Bir Bataklık Alanı ve Haşere Habitatı Olarak FETÖ

Peşinen söyleyeyim, bu yazının konusu serapa sakillik olduğundan, yazıdaki üslup da biraz sakildir. Üsluba yönelik eleştirileri peşinen kabul edip sineye çekiyorum; fakat artık canıma tak dediğinden bugün böyle yazmam gerektiğini düşünüyorum. Bununla birlikte, mübarek Ramazan günü böyle bir yazıyla karşılarına çıktığım için okuyucularımızdan özür diliyor ve asıl konuya giriyorum. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bu köşede yazdığım yazıların birinde FETÖ’nün dirisiyle ölüsüyle püsküllü bir bela olduğundan söz etmiştim ki hâlen de bu sözümdeyim. Bu bela şimdilerde belli bir çanağı bulunmayan, sınırları tahdit olunamayan büyük bir bataklığa dönüşmüş gibidir. Bataklıkların bilindik özelliklerinden biri, fazla yoğunluklu cisimleri içine çekmesi, bir diğer özelliği de binbir çeşit haşere ile yılan, timsah gibi yırtıcılara habitat hizmeti vermesidir. Anılan özellikleri dikkate alındığında bataklık metaforunun FETÖ belasını daha iyi anlatmamızı sağlayacak en güzel metaforlardan biri olduğu anlaşılır.

***

Özellikle son zamanlarda FETÖ meselesi etrafında olup biten birçok şey, pis kokulu bataklık çamurunu anımsatıyor. Toplum içinde nice haydut var ki kendilerini düşman belleyip hesap görmek istedikleri insanları FETÖ bataklığına gömmeye çalışıyor. Bu bataklıktaki çamur öyle pis bir çamur ki yapışmasa dahi iz bırakıyor. Daha da kötüsü, atılan çamur FETÖ usulünce atılıyor. Yakın geçmişte FETÖ’nün Emniyet ve medya marifetiyle uyduruk suç delilleri üretmesine benzer biçimde, bugün de olmadık yaftalar üretiliyor, üstelik bu yaftaları üreten haydutların pek çoğu, Şeyhülislam Bahâyî Mehmed Efendi’nin, “Dahleden dinimize bâri müselmân olsa…” sözünü hatırlatan bir kaypaklıkla karşımıza çıkıyor.

Örnek vermek gerekirse, öteden beri İslam dinini menkıbe ve hurafe edebiyatından ibaret sanan, üstelik Mevdûdî, M. Abduh, R. Rıza, M. Carullah, M. Hamidullah gibi müslüman düşünürlere alçak, zındık, moskof, İngiliz ajanı gibi sıfatlar yakıştırmakla tanınmış yoz/yobaz bir ideolojik söyleme yaslanan, ayrıca bir taraftan, “Hoparlörle ezan okumak caiz mi?” meselesini dahi tartışacak kadar takva titizliği(!) gösterirken, bir taraftan da tanınmış kadın sanatçılara kendi televizyon kanallarında yıllar boyu çalgı çengi programları yaptıran malum çevreler Kutlu Doğum vesilesiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nı FETÖ’yle irtibatlandırıp yıpratmaya çalışmakta, bu vesileyle Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez ile Prof. Dr. Ali Bardakoğlu ve Prof. Dr. Ömer Özsoy gibi hocaların dinî alanda sapkın görüşlere sahip olduklarından da dem vurulmaktadır. Böyle bir haydutluğa soyunan bazı kaypak tipler, “Millet balık hafızalıdır” diye düşündüklerinden olsa gerek, 17/25 Aralık’tan sonraki tarihlerde dahi FETÖ’nün mekânlarında konferansçı olarak ağırlandıklarını hiç kimsenin hatırlamayacağını sanmaktadır.

Bardakoğlu ve Özsoy gibi İlahiyat hocalarına yönelik karalama kampanyası zaman zaman bizi de kadraja alıyor. Fakat bize FETÖ üzerinden operasyon çekmek pek inandırıcı bulunmayacağından, tıpkı adı geçen hocalarımıza yönelik girişimlerde olduğu gibi, bazı yazılarımız ve konuşmalarımızdan birkaç cümlelik alıntılar, hatta bizim başkalarından aktardığımız pasajlar kimi zaman gazetelerde makale konusu oluyor, kimi zaman da whatsapp gibi mecralarda dolaşıma sokuluyor. Ama tam bu noktada taşı gediğine koymak için şunu sormak gerekiyor: FETÖ elebaşı Gülen ve İlahiyatçı ekürisi yıllardan beridir, “Lâ ilâhe illallâh neyinize yetmiyor; Muhammedün rasûlullâh demeye ne gerek var?” derken, “Nasr suresindeki ve’l-feth aslında fethullah demektir” diye yazıp çizerken, bugünkü din kahramanlarından hangisinin, yüksek sesle, “Bre sapkınlar! Haddinizi bilin, tövbe edin!” diyebilme cesareti gösterdiğini gerçekten merak ediyorum. İşin doğrusu, o tarihlerde Gülen ve ekürisinin din hakkında ne söyledikleri kimin umurundaydı ki? Cümle âlem gibi bizim bu din kahramanlarının pek çoğu da o günlerde Pensilvanya’ya selam çakma kuyruğunda sıra bekliyor, “Mübarek Hocaefendi hazretleri…” gibi hitaplarla yaltaklanma edebiyatının en güzel örneklerini veriyordu. Kısacası, bugünkü din kahramanları o günlerde Abant senin, diyalog toplantıları benim diyerekten Gülen’in gözüne girebilmek için binbir çeşit yağcılık yapıyordu.

***


Bu tiplerin şimdilerde haydut çetesine dönüşmesi her dönemde güçlünün yanında pozisyon alma ahlaksızlığından başka bir şeye karşılık gelmiyor. Ne yazık ki bugün şahit olduğumuz yaftalama kampanyaları, “Ne kadar fazla sayıda muhalifi ihraç kararnameleriyle bertaraf ettirebilirsek, o nispette kârdır” düşüncesiyle OHAL iklimini fırsata çevirmek gibi bir süfliliği ifade ediyor. Fakat buradaki süflilik katıksız dinî hamiyet ve hassasiyet söylemiyle sütreleniyor. Bu yöntemin Zaman Gazetesi ve Samanyolu TV’den aşina olduğumuz yöntemlerden pek farklı olmaması, FETÖ’nün en önemli uzmanlık alanı olan kumpasçılığın şimdiki haydutlar çetesi tarafından tevarüs edildiğini gösteriyor. Öte yandan, 17/25 Aralık’tan sonraki tarihlerde, “Bu kavga hükümet-cemaat kavgası değil. Bütün dünyada okul, eğitim gibi çok iyi hizmetler yapan bu güzel insanlara iftira atmak çok büyük bir yanlıştır… Hocaefendi hakkında çok saygılı bir dille konuşmak lazım… Hocaefendi’ye terbiyesizlik eden herkesi kınamak lazım…” tarzında Gülen güzellemeleri yapan bir dizi haydut da bugün adeta FETÖ iddianamelerini hazırlayan birer savcı edasıyla karşımıza çıkıp kimin FETÖ’cü olup olmadığını belirlemekle vazifeli gibi konuşmaktan utanıp sıkılmıyor. Bilakis FETÖ konusundaki kirli ve şaibeli geçmişlerinden dolayı küçücük bir özür dileme ihtiyacı hissetmeyecek düzeyde pişkinlik sergiliyor. Fakat tuhaf olan şu ki hemen her vesileyle FETÖ meselesinin sulandırılmaması gerektiğine dikkat çeken ümera bu vahim manzara hakkında pek konuşmuyor. Sonuçta, FETÖ bataklığında topyekûn debelenir hale gelmemiz benim gibi sayısız insanda bulantı hissi uyandırıyor.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 27 Mayıs 2017

Biz ve Anomik Ahvâlimiz

Bu yazı, “Sen neyin peşindesin? Senin bu müslüman toplumla ne alıp veremediğin var?” diye başlayıp hakaretle son bulması muhtemel birtakım eleştirilere hedef olacaktır. Ne yazık ki gerek 17-25 Aralık sürecinde gerek daha öncesinde FETÖ’ye dair yazdıklarımdan dolayı da benzer eleştirilere muhatap olmuştum. Fakat kim ne derse desin ve nasıl eleştirirse eleştirsin, şu bir gerçek ki günümüz Türkiye toplumu anomi hastalığına yakalanmış durumdadır. Bu sârî hastalıkla ilgili tespitlerimiz hem bir öz eleştiri, hem de emir bi’l-marûf nehiy ani’l-münker ilkesi uyarınca hisbe bağlamında okunmalıdır. Hisbe kişi, toplum ve devlet haklarını ihlal fiillerine karşı kamu düzenini ve genel ahlakı koruma faaliyetini ifade eden bir terimdir. Ancak bizim buradaki çabamız “ihtisab ağalığı” veya “ahlak zabıtalığı” gibi bir faaliyetten öte, kendimize çeki düzen verme ihtiyacımız hususunda duyarlılık oluşturmaya yönelik sivil ve samimi bir gayretten ibarettir.

***

Sistematik olarak ilk defa Emile Durkheim tarafından kullanılan anomi kavramı toplumsal bir hastalık olarak kural tanımazlığı ifade eder. Başka bir ifadeyle, toplumsal yapıdaki normlar ve kuralların işlevini yitirmesiyle ortaya çıkan başıbozukluk, dengesizlik ve karmaşa durumu anomiye tekabül eder. Usulsüz imar, ihale gibi sorunlardan kaçak yapı ve kaçak elektrik kullanımına, devletten maaşın kesilmemesi veya maaş bağlanması için resmen boşanıp fiilen/dinen(!) evli yaşamaktan, zekâtı vergi borcuna sayma kurnazlığına değin sayısız kuralsızlık birer anomi göstergesidir. Bireysel davranışları tanzim edici sosyal ahlak normlarının alt üst olmasını ve davranışlar üzerinde müessir kuralların bulunmamasını ifade eden anomi halinde toplumsal dokular gevşer, maşeri vicdan derinden yaralanır, doğru-yanlış konusunda ahlâkî rehberlik kaybolur ve nihayet yön yitimi kaçınılmaz olur.

Prof. Ali Çarkoğlu ve Prof. Ersin Kalaycıoğlu’nun yakın geçmişte yaptıkları bilimsel araştırma anomi hastalığımızın yaygınlık düzeyi hakkında ürkütücü sonuçlar ortaya koyuyor. Araştırmadaki, “Nüfusumuzun yüzde 85’i kuralsızlık ortalamasını aşan tavırlar ve anlayışlar içinde” ifadesi vahim vaziyeti yeterince açıklıyor. Belli ki toplum olarak kuralsızlığı kural gibi algılamaya teşne halde yaşıyoruz. Hemen her birimiz her türlü kuralın esnetilebileceğine veya arkasından dolanılabileceğine dair güçlü bir inanç taşıyoruz. Kural esnetmeyi ve çok kere de kuralı bertaraf etmeyi normal bir davranış olarak görüyoruz. Hâl böyle olunca, memleketteki her on kişiden yedisi memuriyet için torpil gerektiğini, her on kişiden altısı amaca giden yolda her şeyin mubah olduğunu ve yine her on kişiden beşi zamana ve mekâna göre ahlâkî normların pekâlâ değiştiğini rahatlıkla söyleyebiliyor. Diğer müslüman ülkelerde de genel manzara bizden pek farklı görünmüyor. The George Washington Üniversitesi’ndeki iki araştırmacının, “Müslüman Ülkeler Ne Kadar İslâmî?” başlıklı araştırmasındaki sonuçlar halkı müslüman ülkelerden hiçbirinin İslâmîlik endeksi sıralamasının ilk otuzunda yer almadığını gösteriyor.

Öte yandan, yine Çarkoğlu ve Kalaycıoğlu tarafından Uluslararası Sosyal Saha Çalışmaları Programı kapsamında hazırlanan “Türkiye’de ve Dünyada Vatandaşlık” (2015) başlıklı rapora göre Türkiye insanının yüzde 75’i (dünya ortalamasında birinci) insanların kendilerinden yararlanmaya çalıştığını düşünürken, yüzde 86’sı (dünya ortalamasında ikinci) insanları güvenilir bulmadığını söylüyor. Türkiye’de araştırmaya katılanların sadece yüzde 14’ü insanlara güvenilebileceğini belirtiyor. Buna mukabil Danimarka’nın yüzde 77’si, Norveç’in yüzde 73’ü, İsveç’in ise yüzde 66’sı insanlara güvenilebileceğini söylüyor. Demek ki “ruh kökümüz, gönül coğrafyamız, medeniyet inşası, biz idraki” gibi fiyakalı laflarla peynir gemisi yürümüyor.

***


Hâsılı, anomi hastalığı bizi çökertmek üzeredir. İki-üç dünyalı olarak yaşayıp sadrımızda iki-üç ayrı kişilik taşımamız da anominin tuzu biberi olsa gerektir. Tanzimat’tan beri parçalanmış bir zamanın yaşandığına atıfla modernleşme sürecinin yarattığı sancıların psikolojik izdüşümlerine dikkat çeken Tanpınar’ın söylediği gibi her daim içimizden ikiye bölünmüş halde yaşıyoruz, yaptığımızın çoğuna tam inanmıyoruz; çünkü bizim için başka türlüsünün de daima mevcut olduğunu düşünüyoruz. Bundan dolayı da kendimize birkaç farklı meşruiyet ölçütü oluşturuyoruz. Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun Müslümanlığımızla Yüzleşme adlı eserinde ifade ettiği gibi zihnimizde birkaç farklı meşruiyet ölçütüne yer olması, birkaç çıkış kapımızın bulunması demektir. Yeri geldiğinde devletin kanununa, toplumsal nizama sığınırız. Şayet böyle bir imkân bulamazsak, bu sefer zihnimizdeki meşruiyet ölçütlerini devreye sokarız. Böylece kendi kendimize verdiğimiz veya başka birinden istimdatla elde ettiğimiz cevaz fetvasıyla yolumuzu bulmayı başarırız. Hele bir de cemaat ve tarikat mensubiyetimiz varsa, bu durumda üçüncü bir kapımız olur. Üç ayrı meşruiyet ölçütü ve bir o kadar da çıkış kapısı bulunan kişinin “güvenilir insan” (mümin) profili çizmesi mümkün değildir. Çünkü böyle bir insan üç ayrı kişilik, üç ayrı doğru, üç ayrı çıkış yoluna sahiptir. Kendimize bol seçenekli meşruiyet ölçütleri oluşturmamızın asla güven telkin etmeyen, her an farklı ölçütler arasında sörf yapabilen, dolayısıyla ne zaman ne yapacağı kestirilemeyen bir insan tipi ürettiği izahtan varestedir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 20 Mayıs 2017

Dini Temsil Sorunu, Makâsıdî Tefsir, İslam ve Yorum

Bu yazının başlığı 28 Nisan-09 Mayıs 2017 tarihleri arasında üç ayrı üniversitemiz tarafından gerçekleştirilen üç sempozyuma atıfta bulunmaktadır. Dini Temsil sempozyumu Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından 28-29 Nisan 2017 tarihlerinde Erzurum Nene Hatun Kültür Merkezi’nde, Makâdısî Tefsir (Modern Dünyada Kur’an’ın Yeri: Makâsıdî Tefsire Doğru) konulu uluslararası sempozyum 29 Mayıs Üniversitesi Kur’an Araştırmaları Merkezi (Kuramer) tarafından 29 Nisan 2017 tarihinde İstanbul’da, İslam ve Yorum başlıklı uluslararası sempozyum ise İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından Malatya’da gerçekleştirildi. Son zamanlarda giderek yoğunlaşan sakil din söylemlerinin boğucu havası içinde bir nebze rahat nefes almamıza vesile olan bu üç ilmî faaliyetin gerçekleşmesine ön ayak olan değerli hocalarımız ve meslektaşlarımıza, özellikle de Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Sinan Öge ve Doç. Dr. Hanifi Şahin’e, başta Prof. Dr. Ali Bardakoğlu olmak üzere tüm Kuramer ailesine, İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Kızılay ve İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fikret Karaman’a şükranlarımı arz ediyorum.

***

Öte yandan, 03 Mayıs 2017 tarihinde “Günümüz İslam Düşüncesinin Sorunları” konulu bir konferans için bizi üniversitelerine davet edip çok büyük bir konukseverlikle ağırlayan Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörü sayın Prof. Dr. A. Kemal Çelebi, rektör yardımcısı sayın Prof. Dr. Muzaffer Tepekaya ve Yrd. Doç. Dr. Ferhat Berber’e de tüm içtenliğimle teşekkür ediyorum. Ayrıca 04 Mayıs 2017 tarihinde Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde gerçekleştirilen “Tefsir Geleneğinde Akıl” konulu programa bizi davet eden Doç. Dr. Kasım Küçükalp ile bu programa iştirak eden diğer hocalarımız ve lisansüstü öğrencilerimize de can-ı gönülden şükranlarımı arz ediyorum. Son olarak, Malatya’daki İslam ve Yorum sempozyumu vesilesiyle Malatya İlahiyat, Ensar ve İlim Yayma Vakıflarınca düzenlenen “Günümüz İslam Toplumunda Ahlak” konulu panel programına katkı veren tüm yetkililere teşekkürü borç biliyorum. Bütün bunların yanı sıra, 28-29 Nisan 2017 tarihlerinde 16. Bursa Edebiyat Günleri kapsamında tertip edilen “27 Mayıs’tan 15 Temmuz’a Darbe Edebiyatı” konulu sempozyuma katılamayışımdan ötürü, değerli büyüğüm Metin Önal Mengüşoğlu’ndan özür diliyor ve affımı istirham ediyorum.

Bahsi geçen sempozyumların muhtevasına dair birkaç kelam etmek gerekirse, öncelikle dini temsil konusunda söylenmesi gereken ilk söz şöyle formüle edilebilir: Dini temsil, Allah’ı ve mutlak hakikati temsilden öte, on beş asır boyunca müslümanlarca yorumlanmış ve yaşanmış dinin (tedeyyün) ilâhî rehberliğe uygunluk sorunu açısından değerlendirilmesi gereken bir meseledir. Kur’an’da şâhid, şehîd (tanık) gibi kelimelerle atıf yapılan “temsil” aslında bilfiil tanıklığı, olunması gereken yerde olmayı, yani müslüman olma ve müslümanca yaşama taahhüdünün gereklerine harfiyen uymayı ifade etmektedir. Bu anlam belirlemesi dini temsilin ontolojik ve pratik boyutuyla ilgilidir. Temsilin bir de epistemolojik ve teorik boyutu vardır ki bu boyut daha ziyade dinî bilgi, kaynak gibi konularla ilişkilidir.

Makâsıdî tefsir, Kur’an’ın ne söylediğinden hareketle ne söylemek istediğini, başka bir deyişle, Kur’an’ın Hz. Peygamber ve ilk müslüman neslin hayat tecrübesi içerisinde ete kemiğe bürünmüş özgün anlamlarında mündemiç olan külli/tümel manaları yakalamayı ve bunları günümüz dünyasına taşımanın imkânları üzerine imal-i fikirde bulunmayı ifade eder. Bu vesileyle, modern dönem İslam dünyasında makâsıd temelli Kur’an okumalarının hayli zayıf ve cılız olduğunu belirtmek gerekir. Bu sorunun temel sebeplerinden biri, nascı-lafızcı hâkim dinî anlayışın baskısı, hatta İmam Şâfiî’nin Hanefî gelenekteki istihsan formülünü “telezzüz” (paşa gönlün arzusuna göre din tasarımı) diye yargılaması gibi, makâsıdçı (gâi, teleolojik) okumaların da -haşa- Allah’a psikanaliz uygulamak gibi algılanmasıdır. Bu yüzden, Kur’an ve makâsıd adına söylenenlerden hâsıl olan sonuç maalesef “sıfıra sıfır elde var sıfır” olmaktadır.

***

İslam ve yorum meselesine gelince, din gerçeği vahiy ve peygamber vasıtasıyla tarih sahnesine girip insan zihnine konu olduğu an itibariyle yorumlanmış din haline gelir ve bunun hayat sahnesindeki tezahürleri tedeyyün diye ifade edilebilir. On beş asırlık tarihî tecrübe içerisinde ortaya çıkan ve dinin temel kaynaklarına referansla meşruiyet iddiasında bulunan her bir mezhep, fırka ve ekol bizatihi dine değil, dinin farklı bir yorumuna karşılık gelir. Yorum beşerî bir faaliyettir, dolayısıyla yorumun mutlak nesnel olması mümkün değildir. Her bir yorumcu (müfessir, müevvil, mütekellim, fakih, mutasavvıf) yaşadığı çağ ve çevrenin çocuğudur. Haliyle, yorumcunun dinî metni yorumlayışında sübjektiflik kaçınılmazdır. Bu sebeple, tarihin belli bir kesitinde ortaya çıkan bir yorum ne kadar yaygın kabul görürse görsün, bizatihi dini temsil etmez, edemez. Kısacası, din referanslı hiçbir yorumun mutlak hakikati temsil ve temellük ettiğini söylemek ilmen de ahlaken de mümkün değildir.


Not: Birkaç gündür Atatürk’ün özel hayatı ve annesi hakkında ortaya atılan birtakım çirkin iddialar tartışılıyor. Geçmiş yıllarda dindar kitleleri Kemalizm sopasıyla terbiye etme girişimlerine ve sayısız istiskallere, dolayısıyla Kemalist ideoloji ve bileşenlerine yönelik eleştiri hakkımız saklı olmakla birlikte, Atatürk’ün özel hayatı ve annesi hakkında söylenenlerin bırakın müslümanlığa, asgari düzeyde insanlık kalıplarına dahi sığmadığını, bu bakımdan söz konusu iddiaları dillendiren şahısların haysiyetsizlikten başka bir sıfat taşımadıklarını söylemek lazımdır. İnsan ve adam olmanın zorunlu şartı her daim haysiyet, şeref, ahlak, iz’an, insaf, vicdan sahibi olmaklıktır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 13 Mayıs 2017

Kaynak: http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/dini-temsil-sorunu-makasidi-tefsir-islam-ve-yorum-3986

Günümüz İslam Düşüncesinin Sorunları | Celal Bayar Üniversitesi | 3 Mayıs 2017 - Prof. Dr. Mustafa Öztürk


Toplumsal Dirlik ve Dinginlik İçin Daha Çok Özgürlük

Reel politikle meşguliyetten hazzetmem; çünkü politikanın tabiatını sevmem. Fakat gerek toplum hâlinde yaşamamız, gerekse toplumun siyasal örgütlenişini ifade eden bir devlet çatısı altında bulunmamız nedeniyle sosyo-politik süreçlere büsbütün bihaber olmamız imkânsız. Hâliyle 16 Nisan tarihli referanduma ve bu referandumun sosyolojik yansımalarına bigâne kalmamız da imkânsız. Geçen haftaki yazıda da değindiğim gibi referandum sürecinde toplum gözle görünür biçimde kutuplaştı. Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in Türkiye’de kutuplaşmayla ilgili saha araştırmasında ortaya çıkan bazı sonuçlar son derece manidar. Birlikte yaşama tecrübesi söz konusu olduğunda, kutuplaşmanın topyekûn huzursuzluk ve mutsuzluktan başka bir şey vaat etmediği aşikâr.

***

Thomas Hobbes Leviathan’da toplumsal çatışmayı insanoğlunun “doğa (nature) durumu” olarak açıklar. Doğa durumunda herkes her şey üzerinde hak sahibidir. Böyle bir durum “kimin gücü kime yeterse” yahut “kim kimin hakkından gelirse” sosyolojisini üretir. İki insanın aynı anda aynı şeyi istemeleri halinde çatışma ve savaş mukadderdir. Kısacası, doğa hâlinde beşerî hayat acımasız ve vahşidir. Gerek “İnsan insanın kurdudur” sözünde ifadesini bulan çatışma hâlinden kurtulmak, gerek korkulardan uzaklaşmak, gerekse güvenli bir hayata kavuşmak amacıyla herkes için bağlayıcı bir sosyal sözleşmeye ihtiyaç vardır ki bu sözleşmeyle ortaya çıkan şey devlet denilen tüzel varlıktır.

Hobbes’un devlet vurgusu önemlidir; fakat “nasıl bir devlet” sorusu çok daha önemlidir. Çünkü devlet mutlak güç ve otoriteyle temsil edildiğinde, insanlar devletlû olarak da birbirlerini kemirir ve böyle bir durumda devlet aygıtı “Leviathan”a dönüşebilir. Gerek “insan devlet için değil, devlet insan içindir” ilkesini tatbik mevkiine koymak, gerekse insanı insana kurt değil, refik (arkadaş, yoldaş) kılmak ve farklı olanın ötelenip örselenmediği huzurlu bir yaşam ortamı sağlamak için devlet adaletten de ödün vermeksizin özgürlükleri çoğaltmalı yahut özgürlük ilkesi devlet modelinde esas olmalıdır. J. Stuart Mill özgürlük manifestosu niteliğindeki On Liberty (Özgürlük Üzerine) adlı eserinde, “Şayet tüm insanlığın, farklı düşünen tek bir kişiyi susturmasını haklı buluyorsanız, gün gelip de o tek kişi iktidarı ele geçirdiğinde tüm insanlığı susturmasına karşı çıkma hakkına sahip olamazsınız” der. Ona göre birey toplumun temel yapı taşıdır. Toplumsal gelişme ancak bireysel gelişmeyle mümkündür. Bireysel gelişmenin yolu her şeyden önce fikir ve ifade özgürlüğünden geçer.

Unutmamak gerekir ki Allah Teâlâ İblis’e dahi kendini ifade etme hürriyeti vermiştir. Kur’an’daki İblis kıssasını ister hakiki, ister mecazi, ister temsilî kabul edin, sonuçta İblis figürü kâfir/nankör olma ve aynı zamanda meram anlatma özgürlüğüne işaret eder. Bu bağlamda Voltaire’ın, “Söylediklerinizin hiçbirine katılmıyorum, ama bunları söyleme hakkınızı ölümüne savunurum” sözünü hatırlatmak faydalı olabilir. Özgürlük fayda beklentisiyle değil, ahlâkî bir gereklilik olarak savunulması gereken bir değerdir. Özgürlük güç ve otorite sahiplerince bahşedilen bir lütuf ve ihsan değil, en temel insan hakkı olarak görülmelidir. Bu bağlamda, az gelişmiş toplumlarda yahut bizim gibi orta gelir tuzağına yakalanmış toplumlarda özgürlüklerin bihakkın hazmedilememesi kuvvetle muhtemeldir; dolayısıyla “özgürlüğün azı karar, çoğu zarardır” gibi bir argüman geliştirilebilir. Fakat böyle bir argüman ancak az gelişmişliğe razı olmak veya bunu kader saymak şartıyla geçerli olabilir.

***


Bu mesele bir kenara, insanı diğer varlıklardan ayıran temel unsur, akıl ve düşünme kabiliyetidir. Toplumun hem kurucu gücü hem de toplumsal gelişme dinamiği insan zihni ve zihnin ürettiği düşüncedir. “Özgürlük adını hak eden tek özgürlük biçimi, diğer insanları kendi doğrularından yoksun bırakmadan kendi doğrumuzu bildiğimiz yoldan gerçekleştirmektir” diyen Mill’e göre herhangi bir düşünce çoğunluk tarafından bugün yanlış olarak kabul edilebilir; fakat yarın bir gün başka bir toplumsal vasatta son derece yararlı görülebilir. Nitekim tarih kayıtları geçmiş yüzyılların birinde mahkûm edilen bir düşüncenin sonraki yüzyıllarda genel kabul gördüğüne dair sayısız örnek içerir. Keza zamanın behrinde düpedüz tekfir edilen pek çok âlim ve mütefekkirin uhrevi âleme göçtükten birkaç asır sonra İslam medeniyetinin parlak simaları arasında sayıldığına dair de sayısız örnek verilebilir. Uzun lafın kısası, toplumsal dirlik düzenlik için daha çok özgürlük gerekir. Hem devlet çarkımız iyi işlesin hem de memlekette bahar havası essin istiyorsak, özgürlük alanlarını genişletmek elzemdir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 6 Mayıs 2017

Ömer Özsoy ile


Fesâd-ı Zamanda Budalalığa Methiye

İçinde bulunduğumuz zaman, sanki fesâd-ı zamandır. İslâmî kaynaklarda fesâd-ı zaman toplumsal yıpranma ve genel ahlakta aşınma sorunu olarak tanımlanır. Ebû Tâlib el-Mekkî ve Gazâlî gibi bazı mutasavvıflar fesâd-ı zamandaki ahlak sorunları üzerinde dururken, fıkıhçılar meseleyi ahkâmın değişmesinde rol oynayan faktörler kapsamında ele alır. İçinden geçtiğimiz bu kritik süreçte genel toplumsal manzaramız, Thomas Hobbes’in meşhur ettiği, “İnsan insanın kurdudur” (homo homini lupus) sözünü hatırlatır tarzdadır. Özellikle referandum sürecinde yaşandığı üzere toplumsal kamplaşma had safhadadır. Her ne kadar bazı arkadaşlarımız, “Biz karpuz değiliz” deseler de ortadan ikiye yarılma durumu aşikârdır. Karşıt kutuplar arasında didişme ve birbirini kemirme arzusu maalesef azalmamaktadır. İki taraf birbirine acımasızca ateş etmekte, bu arada aynı semtin sakinleri arasında da birbirini tasfiye girişimleri hızla devam etmektedir. Bütün bunların yanında hemen herkes kendi lansmanını fazlasıyla akıllı, akıldane ve işbilir kişi olarak yapmakta, üstelik kimse kimsenin ne dediğine kulak asmamakta ve sonuçta herkes bildiğini okumaktadır.

***
Bu durum, geçen hafta Ankara’da birkaç entelektüel arkadaşla sohbetimize konu olan orta gelir tuzağı ve bu tuzaktan paçasını kurtarmakta güçlük çeken ülkelerdeki genel toplumsal yapı ile de ilişkisi kurulabilecek bir soruna atıfta bulunur. Zira orta gelir tuzağı sadece ülke ekonomisindeki kişi başı gelir düzeyinin belli bir aşamaya ulaştıktan sonra orada sıkışıp kalmasına değil, toplumsal dokuda kişilik/karakter aşınmasına ve kaypaklaşmasına da yol açar. Bu konuda somut bir örnek vermek gerekirse, sözgelimi Marmaray’a girişteki turnikeleri kaldırıp yolcuların trene bindikten sonra denetimsiz olarak kartlarını okutmaları yönünde bir düzenleme yapalım ve bir süre sonra kaçak yolcu oranlarına hep birlikte bakalım… Bu arada, turnikesiz geçiş sisteminin uygulandığı Helsinki metrosunda biletsiz seyahat eden yolcu oranının yüzde 2 olduğunu da hatırlatalım.

Her neyse, işbu fesâd-ı zamanda yüreğinin kuytusuna çekilip adeta ıssız adam olarak yaşamaya çalışmak, dürüst ve ahlaklı olmayı hayatın rüknü saymak herhalde alıklık ve budalalık olmalıdır. Bu anlamda budalalık Dostoyevski’nin Budala adlı romanını hatırlatır. Dostoyevski bu romanda, sara hastası bir genç adam (Prens Mişkin) karakteri üzerinden çivisi çıkmış dünyada dürüst, erdemli bir insan olarak yaşamanın zorluklarını anlatır ve bu arada toplumsal yapıdaki çürüklüğü tasvir etmeye çalışır. Ona göre kirli bir dünyada temiz kalmak ve ne pahasına olursa olsun iyiliği çoğaltmaya çalışmak budalalıktır. Nitekim Prens Mişkin çocuk saflığı içerisinde, insanların kötülüklerini anlayamayacak düzeyde bir budala gibi yaşamaktadır.

Dostoyevski’nin saf, bön, budala Mişkin karakteri, “Cennetliklerin çoğu ebleh/budala kimselerdir” (ekserü ehli’l-cenneti el-bülh) mealindeki rivayeti hatırlatır. Bu rivayet Bezzâr, Beyhakî, Ebû Tâlib el-Mekkî, Gazâlî, Fahreddîn er-Râzî, Kurtubî gibi birçok muhaddis, müfessir ve mutasavvıf tarafından hadis olarak nakledilir. Buna mukabil İbnü’l-Cevzî ve Ali el-Kârî gibi hadis tenkitçileri rivayetin asılsız olduğu veya en azından sahihlik vasfı taşımadığı kanaatindedir. Rivayette geçen blh kökü birçok Arap dilcisi tarafından, “gönül saflığı” diye izah edilmiş, “bülh” kelimesine de “gönlü saf/temiz olan, kötülük bilmeyen ve insanlara karşı hüsnüzan besleyen kimse(ler)” anlamı verilmiştir. Bu evsaftaki insanlar dünyevî işlere karşı ilgisiz olduklarından işbilirlik ve kurnazlık nedir, pek bilmezler. Onlar daha ziyade uhrevî umura odaklanır, dolayısıyla el âlemle değil, kendileriyle meşgul olurlar. Böylece cennetlik olmaya hak kazanırlar. Müfessir Kurtubî, “O gün ne mal-mülk fayda verir insana, ne oğul-uşak; Allah’ın huzuruna saf/temiz bir kalple gelen kurtulur ancak…” mealindeki Şuarâ 28/88-89. ayetler münasebetiyle, “Cennetliklerin çoğunluğu ebleh/budala kimselerdir” rivayetinin sahih hadis olduğunu vurgular ve hadisteki “bülh” kelimesini, “gönül saflığı içinde sırf iyilik peşinde koşan ve kötülükten gafil olan kimseler” diye açıklar.

***

Buna karşılık bazı mutasavvıflar kelimeyi bilindik anlamda “eblehler” (ahmaklar) diye tefsir eder. Mesela, Gazâlî Cevâhiru’l-Kur’ân adlı eserinde “Fatiha suresi cennetin anahtarıdır” dedikten sonra, dinî hakikatleri kavrayış bağlamında iki tür cennetten bahseder. Konuyla ilgili ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla bu iki cennetten ilki eblehlerin, ikincisi âriflerin cennetidir. Maddi nimetler ve güzelliklerle bezeli cennet, Gazâlî’nin nazarında eblehlerin cennetidir. Çünkü eblehler zümresi nimet denilince yeme-içme ve cinsellik gibi şeylere dikkat kesilir. Oysa âriflerin gözü manevi nimetlerdedir. Bu yüzden onların cenneti “marifetullah”a karşılık gelir. Ârif, marifetullah cennetinin kapıları kendisine açılınca oraya yerleşir ve eblehlerin cennetine dönüp bakmaya tenezzül etmez. Maddi nimetlerle bezeli cennete erişmek için çaba gösterenler gerçekte mide ve tenasül uzvu için çalışan kimselerdir ki söz konusu hadiste bu kimseler “bülh” (eblehler) diye nitelendirilmiştir.

Yunus Emre’nin “Cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri…” şeklindeki dizelerini anımsatan bu ilginç yorumun tasavvufî gelenekteki meşhur avâm-havâs ayırıma dayandığı söylenebilir. Özellikle müesses tasavvufta avâm-havâs ayrımına “seçkincilik” diyebileceğimiz bir algı ve anlayış refakat eder. Fakat ne ilginçtir ki bu seçkincilik sulu gözlü bir mahviyet söylemiyle başlar, son kertede abartılı tevazu kalıbına sokulmuş kibirle biter. Ârif olmak ve marifetullah için çabalamak şüphesiz her müslüman için çok önemlidir. Fakat büyük bir tevazu ve mahviyetle başlayan kemal-i ahlak ve maneviyat serüveninin sonunda ucb ve kibre kapılmamak, yani Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmamak çok daha önemlidir. Bu bakımdan, her işimizi mümkün mertebe saflık ve sadelikle ortaya koymaya çalışmak, fesâd-ı zaman söz konusu olduğunda ise en azından akıl ve ruh sağlığını korumak için sapsade bir budala gibi yaşamaya odaklanmak gerekir.

Ferisîlik ve Ferisî Dindarlığı

Ferisîlik, ikinci mabed döneminde (M.Ö. 515-M.S. 70) Yahudi toplumunun daha ziyade orta sınıfınca benimsenen ve Hz. İsa zamanında Yahudi ortodoksisini temsil eden bir mezheptir. Ortodoksi dinî gelenekte hâkim anlayışı ve/veya merkezî yorumu ifade eden bir terimdir. Ferisîlik dinî alanda kabadayılıkla nam salan bir mezhep olarak bilinir. Ferisîlerin ayırt edici özelliklerinden biri, “kaba softa ham yobaz” tipolojisi sergilemektir. Haşmoniler döneminden itibaren siyasal otorite üzerinde de her zaman etkili olan Ferîsîlîk genellikle din ulemasından oluşan bir grup tarafından temsil edilir. Ferisîlikte yazılı Tora’nın yanında şifahî Tora da (Mişna ve Talmudlar) vahiy mahsulü sayılır. Bu gelenekçi anlayış ve inanışa göre şifahî Tora Hz. Musa’dan itibaren diğer peygamberler vasıtasıyla Sanhedrin (Büyük Meclis) üyelerine ulaşmıştır.

***
Ferîsîler Sanhedrin üyelerinin takipçileri ve şeriatın tavizsiz müdafileridir. Bu şeriat yazılı Tora’daki ahkâmın yanı sıra şifâhî tefsirler ile geleneksel kabulleri de içerir. Başka bir ifadeyle, bu geleneksel kabuller ile tarihî süreçte ihdas edilmiş ritüeller Ferisîler nezdinde Tevrat şeriatıyla aynı kategoride değerlendirilir. Ferisî dindarlık ise gerek yazılı şeriatın, gerek sözlü geleneğin şekilsel boyutunda aşırı titizlenmek ve fakat dinî vecibelerin ahlâkî özüyle pek ilgilenmemek şeklinde kendini gösterir. Ferisîlikteki sahih dinî anlayış (ortodoksi) ve yaşayış kısaca “gösterişçi ve iki yüzlü dindarlık” diye ifade edilebilir.

Ferisîler kendilerince hakikati temsil ettiklerinden, dinî alanda kendi mezheplerinden farklı görüş ve anlayışları benimseyen zümreler sapkınlığın (heretiklik, mülhidlik, zındıklık) temsilcileri olarak telakki edilir. Nitekim Hz. İsa, Ferisîler nazarında tam manasıyla sapkın, yoldan çıkmış birisidir. Daha açıkçası Hz. İsa şeriata karşı çıkmak gibi çok büyük bir cürüm işleyen, bu yüzden de küfre giren birisidir. Buna mukabil Hz. İsa’nın nazarında Ferisîler ikiyüzlülüğün kitabını yazan bir din çetesidir. Hz. İsa görünüşte şeriatın zahirî hududunu tatbikte kılı kırk yarmasına karşın aynı şeriatın bâtınî (derûnî, ahlâkî) hukukunu umursamayan bu din çetesine kimi zaman, “Sizi yılanlar, engerekler soyu!” diye hitap etmiş ve bu taifenin ahlaksız dindarlıklarını şu çarpıcı ifadelerle eleştirmiştir:
Ferisîlerin size söylediklerinin tümünü yapın; fakat onların yaptıklarını yapmayın. Çünkü onlar söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar. Onlar taşınması güç yükleri/mükellefiyetleri başkalarının sırtlarına yüklerler, kendileri ise bu yükleri taşımak için parmaklarını bile kımıldatmazlar. Onlar ne yaparlarsa gösteriş için yaparlar. Mesela, hamaillerini büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar… Havralarda seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selamlanmaktan ve insanların kendilerini Rabbî (Din âlimi) diye çağırmalarından zevk duyarlar (Matta, 23/1-7; Markos 12/38-39; Luka 11/43, 46, 20/45-46).

Vay halinize, ey din bilginleri ve Ferisîler! Bir yandan gösteriş için uzun uzun dua edersiniz, öte yandan dul kadınların malını mülkünü sömürüp yersiniz (Matta 23/13-14; Markos 12/40; Luka 20/47)… Vay halinize, Ferisîler! Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri, kıtaları dolaşırsınız. Dininize döneni ise kendinizden iki kat cehennemlik yaparsınız (Matta 23/15). “Vay halinize, ey Ferisîler, ikiyüzlüler! Siz nanenin, dereotunun ve kimyonun ondalığını verirsiniz de, Kutsal Yasa’nın daha önemli konularını -adaleti, merhameti, sadakati- ihmal edersiniz (Matta 23/23; Luka 11/42).

Ey kör kılavuzlar! Küçük sineği süzer ayırır, ama deveyi yutarsınız! (Matta 23/24)… Vay halinize, ey din bilginleri ve Ferisîler, ikiyüzlüler! Bardağın ve çanağın dışını temizlersiniz, oysa bunların içi açgözlülük ve taşkınlıkla doludur. Ey kör Ferisî! Sen önce bardağın ve çanağın içini temizle ki dıştan da temiz olsunlar (Matta 23/25-26; Luka 11/39-40)… Vay halinize, ey Ferisîler, iki yüzlüler! Siz dıştan güzel görünen, ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu badanalı mezarlara benzersiniz. Dıştan insanlara doğru görünüşünüz; ama içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz (Matta 23/27-28).
***

Ezcümle, Hz. İsa’yı tabir caizse illallah ettirip canından bezdiren ve sonunda, “Ey Kudüs! Peygamberleri öldüren Kudüs” (Matta 23/37) diye feryat ettiren Ferisîlik ahlaksız dindarlığın müesses şeklidir. Bu noktada niçin Ferisîlik ve Ferisîler hakkında yazdığım merak konusu olabilir. Beni böyle bir yazı yazmaya sevk eden temel saik, bu seneki kutlu doğum programlarında “güven” ve “güvenirlik” temasının işlenmesidir. Zira “mümin” demek, güven veren ve kendisine güvenilen insan demektir. Hz. Peygamber’in hadisinde ifade edildiği üzere, mümin, insanların elinden ve dilinden selamette/güvende olduğu kimsedir. Oysa bugün bizzat yaşadıklarımdan hareketle kendi adıma söylersem din ve dindarlık konusunda çok titizlenen sayısız dindaşımız bana “Korkirem” türküsündeki şu sözleri hatırlatmaktadır: Cin görirem can görirem, mezarda hortlak görirem, bin türlü tufan görirem, gûllü bir yaban görirem korkmirem bala korkmiren… Bu korkmamazlığım ile vallahi bala, billahi bala, tillahi bala harda bir yobaz görirem, harda bir softa görirem, harda bir molla görirem korkirem… Kandan fikirlerinden, riyakar zikirlerinden korkirem, bala korkirem…

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 22 Nisan 2017

Deizmin Ayak Sesleri

Muhtemelen pek çoğumuz İslâmî alanda işlerin iyi gittiği zehabındayız. Fakat dört bir köşesi muhafazakârlık motifleriyle bezeli gettomuzdaki sosyolojik vakumdan çıkıp etrafa şöyle bir göz attığımızda, bilhassa genç kuşakların İslâmî-ahlâkî değerler sistemine karşı ilgisiz, hatta mesafeli bir dünya görüşüne meylettikleri gerçeğiyle karşılaşırız. Tabiat boşluk kaldırmadığına göre İslâmî değerler sisteminin sahneden çekilmesiyle oluşacak boşluğu mutlaka başka bir şeyler dolduracaktır. Ateizm, nihilizm ve deizm gibi akımlar boşluk doldurma namzetleri arasında sayılabilir. Kanımca ateizmin bu kültürel iklimde geniş ölçekli zemin bulma olasılığı pek güçlü değildir. Kaldı ki ateizmin fikrî-felsefî tedarikçileri konumundaki pozitivizm, natüralizm gibi akımlar günümüz Batı dünyasında bile eski albenisinden çok şey kaybetmiştir. Geleneksel değer normlarına karşı çıkmak ve değer tanımamakla nam salan nihilizmin boşluk doldurma potansiyeli ateizme göre daha güçlü görünebilir. Fakat felsefî ve entelektüel yoğunluğu düşük bir nihilizmin lümpenlikten fazla bir şey üretmeyeceği, hatta pratikte “ergen tripleri” kategorisinde değerlendirilebileceği söylenebilir. İslam’dan boşalacak yeri doldurma konusunda en güçlü ve en tehditkâr aday deizm gibi görünmektedir.

***

Herkes tarafından ittifakla kabul edilen bir tarifi bulunmamakla birlikte deizm kısaca şöyle tanıtılabilir: Âlemi yaratan bir ilk neden olarak Tanrı vardır. Fakat Tanrı âlemin işleyiş düzenine karışmamakta, insan ve tarih alanıyla alakadar olmamaktadır. Bu yüzden, vahiy ve nübüvvet en azından şüpheyle karşılanmalıdır. Din doğal olmalı, ahlak rasyonel temeller üzerine kurulmalıdır. Kısacası, deizm âleme müdahil olmayan bir Tanrı inancı ve beşerî anlayışa/kavrayışa dayalı bir doğal din tasavvurudur. Deistik düşüncenin özellikle genç kuşaklar arasında her geçen gün daha fazla ilgi görmesi ciddiyetle ele alınması gereken bir sorundur. Bu noktada İslam dininin modern çağdaki insanın varlık, varoluş ve mebde-meadla ilgili büyük sorularına cevap vermekte yetersiz kaldığını söylemek mümkün müdür? Kimileri yetersizlik sorunundan söz edebilir; fakat bu sorun İslam’ın aslî kaynaklarıyla değil, Kur’an ve Sünnet diye ifade ettiğimiz iki temel kaynağın algılanış, yorumlanış ve hayata taşınış kalıplarıyla alakalıdır.

İslam dininin normatif karakterli en belirleyici yorumu kelam ilmine aittir. Geleneksel olarak “dindeki ana ilkelerin ilmi” diye nitelendirilen kelamın temel işlevi İslâmî bir dünya görüşü kurmaktır. Başka bir ifadeyle, kelam ilmi kamusal ve özel hayattaki davranış tarzlarımıza fikrî temel oluşturma misyonuna sahiptir. Ne var ki klasik kelam bugün yetkin bir dünya görüşü üretememektedir. Bu yüzden, yeni ilm-i kelam çok acil bir ihtiyaçtır. Nitekim bu ihtiyaç geçen yüzyılda birçok müslüman âlim ve mütefekkirin de gündeminde yer almıştır. Klasik kelamdaki zat-sıfat, isim-müsemma, hissî/kevnî mucize gibi meselelerle ilgili muhtevanın günümüz insanının gerek Tanrı, vahiy, peygamber, peygamberlik ile ilgili sorularına, gerekse âlemdeki derin anlam arayışlarına yeterli cevap veremediği açıktır. Çünkü ortaçağ kelamında Tanrı -tabir caizse- bir “logos”, insan zihnine konu olan bir fikir olarak epistemolojik alana dâhil edilen bir şeydir. Oysa Tanrı’nın daima fiil hâlinde olduğu gösterilmeli, dolayısıyla ulûhiyet bahsi hem ontolojik hem ahlâkî alana dâhil edilmelidir.

***

Bugün klasik kelamın kalıpları içinde konuşup modern durumun karşımıza çıkardığı fikrî ve felsefî sorunlar yumağına asırlar öncesindeki cedellerden istimdatla cevap yetiştirmeye çalışan skolastik zihniyet insanın Tanrı, âlem ve hayatla ilgili büyük sorularını özgüven içinde tartışmak ve bu sorulara sadra şifa cevaplar bulmak için kendini paralamak yerine, dinî alanla ilgili hemen her geleneksel kabulü bir çırpıda dogmalaştırmayı, her bir kritik meseleyi etraflıca tartışmayı da ilhad göstergesi olarak kodlamayı tercih etmektedir. İşbu zihniyet böyle davranmakla bir taraftan belli bir tarihî-mezhebî yorumu bizatihi din ile özdeşleştirmekte, bir taraftan da kendince tek sahih dinî anlayışı muhafaza ettiğini düşünmektedir. Üstelik bu zihniyet kışkırtıcı hamasi söylemlerle sırf kendi mahallesinden devşirdiği, ardından yine hamasi söylemlerle endoktrine edip militanlaştırdığı bir “ergen kitlesi” marifetiyle İslam medeniyetini çok parlak bir geleceğe taşıyacağını vehmetmektedir. Oysa tarihî tecrübede farklı fikirler ve görüşler ne kadar zenginleşmiş ve özgür düşünce ortamında ne kadar fazla tartışılmışsa, İslam medeniyeti de o kadar gelişmiştir. Buna mukabil dinî düşünce ne kadar skolastikleşmiş ve zecrî tedbirlerle farklı görüşlerin önü ne kadar çok kesilmişse, medeniyet de o nispette fakirleşip inkıraz etmiştir.

Sözün özü, Allah’ın yahut Tanrı’nın ontolojik, epistemolojik, ahlâkî ve estetik ifade sistemlerimizin teşekkülünde fiilî sıfatlarıyla etkin rol oynayan aşkın ve içkin (evvel, âhir, zâhir, bâtın) bir varlık olduğu hakikatini ortaya koymakla mükellefiz. Ayrıca dünyanın bizden ve bizim mahalleden ibaret olmadığını kafamıza sokmak, kendi gettomuz ve vakumumuzdan çıkıp âlemde neler olup bittiğini anlamaya çalışmak mecburiyetindeyiz. Bunun için de kendimize yeni bir dil ve dünya görüşü (ilm-i kelam) kurmak zorunda olduğumuzu artık kabullenmeliyiz. Bunun salt teolojik argümanlarla kurulamayacağını söylemek bile zaiddir. Daha açıkçası, yeni bir dil ve dünya görüşü kurma yolunda genel felsefeden tarih, bilim, ahlak ve tasavvuf felsefelerine, sosyolojiden antropoloji ve sosyal psikoloji gibi beşerî ilimlere kadar insanlığın müşterek ilmî ve entelektüel müktesebatının hemen her biriminden faydalanmamız gerektiği şüphesizdir. Ecdat, fetih, nizam-ı âlem, medrese nostaljileriyle kendimiz çalıp kendimiz söylemeye devam ettiğimiz takdirde, deizm gibi tehditler yakın gelecekte karabasan gibi üstümüze çökecektir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 15 Nisan 2017