gerekiyor.

***


Başka insanların özel hayatlarını, neler yaşadıklarını bilmeden, kiminin cinsel tercihini, kiminin intihar girişimini, kiminin ruh sağlığını kaybetmesini dile dolamak, her şeyden önce İslam ahlakına mugayir bir tutum ve davranıştır. İslâmî ahlak ayıpların, kusurların faş edilmemesini buyurur. O halde, bir insanı ruhsal hastalık ve intihar üzerinden kodlayıp eleştiri konusu yapmak, en hafif tabirle bel altı vurmaktır. Kaldı ki son dönem Batı dünyasındaki düşünürlerden pek çoğu, özellikle de varoluşçu düşünürler grubu, Kilise merkezli Hıristiyanlığın yarattığı büyük skandallar sebebiyle varlığın, hayatın, eşyanın mahiyetine dair büyük soruların cevabını dinde arayıp bulmaktan ümidi kesmiş, bu yüzden de dine gücenmiş ve içerlemiş olarak kendi akıllarının gösterdiği istikamette varlık ve varoluşa dair anlam arayışına koyulmuşlardır. Sonunda, bir kısmı, “Her şey boş” deyip işin içinden çıkmış, bir kısmı, “Tanrı öldü” diyerek feryadı basmış, ama hepsi de varlığın anlamını kavramak için adeta yırtınmıştır. Ezcümle, bir insanın zihin sancılarını, fikrî çabalarını tümden yok sayıp hâl-i hayatında hangi hastalığa yakalandığı ve hayatının nasıl sonlandığı üzerinden analiz yapmak, ilim adamlığı filan şöyle dursun, ortalama insanlık adına hicap duyulacak bir işgüzarlıktır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 14 Ocak 2017

Kitap | Kur'an Tarihi

En başından itiraf etmeliyiz ki bu çalışma Kur’an tarihindeki tüm boşlukları doldurmak ve birçok karanlık noktayı tek tek aydınlatmak gibi büyük bir iddia taşımamaktadır. Çünkü kaynaklardan tedarik edebildiğimiz bilgi malzemesi böyle bir tarih yazımına imkân tanımamaktadır. Aslında bu çalışma özellikle müslüman araştırmacılara ait eserlerde hemen hemen aynıyla tekrarlanan, çoğunlukla da özgünlük değeri taşımayan görüş ve değerlendirmelerle bezeli Kur’an tarihinin resmî İnkılap tarihinden pek farklı olmamasından dolayı konuyla ilgili meşhur rivayetlerden, hâkim görüş ve genel kabullere kadar birçok meselenin kritik edilmesi gerektiği hususunda farkındalık oluşturmayı amaçlamaktadır.

Sipariş Seçenekleri:

kitapyurdu
babil.com
idefix
Pandora
eganba

Röportaj | Katliamı gerçekleştirenle ‘oh olsun’ diyen aynı zihniyette!

Yeni yılın ilk saatlerinde eğlence kulübü Reina’ya düzenlen silahlı saldırı herkesi derinden yaraladı. Ama bu terör eylemi alkollü bir mekana düzenlenince insanlar sosyal medya üzerinden ikiye bölündü. Biz de tüm bu tartışmaları, Reina saldırısını diğer saldırıdan ayıran şeyleri ve kulüpte hayatını kaybedenlerin şehit sayılıp sayılmadığını Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Prof. Dr. Mustafa Öztürk ile konuştuk.

Reina’yı diğer saldırılardan ayıran şey neydi?

Reina saldırısını diğer saldırılardan farklı kılan husus yer, zaman ve cinayet şeklinden ibarettir. Ancak bu farklılıklar mahiyetle değil, suretle ilgilidir. Katliamın yılbaşı gecesinde ve bir eğlence mekânında gerçekleşmesini, ‘hayat tarzına müdahale’ bağlamında izaha çalışmak gerçekten üzüntü ve acı vericidir. Katliamı üstlenen DEAŞ’ın ‘teröristik teolojisine’ göre başta devlet erkânı olmak üzere 80 milyonluk nüfusun tamamı mürted hükmündedir.

Bir grup sosyal medyada üzerinden bölücü söylemlerde bulundu.

Katliamdan memnuniyet duyup zevk alan birinin Müslümanlık şöyle dursun, insan olmadığını da söylemeliyim. Şayet, sosyal medyada katliamdan memnuniyet paylaşımı yapanların bir kısmı bu memnuniyetin gerekçesini dine bağlıyor denecek olursa, ‘İslam ve Müslümanlık nedir’ meselesini tartışmak lazım. Zira katliamdan memnuniyet ve temaşa zevki üreten bir zihniyete İslâmî değerler dünyasında bir yer tahsis etmemiz hâlinde, bu dinin insanlığa kan, revan, şiddet ve zulümden başka bir şey vaat etmediğini kabullenmemiz mukadder hâle gelir. Reina katliamını gerçekleştiren zihniyet ile bu katliama ‘Oh oldu’ diyen zihniyet arasında hiçbir fark yoktur.

Bu söylemlerin arka planında ne var?

Söz konusu katliamda canlarını kaybeden insanlarla ilgili olarak, ‘Oh oldu’ mealinde paylaşımları yapanların cezalandırılması özellikle toplumsal barış ve huzurun tesisi açısından zorunluluktur. Çünkü toplumsal kutuplaşma, ayrışma ve çatışmaya davetiye çıkarmanın sadece Reina katliamını hayat tarzına müdahale şeklinde okumak ve yorumlamakla değil, bunu tersinden okumakla da sabit olacağı ve her iki yorumlama tarzından da toplumsal barış ve huzura kast etmek dışında sonuç çıkmayacağı izahtan varestedir.

En çok konuşulan konulardan biri de orada yaşamını yitirenler şehit saylıyor mu tartışması. 

Şehitlik kavramını son yıllarda hayli gevşek ve özensiz biçimde kullanıyoruz. Klasik fıkıhlarda Müslümanların saflarında yer aldığı sırada düşman tarafından öldürülen kişinin dünyevi hükümler itibariyle şehit sayıldığı, savaştan kaçarken veya ganimet, gösteriş dünyevî amaçlarla savaşırken öldürülen kişilerin de bu kapsama alındığı belirtilir. Ancak bu tür kabuller şehitlik kavramına itibar kaybettirecek niteliktedir. Şehitlik kavramının gevşek kullanımında terör hadiselerinin maşeri vicdanda yarattığı derin acıyı bir nebze de olsa azaltma arzusunu hesaba katmak gerekir. Şehitlik payesinin bir terör olayında can vermeye bağlanması hâlinde, bu payenin teröre kurban giden her bir insanımıza da verilmesi gerektiğini söylemek de aşırı yorum olmasa gerek. Kaldı ki gerçek şehitlik payesini verecek mercii Allah’tır.

Terör kurbanlarının hepsi şehit mi sayılır?

Reina katliamında canlarını kaybedenler için şehit denilmekten imtina edilmesi teolojik açıdan gerekçelendirilebilir bir meseledir. Ancak bu kavramın katliam haricinde kalan, yani yürürken, otobüs beklerken teröre kurban giden herkes için cömertçe kullanılması da pek isabetli değil. Kimin şehit olup olmadığını tayin yetkisi bize ait olmamakla birlikte, kavram kullanımında tutarlı ve iktisatlı davranmalıyız. Meselenin kritik noktasına gelince... Şehitlik, ölüm mekânına göre belirleniyorsa, böyle bir şehitlik kavramının en azından benim bildiğim kadarıyla İslâmî teolojide karşılığı yoktur.

ENTELLEKTÜEL KESİM ANADOLU’NUN SAĞDUYUSUNDAN DERS ALMALI

Terörle birlikte başka saldırıların da geleceği, kısa vadede çok boyutlu saldırıların sona ermeyeceği kesin. Üstelik bu süreçte, ‘Siz içeriden, biz dışarıdan’ mekanizması da kesintisiz olarak işletilecektir. İçeriden saldırıda sürekli olarak toplumun sinir uçlarına dokunulacak, kabuk bağlamaya yüz tutmuş eski yaralar kaşınacak, daha açıkçası, sosyal medya mecralarından hem “Hayat tarzına müdahale edildi”, “Sünnîler Alevileri doğradı” hem de “Yılbaşı gecesinde içki içip eğlenirken gittiler” tarzında paylaşımlar yağmaya devam edecektir. Bütün bunlar olup biterken, her birimize ciddi sorumluluklar düşmekte. Bu toprakları vatan bilen herkes gidecek başka bir yerimizin bulunmadığı gerçeğini hatırlamalı ve ne pahasına olursa olsun iyiliği çoğaltmak ve toplumsal dirlik bilincini zinde tutmak adına elinden geleni yapmalıdır. Teröre karşı seferberlikten maksat da en azından bir yönüyle budur. Diğer taraftan, bizi yoran ve yıpratan şu zor zamanlarda toplumsal kaosu körüklemeye çalışan her kim varsa, hiçbir ideolojik ayrım yapılmaksızın bu çakal sürüsünün etkisiz elemanlar hâline getirilmesi gerekir. Bu arada özellikle akademisyen ve entelektüel kitlemizin Anadolu halkından sağduyu, teenni, engin gönüllülük konusunda ders ve ibret alması da gerekir.

TÜRKİYE’NİN İŞGALE UĞRAMASI BİR SURİYE BİR IRAK OLMASI DEMEK

FETÖ elebaşı Fethullah Gülen’in ‘kullanışlı ahmak/alçak’ sıfatıyla sevk ve idare ettiği iç savaş ve işgal garantili 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra ardı arkası kesilmeyen bir terör saldırısı altında bunalmış durumdayız. Bu saldırıların 15 Temmuz tarihinden itibaren sistematik hâle gelmesi hem darbe teşebbüsünün asıl amacı hem de birbiri ardınca yaşadığımız terör hadiselerinin bu teşebbüsle irtibat ve iltisakı hakkında fikir vermesi bakımından oldukça manidardır. Devlet Bahçeli’nin Reina katliamına atıfla söylediği, “Bu eylemler 15 Temmuz darbe teşebbüsünün artçılarıdır” sözü meramımızı özetler tarzda. Türkiye çok boyutlu saldırı altında. Bu saldırıların ilk amacı, boks terimleriyle söylersek, sağlı sollu yumruklarla Türkiye’yi adamakıllı sarsıp gardını düşürmek, nihai amacı ise nakavt etmektir. Türkiye’nin nakavt olması demek, işgale uğraması, yani bir Suriye, bir Irak olması demek. Gelinen noktada, Reina katliamı gibi terör eylemleri salt tedip ve terbiye yöntemi gibi algılanmamalı, aksine Türkiye’nin ilk vehlede yangın yerine çevrilip bilahare işgale uğraması amacına hizmet eden yıpratıcı saldırı türlerinden sadece biri olarak değerlendirilmeli.

MEDİNE’DEKİ TERÖR KURBANIYLA REİNA’DAKİ AYNI KATEGORİDE

Diyanet İşleri Başkanı, “Bu saldırının bir pazarda veya bir mabette yapılmasıyla eğlence yerinde yapılmasının arasında herhangi bir fark yok dedi. Siz de bu görüşe katılıyor musunuz?
Meseleye İslam nokta-i nazarından bakıldığında, bir insanı katletmek bütün insanlığı katletmek gibi çok büyük bir cürüm olduğunu söylemek gerekir. Bunun böyle olduğu Kur’an’ın sarih beyanıyla sabittir. Ankara, Kayseri, İstanbul Beşiktaş ve Ortaköy gibi yerlerde gerçekleşen eylemler Kur’an’da, hirâbe, yani eşkıyalık/terör suçu olarak zikredilir ve ilgili ayette bu suça yaraşan bir dizi ceza tadat edilir. Kısaca şunu söylemek gerekir: Reina katliamında can veren insanlar ile Medine’deki terör saldırısına kurban giden insanlar, hem masumiyet hem de insan olmak bakımından aynı kategoridedir. Unutmamak gerekir ki İslam dinindeki beş temel gayeden biri insan hayatını korumak, yaşam hakkını garanti altına almaktır. Hayat hakkı kutsal, yani dokunulmazdır. Bu açıdan bakıldığında katliamın ne zaman ve nerede gerçekleştiği veya insanların neyle meşgulken katledildiği gibi meselelerin bahs-i diğer kapsamında olduğu anlaşılır.

Röportaj: Bahar Erdoğan

7 Ocak 2017 - Star Gazetesi Cumartesi Eki

Kaynak: http://www.star.com.tr/cumartesi/katliami-gerceklestirenle-oh-8200-3bolsun-diyen-8200-3bayni-zihniyette-haber-1173929/

Hâtıra Fotoğraflar

Adana Ulu Camii tefsir dersi müdavimlerinden Mehmet Coşkun ile


Ömer Özsoy ile birlikte


İnsan, Ahlâk ve Sorumluluk

Kur’an, insanoğlunun yeryüzünde gerçekleştirmekle yükümlü olduğu emr bi’lma’rûf, ıslah, adalet gibi ahlâkî hedefler ve ideallerden söz ederken, bu temel hedeflerin önündeki engelleri aşma hususunda her insan tekini yetkin/yeterli bir varlık olarak tanımlar. İnsanoğluna nispet edilen “halifelik” (Bakara 2:30) ve “emaneti üstlenme” (Ahzâb 33:72) rolleri de tam olarak bununla alakalıdır. Birçok ayette Hz. Peygamber’in azılı düşmanlarından birine atıfla zikredilen “el-insan”ın tuğyan ve istiğna halleri dahi söz konusu yetkinlik ve yeterliliği kanıtlar. İnsanoğlunun gerek ahlaki sorumluluklarını yerine getirme, gerekse yeryüzündeki “ma’rûf” ideallerini gerçekleştirme yolundaki engelleri aşma hususunda yeterli donanıma sahip bir varlık olduğuna ilişkin en güçlü delillerden biri, Kur’an’ın “kâfir/nankör insan” tipolojisine ilişkin şu tanımlamasıdır: “Biz insanı zorluk ve sıkıntılarla baş edebilecek güçte yarattık. (lekad halaqne’l-insâne fî kebed). Biz insana böyle bir kudret verdik diye o [nankör insan] maddi gücüne güvenip de, ‘Kimse benim bileğimi bükemez!’ diye mi düşünür?! Üstelik ‘Yığınla servet harcadım’ diye övünür. O, kimsenin kendisini görmediğini mi sanır?! Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi?! Yine ona eğri ve doğru yolu göstermedik mi?! Ne var ki o, sarp yokuşu aşamadı, aşmaya çalışmadı…” (Beled 90/4-11).

Tefsir kaynaklarında Velîd b. Muğîre veya Ebü’l-Eşedd künyesiyle tanınan bir müşrik hakkında nazil olduğu belirtilen bu ayetler insanın yetkinlik ve yeterliliğini, devamındaki ayetler ise ahlaki sorumluklarının gereğini anlatır. Hâl böyleyken, temel amacı tarihsel varlık sahnesindeki ahlaki görev ve sorumluluklarını ifa yolunda insanoğluna rehberlik olan Kur’an ifadeleri gelenekte adeta tersine çevrilerek insanı, özellikle de mümin insanı anlamsız bir tevekkül, teslimiyet ve şahsiyetsizliğin kucağına itecek yorumlara maruz bırakılmıştır. Bilindiği üzere kesin bir güven/itimat duygusuyla Kur’an vahyini ve Hz. Muhammed’in risaletini kabul eden her insan mümin ve müslüman olur.

Mümin olmak her şeyden önce ahlak insanı olmaktır. Burada sözü edilen ahlak, başta varlığımızın kaynağı Allah ile ilişki biçimimiz olmak üzere tabiat, toplum, siyaset, ticaret gibi tüm alanları kuşatan, dolayısıyla çok boyutlu olarak hayata yansıyan huylar ve davranışların genel adıdır. Ahlak tek başına nötr bir kavramdır. Başka bir ifadeyle, ahlak iradeli davranış olarak hem fazilete (hüsn-i huluk, ahlak-ı hamîde) hem rezilete (sû-i huluk, ahlak-ı zemîme) açıktır. Bu yüzden, “ahlak”ın birkaç kritik boyutunu tartışmakta fayda vardır.

Ahlak her şeyden önce iyi-kötü, sorumluluk, özgürlük gibi kavramlarla birlikte değerlendirilmesi gereken bir konudur. Çünkü iyi ve kötünün kaynağı, iyi ve kötünün hangi ölçüte göre tanımlandığı gibi kritik meselelerle ilgili bakış açımız sorumluluk anlayışımızı, sorumluluk anlayışımız ise ahlâkî tutum ve davranışlarımızı oluşturur. İslam düşünce geleneğinde muhafazakâr kimlikleriyle tanınan Selefiyye ve Eş’ariyye ekollerine göre iyi ve kötü (hüsün ve kubuh) şer’î/dinî kaynaklı olup bir şeyin iyi ve kötü olduğu ancak dinî bildirimle öğrenilebilir. Dolayısıyla bir fiil Allah tarafından emredildiği için iyi, yasaklandığı için kötüdür. İyilik ve kötülük bir fiilin mahiyetine ve kendisine ilişkin aslî bir vasıf değildir.

Buna mukabil Mu’tezile ve Mâtüridiyye ekolleri ile İslam filozofları nazarında iyi ve kötü aklen bilinebilir. Dolayısıyla bu iki vasıf fiillerin mahiyetine ve zatına aittir. Bu iki farklı görüşten ilki, din gerçeğini haber ve eserden (nakil) ibaret kabul ettiği için, bütün bir varlığı ve hayatı sınırlı sayıdaki nassa bakarak okumak zorundadır. Böyle bir okuma tarzı nassın mutlak otoritesi karşısında insan iradesini ve özgürlük alanını hayli daraltır ve bu durum farkında olunmaksızın sorumluluk duygusunu da azaltır. Gerçi her türlü değerin kaynağını dine bağlamanın arka planında Allah’ın mutlak kudret ve otoritesine toz kondurmama niyeti söz konusudur; ancak burada önemli olan husus, niyetten ziyade, ortaya çıkan sonuçlardır.

Mutlak kudret eksenli Allah tasavvuru, ister istemez ilâhî irade karşısında insanoğlunun iradesini sıfırladığı algısına yol açmakta, bunun neticesinde kendini gösteren eziklik ve şahsiyetsizlik ise fikrî ve amelî kötürümlük diyebileceğimiz bir tembellik ve miskinlik tecrübesine müncer olmaktadır. Oysa Ra’d 13:11. ayette, mealen, “Bir toplum kendini değiştirip dönüştürmedikçe Allah o toplumu durduk yerde değiştirip dönüştürmez.” denilir. Değişme ve dönüşme çift yönlüdür; iyi yönde olabileceği gibi kötü yönde de olabilir. Ancak bundan daha önemlisi, ayette değişimin öncelikle insandan sadır olan bir fiil olarak belirtilmesi, yani ilk adımın insan ve toplum tarafından atılması gerektiğine dikkat çekilmesidir ki bu husus, “Bizim (tevhid davamız) uğrunda çalışıp didinen kimseler var ya, işte biz onları [salah ve felah] yollarımıza eriştiririz. Şüphesiz Allah güzel fiiller segileyen kimselerle beraberdir.” mealindeki Ankebût 29:69. ayette çok daha açık biçimde ifade edilir.

Bunun gibi birçok ayette de hidayetin durduk yere Allah tarafından zembille indirilen bir şey olmadığı, bilakis öncelikle insanın irade ve azmiyle ortaya çıktığı belirtilir. Bu açıdan bakıldığında, âhir zamanda zuhur edip yeryüzündeki tüm kötülükleri silip süpürecek bir kurtarıcı (muntazar mehdi) inancının Kur’an’la bağdaştırılmasının imkânsızlığını tartışmaya hacet yoktur. Böyleyken, günümüz İslam dünyasında giderek yaygınlaşan apokaliptik (Mehdici, Mesihci, Deccalci) din söylemlerinin ahlaki sorumluluk alanında ciddi enfeksiyonlar oluşturduğu kuşkusuzdur. Nitekim mesiyanik karakterli FETÖ’nün dinî alanda yarattığı müthiş hasar ve ortaya çıkardığı ağır toplumsal maliyet ortadadır. Bütün bu söylediklerimize karşıt argüman olarak Hz. Peygamber’e izafe edilen birtakım rivayetlerden hareketle “beklenen kurtarıcı inancı”nın sünnetle sabit olduğu söylenebilir. Ancak böyle bir argüman Allah ile Hz. Peygamber’i karşı karşıya getirmek, dolayısıyla Hz. Peygamber’i Kur’an’ın sarih beyanlarına rağmen kendi bildiğini okumakla itham etmek gibi çok tehlikeli bir sonuca götürebilir.

Bu bağlamda, Allah’ın dilediğini hidayete, dilediğini dalalete sevk ettiğini bildiren ayetler de karşıt argüman olarak öne sürülebilir. Ancak kâinattaki her olayın faili olarak doğrudan doğruya Allah’ı gösteren ayetler de dâhil, zahirî mana itibarıyla beşerî iradeyi nefyeder görünen tüm Kur’an ifadeleri Mu’tezile ve Ehl-i Sünnet kelamcıları arasında tartışılan ef’âl-i ibâd (kulların fiilleri), kader, kaza gibi teolojik meselelerden ziyade, hem ulûhiyet hem rubûbiyet noktasında tevhid ilkesini pekiştirmeye yöneliktir. Bu sebeple, “Allah dilediğini hidayete erdirir, dilediğini dalalette bırakır.” mealindeki ayetleri, “Allah dileyen kimseyi hidayete ulaştırır.” şeklindeki operasyonel te’viller ve palyatif çözümlere kurban etmemek gerekir. Çünkü söz konusu ayetlerin asıl sevk sebebi, her yönüyle tevhidin pekiştirilmesi ve şirkin tümden reddedilmesidir ki tarihî süreçte ortaya çıkan kelâmî ve felsefi problemlerin yükünü Kur’an’a taşıtma alışkanlığından vazgeçmek gerektiği bu vesileyle not edilmelidir.

Başta Allah’la ilişkimiz olmak üzere insan, toplum, söylem, eylem gibi birçok konuda sorumsuzluğu huy edindiğimizde kuşku yoktur. İşin en acı tarafı da sorumsuzluğumuz ve vurdumduymazlığımızı sık sık dine refere ediyor olmamızdır. Oysa Hz. Peygamber, “Sizden biri herhangi bir kötülük ve çirkinliğe (münker) tanık olduğu zaman, gücü yettiği takdirde onu fiilen düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse buğzetsin ki bu da (mümin için) olmazsa olmaz mesabesindedir.” (Hadisin farklı varyantları için bkz. Müslim, “İman” 78, “Salât” 232, Nesâî, “İman” 17; İbn Mâce, “İkâme” 155, “Fiten” 20) buyurmak suretiyle “münker”in öncelikle ve özellikle fiilî dua (amel/iş/edim) yoluyla bertaraf edileceğine atıf yapmıştır. Allah’a dua ağdalı retorikle değil, fiille sabit olur ve Allah katında da bu minvalde karşılık bulur.

Günümüz İslam dünyasının genel ahlak endeksi/karnesi meselesine gelince, kendi şahsımı da dâhil ederek söylemeliyim ki başta Allah olmak üzere insan, toplum, dünya ve eşya ile çok boyutlu ilişkilerimizle ilgili genel ahlak endeksimiz iç açıcı olmadığı gibi istikbale dair umut verici de görünmüyor. İslam düşüncesinde, en azından Sünnî-Eş’ârî gelenekte kabul gören hüsün-kubuh anlayışında ahlakın kaynağı vahiy/din kaynaklı olmasına ve bilhassa günümüzde israf sınırlarını zorlayacak düzeyde din referanslı konuşulmasına rağmen ahlaki kemal istikametinde mesafe almak şöyle dursun, belirgin bir çürüme hâlinde olduğumuz aşikâr görünüyor. Bu hâl yapısal bir probleme işaret ediyor. Kanımca, problem öncelikle Allah-kul ilişkisinde kendini gösteriyor.

Gözlemlerimden hareketle diyebilirim ki birçoğumuz, farkında olarak ya da olmayarak, Allah’a ibadette mükâfat beklentisi ve/veya azap endişesini esas alıyor. Böyle bir ibadet anlayışı ister istemez ivaz-garaz, fayda-çıkar mantığını üretiyor. Fıkıh geleneğindeki ağır formalizm de bu sakatlığı besliyor. Diğer taraftan, sağlam bir itimat/güven duygusu, derûnî bir keşif olan iman ise genellikle itikatla (akâid) özdeş zannediliyor. Hâliyle, insanın derûnuna işleyen ve pekâlâ artıp eksilen bir kalbî amel olmaktan çıkıp, salt zihinde yer eden ve gerektiği zaman ruhsuz biçimde dile getirilen bir klişeye dönüşüyor; ama maalesef insanı dönüştürmüyor, ahlâkî sorumluluk duygusu üretmiyor. İtikat denen şey çok kere aynı dinin mensuplarını birbirine karşı provoke eden kullanışlı bir aygıt işlevi görüyor.

Öte yandan, din genellikle ontolojiden ziyade, epistemolojinin konusu gibi algılanıp kavranıyor. Hâliyle, dinî bilgi sahibi olmanın ve bu alanda konuşmanın şehveti, dinin her şeyden önce varlık ve varoluşla ilgili olduğu gerçeğinin gözden kaçırılmasına ve meselenin bu yönüyle kavranmasını sağlayan duygu dünyasının kararmasına yol açıyor. Din duygusal boyutundan arındırılmış ve kuru bilgiye (malumata) dayandırılmış bir konu olarak kavrandığında, huzur ve dinginlik vesilesi olmaktan çok, kavga gürültü enstrümanına dönüşüyor. Çünkü kuru bilgiye dayalı din ve dindarlık çoğunlukla ideoloji üretiyor.

Din referanslı ideoloji üretmenin tarihî tecrübedeki en tipik örneği kelam ve akaid geleneğidir. Bu gelenekteki dil dizgesi bir taraftan kendi ideolojisini biricik hakikate ve/veya “murad-ı ilahî”ye eşitlerken, bir taraftan da muhalif fırkalar ve ekolleri “ehl-i bidat ve dalalet” diye kategorize etmektedir. Bu konuda söylediklerimiz Eş’ariyyesinden Mu’tezilesine, Selefiyyesinden İmâmiyye Şiası’na kadar tüm kelâmî-itikâdî mezhepler/ekoller için geçerlidir. Günümüz İslam dünyasındaki müslümanlar arasında baş gösteren din referanslı ihtilaflar ve tartışmaların genellikle dindarlık ölçümleriyle neticelenmesi de maalesef bu kıyıcı dilden beslenmektedir.

Ne var ki Schopenhauer’in Din Üzerine adlı eserindeki diyaloglarda Philathes’in Hıristiyanlık tecrübesine atıfla söylediği şeyler biz müslümanları da maalesef yakından ilgilendiriyor. Schopenhauer özet olarak şöyle diyor: Genel olarak Tanrı’ya karşı vecibelere dâhil edilen şeyin (ahlâkî sorumlulukla edip eylemenin), insanlığa karşı görevler kapsamından ihraç edildiği söylenebilir; çünkü insanlara karşı iyi davranma lüzumunu Tanrı’ya yaltaklanmayla telafi etmeye çalışmak çok kolay ve kestirme bir yoldur. Dolayısıyla bütün çağlarda ve ülkelerde çoğunluğun, istediği şeyi güzel işler yaparak hak etmek yerine yalvarma ve yakarmayla elde etmeyi çok daha kolay bulduğunu görürüz. Her dinî gelenekte ilâhî iradenin insanlardan beklediği şeylerin başında ahlâkî fiillerden ziyade itikat, tapınak törenleri ve çok çeşitli ritüellerin geldiği kabul edilir. Bu ilk başta göze çarpan bir keyfiyettir… Neticede rahipler (din adamları) tanrılarla ilişki kurmada neredeyse rüşvetle satın alınabilir birer aracı kurum haline gelmiş kimseler izlenimini verir. Hatta bu işler bu kadar çığırından çıkmasa bile yine de şunu sormak gerekir: Mensupları veya müntesiplerince, dinî vecibeler ve ibadetlerin ahlâkî davranış için en azından kısmî bir ikame olarak görülmeyen din nerededir?

Genel olarak şu veya bu dine mensup insanlar, din ve dindarlık konusunda hem nasıl davranmaları gerektiği gibi davranmamakla hem de olunmaması gerektiği gibi olmakla tebarüz etmektedir. Bu yüzden, insanların her şeyden önce aslî tabiatlarını ve iç dünyalarını değiştirmek zorunda olduklarını bilmeleri gerekir. İnsanın din ve dindarlık da dâhil temel ihtiyacı derindedir ve bu ihtiyaç hemen tamamıyla ahlakla ilgilidir. Ahlaki boyutu göz ardı edilmiş, buna karşılık formel ritüel ve retorik boyutları güçlendirilmiş din ve dindarlığın ahlak bozucu olduğu bile söylenebilir. Nitekim genel ahlak anlayışımızın söylem düzeyinde transandantal (aşkın, ulvî) referanslı olmasına rağmen pratikte basit yararlar ve çıkarlar karşısında kırılganlık arz ettiği şüphesizdir. Oysa ahlakta karşılıklılığa yer yoktur, olmamalıdır. İnsan kendisine uygun bir mukabelede bulunulsun diye ahlaklı davranmamalı, ahlâkî ilişkide koşulsuz sorumluluğu esas almalıdır. İsmet Özel’in ifadesiyle, her şeyden önce insan teki olarak ne yapıp ettiğimize bakmak, sonra yapıp etiğimiz şeyin mahiyeti ve keyfiyeti üzerinde açıklığa varmak ve nihayet yaptığımızı sahiden yapmak lazımdır. Bundan ötesi laf ü güzaftır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - Ocak 2017 / Sabah Ülkesi Dergisi

* Bu yazının da yer aldığı derginin 50. sayısının tamamına göz atmak için: buraya tıklayın!
* Yazının PDF hâlini indirmek ya da okumak için: buraya tıklayın!

Mevzu Bahis Olan Din ve İtikatsa, Ahlak Teferruat mıdır?

Sırp asıllı Amerikalı fizikçi Nikola Tesla’ya, “O kadar cahilsiniz ki dininiz var diye ahlaka ihtiyacınız kalmadığını sanıyorsunuz” şeklinde çarpıcı bir söz atfedilir. Bize göre bu sözün en çarpıcı tarafı günümüz müslümanlarındaki genel din ve ahlak anlayışını yansıtmasıdır. Kabul etmek gerekir ki genel olarak İslam dünyasında, özel olarak Türkiye sathında din neredeyse bir öfke ideolojisine dönüşmüş durumdadır. Bu durum din bağlamında ahlakın bir nevi teferruat olduğu vehmine yol açmaktadır. Özellikle çeşitli dinî grupların birbirlerine karşı kullandıkları dil-üslup son derece çirkin ve acımasızdır. Gıybet, nemîme, iftira, sû-i zan, yaftalama, karalama, itibar suikastı yapma ve eleştiri adına bel altı vurma gibi tüm rezillikler belki de en çok kendilerini sahih itikadın temsilcileri olarak gören çevrelerde yaygındır. Bu vahim durum dinin öfke ideolojisine dönüştüğü yönündeki tespitimizi maalesef doğrulamaktadır.

Kur’an’da müminlerin ancak ve ancak kardeş oldukları, birbirlerine karşı şefkatli ve merhametli davrandıkları belirtilir. Birçok hadiste ise mümin/müslüman şöyle tarif edilir: Müminler bir vücut gibidir; müminler bir binanın birbirlerini ayakta tutan taşları/tuğlaları gibidir. Mümin müminin kardeşidir. Bu yüzden de mümin mümine zulmetmez; sıkıntılı zamanda mümin kardeşini kendi hâline terk etmez; ona yalan söyleyip aldatmaz ve onu tahkir etmez. Bir kimse kendisi için istediği bir şeyi mümin kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda mümin sayılmaz. Mümin, insanların elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir…

Bütün bu ayetler ve hadislere rağmen din ve sahih itikat adına konuşan insanlar nasıl oluyor da kendilerinden farklı din anlayışına sahip müslümanlar hakkında “sapık, zındık” gibi ölçüsüz sözler söyleyebiliyor ve üstelik bu sözleri söylemekten keyif alabiliyor?! Sosyal medyada sözüm ona “Ehl-i Sünnet” adına paylaşılan “sapık hocalar”la ilgili listeler durumun vahametini göstermeye yetiyor. Hâl-i hazırdaki durum özellikle insanların dindarlıklarını ölçme hususunda kendilerini yetkili gören zümreler ve çevrelerde ahlaksız dindarlığın diz boyu olduğunu gösteriyor. Belli ki bu çevreler kendilerince din ve sahih itikattan dem vurulduğunda ahlakın gereksiz olduğuna inanıyor veya ahlakın sadece cinsellikle ilgili olduğunu zannediyor.

Kendini dindar gören bir kişinin dinî konularda farklı düşünen ve farklı görüşleri benimseyen müslümanlar hakkında gıybet, yalan, iftira gibi her türlü rezileti mubah görmesi ahlaksızlığın yanında tekfirci zihniyete de işaret ediyor. Herkes müminlerin birbirleriyle kardeş olduğunu vurgulayan ayeti de bu minvaldeki onlarca hadisi de gayet iyi bildiği halde bütün bu reziletler sergilenebiliyor. Demek ki bazı çevreler ya müminlerin ahlakıyla ilgili ayetler ve hadisleri sosyal medya mecralarında “günün sözü” kabilinden paylaşmaya yarayan bir şey olarak biliyor ya da haklarında yalan, iftira, gıybet ve nemîmeyi mubah saydığı kimselere müslüman nazarıyla bakmıyor. İşte bu durum hem dinin öfke ideolojisine dönüştüğü tespitini, hem de “ahlaksız dindarlık” tespitini doğruluyor. Ancak kendini dindar gören herkesin yalan, iftira, dedikodu gibi reziletlerin kayıtsız şartsız ahlaksızlık olduğunu, başka bir ifadeyle, ahlakın da ahlaksızlığın da küresel, evrensel ve tarih-üstü olduğunu bilmesi gerekiyor.

Din ve dindarlıkta ahlâkî içeriğin buharlaşması ya da ahlakın yalnızlaşması ve yok olmaya yüz tutması bir yönüyle bütün dünya ve ülke sathında öfke/nefret trendinin giderek yükselmesiyle ilgili bir olgudur. FETÖ, DAEŞ, en-Nusra, Haşdi Şa’bî gibi sözde İslam referanslı terör örgütlerince üretilen şiddet sarmalı da öfke/nefret trendinin tuzu biberi konumundadır. Ahlakın yalnızlaşması diğer bir yönüyle de İslam geleneğinde fıkhın şekilci-kuralcı ilmihal dindarlığına indirgenmesi ve dindarlıkta fetva-takva, kaza-diyanet (kazâî-diyânî) gibi kategorik ayrımlara gidilmesi ile ilgili görünüyor. Bu tür kategorik ayrımlar dinî alanda çift meşruiyet (takva ve fetva meşruiyeti) denebilecek garip bir duruma yol açıyor. Takva meşruiyeti ciddi emek gerektirdiğinden, insanlar çoğunlukla fetva meşruiyetini tercih ediyor. Ancak bu tercih hiyel (kitabına uydurmalar), ıskat, devir gibi örneklerde görüleceği gibi kimi zaman fıkıh adına olmadık kurnazlıklara mahal verebiliyor. Böyle bir fıkıh anlayışından da abdestli namazlı ricalimizin kendi kız çocuklarını ve/veya kız kardeşlerini mirastan men ettikleri halde kendilerini pek dindar ve takvalı görebilmesi gibi sonuçlar çıkabiliyor.

Ne var ki fıkıh denilen şey derin düşünce ve kavrayışı ifade ediyor. Derin kavrayış ise her şeyden önce ahlâkî kaygıyı imliyor. Hâl böyleyken günümüzde fıkıh ve fıkıhçılık şer’î hüküm teknisyenliği zannediliyor. Teknisyenin ürettiği fıkıh ise ancak “Bu caiz mi değil mi?” eksenine sıkıştırılmış bir ilmihal dindarlığını mümkün kılabiliyor. Bu da sonuçta poz ve resim müslümanlığını tevlit ediyor, dolayısıyla İslâm’ın yüksek ahlâkî idealleri maalesef teferruat gibi algılanabiliyor. Bu yüzden, başta kendi şahsım olmak üzere her bir müslümanın dindarlığı ahlakla yoğurması, ahlaklılığın her zaman ve herkese karşı daimî bir sorumluluk olduğunu anlaması ve bu anlayışı acilen hayata taşıması gerekiyor. Aksi halde ideolojik jargonla salt dinden ve sahih itikattan dem vurmanın giderek daha fazla ahlaksız dindarlar ve dindarlıklar üretmesi kaçınılmaz görünüyor.