Ufukta "Seküler Ahlâk" Mı Görünüyor...


Merhum Akif Emre 2006 yılında yazdığı “Seküler Ahlak Mümkün mü?” başlıklı yazısının sonuna doğru, “Dinin yerine sekülerliği yerleştirmeye çalışan Türk seçkinleri, ruhunu boşalttığı insanımıza bir şey verememiştir. Din ile irtibatı kesilmiş bir ahlak sisteminin mümkün olmadığı, hele hele seküler ahlak gibi ucube modelin, kurgusal bir toplum fantezisinden ibaret olduğunu anlamak için gelinen noktaya bakmak yeterli...” demişti. Bugün artık “dinin yerine sekülerliği yerleştirmeye çalışan Türk seçkinleri”nin esamisi pek okunmuyor. Dahası bugün hemen herkes kendini dinî kavramlar, semboller, imgeler üzerinden tanıtıp tanımlama hususunda pek titizleniyor. Ayrıca dinin zinde güçler tarafından “irtica tehdidi” olarak kodlandığı, “28 Şubat bin yıl sürecek” gibi naralar atıldığı dönemlerin kötü hatıralar müzesine kaldırıldığı biliniyor. 

***

Dindar kitlelerin dinî ahkâmın gereklerine göre yaşama ve bu yaşantıyı kamusal alana taşıma yönündeki taleplerinin önündeki hemen her engelin kalktığı bir döneme şahitlik ediyoruz ve bu büyük imkâna kavuşmanın şükrü mucip olduğunu biliyoruz. Fakat Allah’a iman, taat ve sadakat sözü veren herkes için dinin en temel unsurları arasında yer alan ve aynı zamanda erdemli toplum modeli üretmenin olmazsa olmazları arasında sayılan ahlâkî değerleri hayata taşımak söz konusu olduğunda kesinlikle çok kötü bir sınav veriyoruz. Üstelik bu alandaki performans karnemizin son derece berbat olduğuna gündelik hayat tecrübelerimizle de şahitlik ediyoruz. Açıkçası din ve ahlak alanında kirlenmedik hiçbir şey bırakmamaya ant içmişçesine yuvarlanıp gidiyoruz. Gayr-i ahlâkî hayat akışımızın yarattığı vicdan azabını din temalı belagat gargaralarıyla birazcık dindirelim ya da ahlâkî defolarımız ve foyalarımızı sükseli dinî nutuklarla kamufle edelim derken belki de farkında olmadan hırs, ihtiras, haset, gıybet, yalan, iftira, kavga gürültü şehveti, nefret dili gibi olanca kirimizi kutsala da bulaştırıyoruz. Böylece kendi bataklığımıza dini de çekiyor, dinin insanlığa yönelik vaatlerini hoyratça tüketiyoruz. 

Sonuçta din referanslı ahlâkî değerler sistemini kendi ellerimizle bertaraf ediyoruz. Böylece dinî ahlak alanına seküler ahlakı davet ediyoruz. Çünkü tabiatın boşluk kaldırmadığını, insanoğlunun da fıtrî olarak değerden bağımsız yaşayan bir varlık olmadığını biliyoruz. Bu noktada “Seküler ahlak mümkün mü değil mi? Seküler ahlakın fayda zarar analizi nedir? Böyle bir ahlak sisteminin getirisi götürüsü nedir?” gibi meseleler hakkında görüş belirtmeyi şimdilik gereksiz görüyoruz. Çünkü biz burada seküler ahlakın mahiyetini tartışmıyor, aksine bugün geldiğimiz noktada, “Kötülüğü iyilik ve güzellikle sav” (Fussilet 41/34), “Her kim (maruz kaldığı kötülüğe karşı) kendini tutar ve bağışlayıcı davranırsa ([ilsin ki) bu (her kişinin değil) er kişinin kârı olan işlerdendir” (Şûrâ 42/43) buyuran Allah’a gerçekten inandığını söyleyip O’nun buyruklarına sadakat sözü verdiğini iddia eden biz müslümanların özellikle genç kuşaklar ve gelecek jenerasyonlara dinî kimlikler, retorikler ve pratiklerle bezeli büyük bir ahlaksızlık mirası bırakacak olmamızın kuvvetle muhtemel sonuçları üzerine konuşuyoruz. Yani Mehmet Akif’in, “Aldanma insanların samimiyetine, menfaatleri gelir her şeyden önce… Vaat etmeseydi Allah cenneti, O’na bile etmezlerdi secde…” dizelerine konu olan trajedinin gönüllü kahramanları olmamızın yakın gelecekte bizzat dinin kendisine çıkaracağı ağır maliyete dikkat çekmeye çalışıyoruz. 

***

İhtimal ki bu satırları okuyan birçok dindaşımız, öfkeyle kalkıp ‘nerde benim klavyem’ diyecek ve ardından, “Hep bardağın boş tarafını anlatıyorsunuz, hep bize taş atıyorsunuz” gibi yorumlar döşenecektir. Bu tarz alınganlıklar karşısında, “Yarası olan gocunur” demek istemiyorum, ama şunları söylemeden de edemiyorum: Sekülerist, adı üstünde sekülerist olduğundan, kendini ve kendi dünya görüşünü kutsal değerler sistemi üzerinden tanımlama ihtiyacı hissetmez, dolayısıyla kendisine daha mutlu ve konforlu yaşama imkânı sunacak bir dünya kurmaktan ötesini pek düşünmez. Hâliyle, tüm insanlık ailesine nizamat vermek gibi büyük ideallerle de pek ilgilenmez. Gelgelelim bize, biz müslümanlar din üzerinden hem kendimize hem de insanlık ailesine büyük sözler vermiş, nice güzellikler vaat etmiştik diye hatırlıyorum. Dolayısıyla bugün geldiğimiz noktada onca sözümüzden hangisini yerine getirdik, vaat ettiğimiz onca güzellikten hangisini insanlık ailesine armağan ettik diye adamakıllı düşünmemiz ve her şeyden önce kendi kendimize hesap vermemiz gerektiğine inanıyorum. 

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 3 Şubat 2018

"Aydın" Etki Ajanlarımız Yine İş Başında


Silahlı kuvvetlerimiz Suriye’nin Afrin bölgesinde yuvalanan ve özellikle ABD’nin sırt sıvazlamasıyla kendilerinde büyük güç vehmedip her geçen gün daha da şımaran terör şebekelerini ortadan kaldırmak üzere geniş kapsamlı bir askerî harekât başlattı. Duamız ve dileğimiz ordumuzun bu harekâtı en kısa zamanda muvaffakiyetle sonuçlandırmasıdır. Suriye meselesinde ABD’nin aşiret organizasyonuna dahi yakışmayacak savrukluk ve sarsaklıkla yürüttüğü saçma sapan politikalar Rusya Dış İşleri Bakanı Lavrov’un dediği gibi Türkiye’yi en sonunda çileden çıkardı ve bu durum Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle kendi göbeğimizi kendimizin kesmesini kaçınılmaz kıldı. Ne var ki Afrin harekâtı başlar başlamaz kadrolu etki ajanları(mız) sosyal medya mecralarına akın edip kara propaganda kampanyasına başladılar. Daha açıkçası bir taraftan FETÖ mankurtları, diğer taraftan PKK, YPG, PYD yandaşları Afrin harekâtında sivillerin katledildiği, Suriye’nin toprak bütünlüğüne göz dikildiği yönünde mesajlar paylaşarak etki ajanlığı mesleğini icraya koyuldular. Solcu ya da İslâmcı yazar çizer, akademisyen, sanatçı gibi farklı kimliklerle tanınan “aydın” etki ajanları(mız) ise “Türkiye’ye tehditte bulunmayan, Suriye toprağı olan Afrin’e silahlı müdahalenin bölgemize ve ülkemize barış ve güvenlik değil, daha büyük sorunlar, yıkım ve acı getireceğini, Kürt yurttaşlarımızı da yürekten yaralayacağını biliyoruz” gibi fiyakalı ifadelerle bezeli bir mektup kaleme alarak Afrin harekâtına derhal son verilmesi talebinde bulundular. Ne var ki bugün böyle bir talepte bulunan sayın “aydınlar”ımızın PKK, PYD, YPG gibi simbiyotik terör şebekelerinin sayısız vahşet ve cinayetleri karşısında niçin hep suskun kaldıkları halen meçhulümüzdür. Yine bu sayın “aydınlar”ımızın birkaç gün önce Kilis’teki tarihî bir camiye roket atanlara mektup yazma ihtiyacı duyup duymadıkları da ciddi merak konusudur.

***

Etki ajanlığı kavramı dezenformasyon ve kara propaganda gibi yöntemlerle kitlelerin duygu, düşünce ve davranışlarını etkileme, yönlendirme ve provoke etme faaliyetlerini ifade eder. Necip Hablemitoğlu’nun yıllar önce söylediği gibi bugün artık hedef ülkelere yönelik istihbarat, ajitasyon ve provokasyon faaliyetlerinde deşifre olma riskine girilmemektedir. Bu tür işler genellikle doğrudan ya da dolaylı olarak gönüllü işbirlikçiler ve taşeronlara sipariş edilir. Bunlar literatürde “etki ajanları” ve/veya “nüfuz casusları” diye nitelendirilir. Etki ajanlığı kimi zaman belli kitlelerin etnik köken hassasiyetleri kaşınarak toplumsal zeminde kin ve husumet ortamı yaratılması, kimi zaman da bugün olduğu gibi devlet politikasının güdümlü olarak saptırılması şeklinde icra edilir. Etki ajanları profesyonel, satın alınabilir aydın ve amatör muhip (sempatizan) olmak üzere üç farklı tipolojiden oluşur. Profesyoneller yurtiçinden veya yurtdışından seçilip devşirilir ve bilahare kendi ülkelerinde özel eğitime tabi tutulup yetiştirilir. Satın alınabilir aydınlar ise özellikle ulus devlete geçiş aşamasının sancılarını çeken toplumlarda en çok rastlanan kategori olup belli ölçüde borsa değerini haizdir. Amatör muhiplere gelince, bunlar hedef ülkelerde kitle iletişim, eğlence ve eğitim araçlarından kolayca etkilenen tüketici güruhlara karşılık gelir. Parasal güç ya da siyasal nüfuz için güçlü devletlerin himayesi altına girmeye can atanların yanı sıra sözgelimi bir “green card” hatırına ulusal onurundan gönüllü olarak vazgeçebilenler bu güruha dâhildir.

***

Etki ajanlığı faaliyetlerini planlama ve tatbik mevkiine koyma hususunda ABD’nin eline su dökülemeyeceği şüphesizdir. Başta CIA olmak üzere muhtelif lobiler, üniversiteler ve düşünce kuruluşlarının kesintisiz olarak Türkiye ve Ortadoğu ülkelerine yönelik siyaset ve hükümet ayarları, darbe organizasyonları ve etki ajanlığı stratejileri geliştirmek gibi konularla yakından ilgilendikleri iyi bilinmektedir. ABD özellikle Trump iş başına geldiği günden itibaren haritası pusulası olmayan, hiçbir ahlâkî ilke ve değer tanımayan bir haydut şebekesince yönetilen ülke görüntüsü vermektedir. Türkiye ise ne yazık ki etki ajanlarının cirit attığı bir ülke görünümündedir. Başta Gezi olayları olmak üzere 17/25 Aralık süreci ve 15 Temmuz darbe teşebbüsü gibi bir dizi kritik olayda özellikle içimizden devşirilmiş etki ajanlarının sosyal medya mecralarında ne haltlar karıştırdıkları hafızalarımızdan henüz silinmiş değildir. Kadrolu etki ajanları(mızdan) hatırı sayılır bir kısmının hemen hiçbir prestiji olmayan bir basın ödülüne râm olmak, Amerika ya da Avrupa’daki bir düşünce kuruluşundan davet almak, uluslararası düzeyde bir workshop programına katılmak gibi çok ucuz fiyatlar mukabilinde kolayca devşirilebilmesi gerçekten acı vericidir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 27 Ocak 2018

Dinî Alanda Hissî Edebiyatın İlmî Hakikate Dönüşmesi


Birkaç gün önce bazı dostların daveti üzerine kayıt dışı bir sohbet meclisine katıldık. Mecliste ciddi ilmî-felsefî alt yapı gerektiren bazı dinî meselelerden bahis açıldı. Derken, nasıl olduysa söz döndü dolaştı ve yaratılışın gayesi, insanın varlık âlemindeki yeri, varoluşun anlam ve değeri gibi büyük meselelere geldi. Ardından Nûr-ı Muhammedî (Hakikat-i Muhammediyye), Levlâke, Kenz-i Mahfî gibi kavramlarla çerçevelenmiş Allah, varlık, nübüvvet tasavvurlarının kritiği gündeme geldi. Meclisteki pasif tepki manzarası gösterdi ki bu topraklardaki müslüman halkın genel dinî düşünce dünyası ve muhayyilesi önemli ölçüde söz konusu kavramlar ekseninde şekillenmişti.

***

Osmanlı’dan günümüze intikal eden dinî-tasavvufî kültürdeki baskın motifler Ahmediyye, Muhammediyye, Envâru’l-Âşıkîn, Kara Davud, Delâilü’l-Hayrât, Mızraklı İlmihal, İmâdü’l-İslâm, Vesîletü’n-Necât gibi popüler dinî edebiyata aittir. Şifahi kültürün olmazsa olmazlarından biri olan sohbet meclislerinin vazgeçilmez unsurları arasında yer alan ve halk muhayyilesinin şekillenmesinde son derece etkili olan bu eserlerin önemli bir bölümü, tıpkı Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât’ı (Mevlid) gibi Hz. Peygamber’e yönelik derin sevgi ve saygının destansı bir dille anlatımına dairdir. Dolayısıyla popüler dinî edebiyatta temel hedef okuyucunun sahih dinî bilgi sahibi olmasından ziyade, manevi iştahın kabartılıp coşkunun kışkırtılmasına yöneliktir. Gerçi bu tür eserlerin satır aralarında, tıpkı Mevlid’in mirac bahrindeki “bî-hurûf u lafz u savt ol Padişah, Mustafa’ya söyledi bî-iştibah” ifadesi gibi, kelâmî açıdan derinlikli önermeler de zikredilir; fakat sonuçta genel muhtevanın sahih bilgiden ziyade, menkıbeler ve mitolojik hikâyelerle bezeli olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.

Müslüman halkın manevi duygularını coşturmak ve özellikle Peygamber sevgisini diri tutmak gibi amaçlarla telif edilen bu eserlerdeki hissî içerik, “Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşerse hakikate inkılap eder” sözünü hatırlatır biçimde, sanki ilmî içerik gibi bir hüviyet kazanmıştır. Hâliyle, âlemin yaratılışındaki gayeden peygamber telakkisine kadar birçok konuyla ilgili dinî tasavvur büyük ölçüde duygusal edebiyat üzerine kurulmuştur. Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için, XV. yüzyıl Osmanlı mutasavvıfı Yazıcızade Mehmed Bîcan’ın Muhammediyye adlı eserinden birkaç kısa alıntı yapmak faydalı olur. Müellif, Osmanlı dinî-tasavvufî kültürünün şekillenmesinde hayli etkili olan bu eserinde meşhur “levlâke” rivayetinden hareketle, kâinattaki en büyük ruhun Hz. Muhammed’in ruhu olduğunu ve ilâhî izinle bütün her şeye bu Muhammedî ruhun hayat verdiğini söyler. Hz. Muhammed’in ruhu yaratıldığında Hz. Âdem henüz su-çamur evresindedir. Hz. Âdem’in cennette işlediği günah Hz. Muhammed’in hatırına affedilmiştir. Hz. Âdem’in Havva ile nikâhında ödemesi gereken mehir Hz. Muhammed’e on defa salât-ı selam getirmesidir. 

Öte yandan Hz. Muhammed dua edince ebeveyni dirilir ve her ikisi de kelime-i şehadet getirdikten sonra tekrar can verip cennete sevk edilir. Aynı şekilde amcası Ebû Tâlib de diriltilir ve Hz. Peygamber’e iman ettikten sonra tekrar can verir. Cebrail, Hz. Peygamber’i, “Evvel sensin âhir sensin, zâhir sensin bâtın sensin” -ki bu sıfatlar Kur’an’da Allah’ın sıfatları olarak zikredilir- diye tebcil eder. Hz. Fâtıma vefat edince, Hz. Peygamber kabirden elini dışarı çıkartır ve Hz. Ali’ye, “Kızımı benim yanıma defnedin” diye işaret eder. Hz. Ali ikindi namazını fevt edince, Hz. Peygamber güneşe talimat verir ve onu geri çevirir. Hesap günü her bir günahkâr müminin yerine bir Yahudi ve bir Hıristiyan cehenneme gönderilir. Hz. Peygamber cennette Firavun’un karısı Âsiye ve Hz. Meryem’le evlenir, bu vesileyle düğün merasimleri de tertip edilir. Cennetteki her erkeğe beş yüz huri, dört bin bakire, sekiz bin dul olmak üzere toplam 12.500 kadın verilir.

Terğib-terhib zaviyesinden bakıldığında bu tür masalsı hikâyelerin manevi iştahı kabartmak gibi bir amaçla anlatılması az çok anlaşılabilir bir durumdur. Lakin edebî hikâyelerin sahih bilgiye dayalı dinî hakikatler gibi algılanıp böyle bir algı üzerine peygamber tasavvuru oluşturulmasının bizi hurafe müptelası kılacağı da kuşkusuzdur. İslam öncesine uzanan Şaman kültürü bakiyelerimiz hesaba katıldığında hurafe düşkünlüğümüzün tadından yenmez hale geleceği de kuşkusuzdur. Bu sebeple, gerek sağlıklı bir peygamber tasavvuru oluşturmak gerekse Hz. Peygamber’in dinî-ahlâkî rehberliğinden nasipdar olmak gibi esaslı bir niyet ve gayretimiz varsa, o zaman, “Bu kadar coşku kâfi” deyip tez elden sağlıklı kaynaklarla haşir neşir olmak lazımdır.

***

Kur’an’ın rehberliğinde Hz. Peygamber’in ideal örnek oluşturduğu müslümanlık ve ahlâkî dindarlık tecrübesinin görece popüler bilgi kaynakları söz konusu olduğunda, İmam Nevevî’nin günlük hayatta her bir müslümanın kendine kılavuz edineceği ayetler ve hadisleri derlediği Riyâzü’s-Sâlihîn adlı eseri özellikle tavsiye edilir. İkinci bir önemli eser İmam Buhârî’nin güzel ahlaka dair hadisleri muhtevi el-Edebü’l-Müfred’idir. Bir diğer klasik eser Mâverdî’nin Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn’idir. Müellif bu eserin “İlim” başlıklı ikinci bölümünde ilmî alanda özgürlüğü savunur. Aklî ve ilmî temellerden yoksun kuru iddialara yaslanarak ilmî konularda ahkâm kesmenin ve herhangi bir görüşü bir çırpıda kabul veya reddetmenin son derece yanlış tutumlar olduğunu vurgular. Buna bağlı olarak her konuda taklit ve taklitçiliği olumsuzlar. Özellikle bir görüş ve düşüncenin doğru veya yanlış olduğunu ortaya koyma hususunda kendi aklını rafa kaldırıp başka bir merciiye sığınanları kınar.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 20 Ocak 2018

Nuh'un Gemisi'nden Çocuk Teolojisine...


Evvela, geçen hafta bu köşede yayımlanan “Diskur çeken Tasavvuf” başlıklı yazımıza Yeni Şafak’ın bir köşesinden hışımla fırlatılan cevap üzerine iki çift kelam edeyim. Cevap sahibi, “Bir İlmin Nefsi Müdafaası” başlıklı müdafaanamesinde tasavvuf ilminden kırk yıl ekmek yediğini belirttiğinden, bizim bu topraklarda da hiç kimsenin ekmeğiyle oynamamak düsturuna riayet gerektiğinden, reddiyeye reddiye yazmamaya karar verdim. Kaldı ki aynı konuda ikinci bir yazı yazmaya salahiyetli olduğumdan pek emin değilim. Ne de olsa İstanbul’a yeni taşınmış ve halk tabiriyle henüz kırkı çıkmamış “hoca”nın tekiyim…

***

Gelelim bu yazının konusuna, geçen gün TRT 1 televizyonunda Pelin Çift’in sunduğu bir programa gözüm ilişti. Daha ilk andan itibaren pek heyecanlı ve bol hezeyanlı olacağını fark edince üşenmeyip izledim. Program sırasında İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri Fakültesi’nde akademisyen olarak görev yaptığını öğrendiğim Dr. Yavuz Örnek’in söylediklerini duyunca kendi kendime, “Böyle bir şey anlatılmaz, yaşanır” dedim. Dr. Örnek, deniz bilimleri alanındaki engin birikimini hemen hiçbir behrem yok diye itiraf ettiği Kur’an ve tefsir alanına da -muhtemelen ilm-i mevhibe yoluyla- taşıyarak son dönemde hayli popüler hâle gelen “kamusal tefsircilik” mesleğine dair üstün başarı sertifikası almaya hak kazandı. 

Sayın Hocamız, Hz. Nuh’un tufan sırasında oğlunu cep telefonuyla aradığını, bu arada geminin nükleer enerjiyle çalıştığını, Erciyes gibi bir dağın başında mahsur kalan oğlunu gemiye aldırmak için insansız hava aracı filan yolladığını söyledi. Bütün bunları söylerken, ağzından çıkan her sözden o kadar emindi ki adeta bilimdeki tek rakibim Massachusetts Teknoloji Enstitüsü, Kur’an tefsirindeki tek rakibim ise henüz dünyaya gelmemiş kuantumcu müfessirlerdir, der gibiydi. Bu yüzden, Dinler tarihi alanındaki duayen hocalardan biri olan Prof. Dr. Ömer Faruk Harman’ın aklı başında iki çift söz söylemesine dahi katlanamıyor, kıraathane jargonuyla, “Kardeşim, bak…” diyerek sürekli müdahale ediyordu.

Özellikle XX. yüzyılın başlarından itibaren Kur’an metnine sözde bilimsel yorum sondajı yapma alışkanlığı Batı’nın teknik ve teknolojik üstünlüğü karşısında hissedilen aşağılık kompleksinin dramatik bir tezahürü olarak maalesef hâlen devam ediyor. O gün bugündür, Kur’an metninin aynı zamanda bilimsel bir mucize olduğundan da sık sık dem vuruluyor ama ne hikmetse bu satırları yazdığımız klavyeden, “Bak, televizyonda bir üniversite hocası Hz. Nuh’un cep telefonundan söz ediyor” diye birbirimize mesaj attığımız telefona varıncaya değin gündelik hayatımızda ne kadar teknolojik aygıt varsa hemen hepsinin keşfi nasıl oluyor da kendisinden bilim fışkırdığı iddia edilen Kur’an’ın müminlerine değil de muharref İncil ve Tevrat’ın müminlerine nasip oluyor, diye düşünme ihtiyacı hissedilmiyor. Bunun yerine kimi zaman bilim, kimi zaman din adına Hz. Nuh’un cep telefonu gibi boş lakırdılarla ömür tüketiliyor.

Allah kelamı bilimsel keşifler ve bilimsel işlerden söz etmiyor; bilakis ilâhî kelam hangi iş olursa olsun o işin ehliyet ve liyakatle yapılması gerektiğinden, emanetin ehline verilmesinden, adalet ve hakkaniyetin gözetilmesinden, ahlâkî ilkelerden asla ödün verilmemesinden, kısacası adam gibi adam olmanın ve adam gibi yaşamanın gerekliliğinden söz ediyor. Bu açıdan bakıldığında, Nuh’un gemisinin nükleer enerjiyle çalıştığı, o dönemde cep telefonu ve insansız hava aracı kullanıldığı gibi absürtlükleri dinî terminolojiye ulayarak konuşmanın sadece ve sadece çocuksu bir ruhun teolojik tahayyüllerine karşılık geldiğini söylemek gerekiyor. İşin bu kara mizah boyutu bir kenara, Dr. Örnek’in Hz. Nuh ile oğlu arasında dağ gibi dalgalar varken yüz yüze konuşmaları mümkün olmadığına göre baba ile oğul arasındaki bu konuşma ancak cep telefonuyla gerçekleşmiştir, şeklindeki mantıksal çıkarımı Kur’an’ın dil ve kavram dünyasına ilişkin kapkara cahillik olarak kendini fâş ediyor.

***

Örnek’in yürüttüğü mantık esas alındığında, Sâffât suresi 50-57. ayetlerdeki temsilî kıssadan da cep telefonu veya telsiz yoluyla görüşme/konuşma sonucu çıkarmak mümkün olabilir. Çünkü bu kıssada, biri cennette nimetler içinde yaşayan, diğeri cehennemde yanan iki arkadaştan ve cennettekinin cehennemdekiyle konuşmasından söz edilir. Cennet ve cehennemin iç içe geçmiş mekânlar olduğunu düşünmek pek makul görünmediğine göre bu konuşma facetime gibi bir teknolojik bir imkânla gerçekleşmiş olsa gerektir… Her neyse, vakıa şu ki Kur’an özellikle inkârcılar zümresinin zihniyet yapılarından ve acıklı sonlarından söz ederken kimi zaman illüstrasyon yoluyla tasvirleri anımsatan temsilî, hatta Zemahşerî’ye göre tahyilî anlatımlar sunar. Kur’an’daki bu tür anlatımlar olgusal ve fiziksel gerçeklikle birebir örtüşen anlatımlar olarak algılanıp bu minvalde yorumlandığında, Hz. Nuh’un cep telefonu gibi absürt iddialar ortaya çıkar. Hâsıl-ı kelam, Dr. Örnek vakası bir kez daha gösterdi ki cehalet, konuşan kişiyi müthiş cesaretlendirir, dinleyen kitleyi de çoğu kez eğlendirir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 13 Ocak 2018

Din Alanında Nimet Azgınlığımız


Din nimeti son zamanlarda bizim mahalleli arasında bir türlü paylaşılamıyor; sanki nimet azgınlığı denebilecek bir hal yaşanıyor. Kimimiz bu konuda pek bencilce ve pintice davranıyor, “Dinin mülkiyet hakkı bana ait, konu komşuya zırnık koklatmam” der gibi çok tuhaf refleksler sergiliyor. Kimimiz dinî konularda görüşlerini beğenmediği insanları hedef göstererek basbayağı nefret suçu işliyor. Kimimiz de, “Filan yerde din sapkınları toplanmış, oranın kapısına kilit vurun” diyerek muhbirlik yapıyor. Ne yazık ki bütün bunlar “Din elden gidiyor” gerekçesine bağlanarak dinî hamiyet namına yapılıyor. Sanki herkes ne kadar sıkı bir dindar olduğunu ispatlamak için birbiriyle yarışıyor. Bu zaviyeden bakıldığında din sanki karaborsaya düşmüş görünüyor, hepimize yetmez kaygısıyla kapış kapış gidiyor, adeta kapanın elinde kalıyor. Hal böyle olunca din en çok kavga konusu olarak gündeme geliyor. Din adına her gün yeni bir kavga patlak veriyor ve “Kavgada yumruk sayılmaz” eşiği de çoktan aşılmış görünüyor. Çünkü başta bel altı vuruş olmak üzere her türlü gayri nizami ve gayri ahlaki vuruş artık mubah sayılıyor.

***

Teessürle izlemek zorunda kaldığımız ve maalesef zaman zaman kendimizi de içinde bulduğumuz bu kuru kavgalar, XVII. yüzyıl Osmanlı toplumunda yaşanan Kadızâdeliler-Sivâsîler çatışmasını hatırlatıyor. Bu iki grup arasındaki büyük çatışma zahirde din referanslı görünse de, işin gerçeği, “Felsefe okumak caiz mi değil mi? Hızır hayatta mı değil mi? Yezid’e lanet edilmeli mi edilmemeli mi? Kur’an’ı makamla okumak caiz mi değil mi? Hz. Peygamber’in ebeveyni imanlı mı yoksa imansız mı vefat etti? Tütün ve kahve içmek haram mı değil mi?” gibi tartışma konularından da anlaşılacağı üzere pratik dinî-ahlâkî yaşantıya hemen hiçbir olumlu katkısı bulunmayan ve bu itibarla pek çoğu incir çekirdeğini dahi doldurmayan lüzumsuz meseleler kanlı bıçaklı bir kavganın fitilini ateşlemiş görünüyor.

Hacı Halife Kâtib Çelebi’nin Kadızâdeli-Sivâsî kavgası hakkında aktardığı bilgiler bize çok şey anlatıyor. Hacı Halife, “Geçmişte yaşanan taassup savaşları gibi bugünkü ahmakların bâtıl cidalleri de birbirlerini kırma noktasına gelmek üzeredir. Ben de bu yüzden niza/tartışma konusu olan meselelerde sağlam kanıt (tarîk-i burhan) yolunu beyan etmek üzere birkaç satır karalayıp adını Mîzânü’l-Hak fi İhtiyâri’l-Ehak (En doğru olanı tercih hususunda hakkaniyet terazisi) koydum. Böylece herkes onca tartışmanın gerçekte neye dayandığı, birbiriyle didişmekten ne tür bir sonuç alınacağı hususunda bilgilensin de aptallık vadilerinden dönüp bu kuru kavgadan vazgeçsin istedim” diye tanıttığı Mîzânü’l-Hak adlı eserinin yirmi birinci bahsinde şunları söylüyor:

Bu iki şeyh (Kadızâde Mehmed Efendi ve Abdülmecid Sivâsî) birbiriyle tastamam zıtlaştı ve meşrep farklılığından dolayı aralarında cahiliye devrindeki meşhur Besûs savaşı gibi bir savaş yaşandı. Bu kitapta ele aldığım tartışma konularının pek çoğunda Kadızâde bir tarafı tutup Sivâsî de diğer tarafı savunarak ifrat ve tefrit yoluna koyuldu. Bu arada her ikisinin takipçileri de birbirleriyle nizaya tutuştu. Nice yıllar bu minval üzere iki şeyhin arasında kîlükâl, dedikodu sürüp gitti; beyhude nizalar yüzünden iki grubun arasına çok büyük bir nefret ve düşmanlık girdi. Bütün bunlar olup biterken pek çok şeyh iki fırkaya bölünüp bir tarafı tutmayı yeğledi. Aklı başında olanlar ise, “Bu taassup yüzünden ortaya çıkmış bir kuru kavgadır. Biz Ümmet-i Muhammed’iz, birbirimizle din kardeşiyiz. Dolayısıyla ne Sivâsî’den beratımız ne de Kadızâde’den hüccetimiz vardır.

Kadızâde ve Sivâsî birbirine muhalefetle şöhret bulup padişahın malumu oluverdiler ve bu bahaneyle iş görüp dünyadan kâm alıverdiler. Şu halde, ahmaklık edip onların davasını sürüp gitmek nedendir? Bu kavganın bize getirisi zarar ve ziyandan başka bir şey değildir” diyerek işbu kuru kavgaya karışmadılar. Ama gelin görün ki her iki taraftan da bir sürü ahmak kavgada ısrar edip tıpkı Kadızâde ve Sivâsî gibi meşhur olmak ümidiyle birtakım iddialara yapıştılar. Vaaz kürsülerinde birbirlerine laf sokmaktan geri durmadılar. Dille sataşma kılıç ve süngüyle çatışma noktasına varmak üzereyken padişahın duruma el koyması ve bazılarının adamakıllı tedip edilmesi kaçınılmaz oldu.

***

Müslüman toplumun başındaki sultanın üzerine düşen vazifelerden biri, her kim olursa olsun bu tür kuru dindarlık ve taassup sahiplerini yola getirip adam etmektir. Zira geçmiş dönemlerde taassup kavgasından çok fesatlar meydana gelmiştir. Gerek Halvetî/Sivâsî gerek Kadızâdeli ahmakların doğru yoldan göründüklerine bakmayıp iki taraftan birinin üste çıkmasına yol verilmemelidir. Dünyanın düzeni tüm halkın çizgiden çıkmamasıyla yürür gider. Haddini ve mertebesini bilip sınırı aşmayan kimseye Allah merhametiyle muamele etsin…

Birkaç gün önce kaybettiğimiz Prof. Dr. Hüsamettin Arslan Hoca’ya da Cenâb-ı Hak engin rahmet ve mağfiretiyle muamele etsin. Hoca’yı merak eden ve az çok tanımak isteyen, İbrahim Kiras, Beşir Ayvazoğlu, Yusuf Ziya Cömert ve Mevlana İdris’in birkaç gün önce Karar’da yayımlanan güzel yazılarını mutlaka okuyuversin.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 6 Ocak 2018

Kıssaların Dili 2 | Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi | 17 Ocak 2018


Kur’an’daki kıssalar insanoğlunun her çağda karşılaştığı olaylar ve olgularla ilgili çarpıcı anekdotlar içerir. Geçmiş peygamberler ve toplumlarla ilgili kıssalar ilk bakışta mazinin derinliklerine dair anlatımlar gibi görünse de aslında hep “şimdi”ye dairdir. Kaleme aldığı birçok eser arasında, Kur’an Kıssalarının Mahiyeti ve Kıssaların Dili kitapları ile kıssaların bu zamanda oturacağı zemine dair derinlikli bir okuma sağlayan Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezinde verdiği seminerler ile de mevzunun idrâkine yönelik mühim ipuçlarını dinleyicileriyle paylaşıyor.

Diskur Çeken Tasavvuf

Gerçekte tasavvuf nedir, diye sorulsa, pek çoğumuzun aklına mahviyet, riyazet, mücahede gibi kavramlar gelir. Mahviyet alçakgönüllü olmak, riyazet nefsin serkeşliğini kırmak, mücahede ise nefs ve şeytanla savaşmak demektir. Zühd temelli tasavvufî tecrübe mütemadiyen yolda olmayı mucip bir manevi yolculuk olarak her şeyden önce insanın kendini adam etme mücadelesidir. Bu yolculukta salik/talib kendi gözündeki merteğe odaklandığından başkasının gözündeki çöpü göremez hâle gelir. Nefs (şişik ego) birçok mutasavvıfın benzetmesine göre saldırgan köpek, pisboğaz domuz, iğrenç fare, basbayağı put, Firavun ve Nemrut’tur. Hâliyle, seyri sülûkta nefsle mücadeleden arta kalan bir boş zaman yoktur. Ama gelin görün ki günümüzde tasavvufla yatıp tasavvufla kalkan kimi kelam ve kalem erbabı mücahede, riyazet, çile gibi tüm fasılları ikmal edip kapatmış olmalı ki “falan kişinin gözünde mertek, filan kişinin gözünde çöp var” demeyi kendine vird edinmekte ve sürekli olarak tasavvuf namına üst perdeden diskur çekmektedir.

***

İslam, şiddet, terör gibi meseleler gündeme geldiğinde, “Anadolu irfanı” denilen amorf bir kavramlaştırma üzerinden Mevlana, Yûnus gibi sûfîlere referans veren bu diskurcu tasavvuf, engin hoşgörü babında da, “Gel, ne olursan ol, yine gel”, “Yaratılanı hoşgörü yaratandan ötürü” gibi mottolarla mahviyet sosuna bandırılmış bir retorik üretmektedir. Ancak burada bahsi geçen irfan ve mahviyet özde değil, sözdedir; yani fiyakalı bir retorikten ibarettir. Tevazu ve hoşgörü retoriğinin pratiği ise çok kere tahammülsüzlük, mükrihlik, hatta muhbirliktir. Aslında bu diskurcu tasavvuf söyleminde tevazu ve hoşgörü sadece kendi meşrebine tevazu ve hoşgörüden ibarettir. Çünkü irfan onların uhdesinde, derin hakikatlere vukuf da yine onların tekelindedir
Diskurcu   tasavvuftaki mahviyet retoriği tevazu kılıklı bir kibirle mualleldir. Bu kibrin özü/özeti, “Hakikat bizden sorulur” edasıyla kelam etmektir. Aslında bu tavır kitâbî tasavvuf kültüründe bir tür akord gibidir. Birçok meşhur mutasavvıfın avâm (sıradan insanlar), havâs (seçkinler), hâssü’l-havâs/havâssül-havâs (seçkinler seçkini kimseler) kategorileri üzerinden İslam’ı üç katlı bir dinî yapı gibi algılayıp tanımladıkları bilinmektedir. Bu seçkinci söyleme göre kelam ve fıkıh uleması avâm kategorisindedir. Bunlar Muhyiddîn İbnü’l-Arabî nezdinde rüsûm ulemasıdır. Rüsûm ulemasının bugünkü diskurcu tasavvuf terminolojisindeki karşılığı ise Kur’an ve tefsir alanında çalışan “evrak memurları”dır.

İbnü’l-Arabî’ye göre sûfîler “ehlullah”ı temsil eder; fakihler ve kelamcılardan oluşan rüsûm uleması ise enbiya ve evliyanın firavunlarına, salih kulların deccallerine benzer. Ulema-i rüsûm ilmi kitaplardan ve insanların ağızlarından alır; oysa ehlullahın ilmi rahmânî-rabbânî bildirime dayanır. Nitekim Bâyezid-i Bistâmî’nin, “Siz ilmi ölü halde ölüden alıyorsunuz; ama biz hiçbir zaman ölmeyecek Diri’den, yani bizzat Allah’tan alıyoruz” sözü pek meşhurdur. İbnü’l-Arabî hatmü’l-evliya, cehennem azabı ve Firavun’un imanı gibi konulardaki ilginç görüşlerine yönelik muhtemel itirazlar karşısında şöyle bir argüman geliştirmiştir: “Vahyin nüzulüne tanıklık eden ilk müslüman neslin avâm tabakası kabuğun içindeki özü, yani Kur’an elfazının ardındaki gizli ve hakiki manaların önemli bir kısmını anlayamamıştır. Onlar gerçek manada ehl-i fehm olmadıkları, bilgilerini Hızır ve asfiya/evliya zümresi gibi doğrudan doğruya Allah’tan almadıkları için, Kur’an’daki zahirî manaların pek çoğunu dahi kavrayamamış ve bu konuda Hz. Peygamber’in izahına ihtiyaç duymuşlardır. Daha açıkçası onlar Arap oldukları, üstelik Kur’an kendi dilleriyle inzal edildiği hâlde, “İnanıp imanlarına herhangi bir zulüm karıştırmayanlar...” (En’âm 6/82) ayetindeki maksadı kavrayamamışlardır (Bkz. Muhyiddîn İbnü’l-Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, Dâru Sadır, Beyrut trs., I. 135-136).

***

Bu söylem tarzı seçkincilik ve kendine hayranlığın ifadesidir. İbnü’l-Arabî’nin “Varlık yokluk olarak idrak edilebilir”, “Sen O değilsin ama belki sen O’sun” gibi bilmecemsi sözleri de aynı söylem tarzının ürünleridir. “Avâm günahtan, havâs gafletten tövbe eder”, “Avâm his, havâs akıl, hâssatü’l-havâss ise Hak nuru ile irşat edilir. Çünkü ilm-i ledün (bâtınî ilim) sadece sûfîlere bahşedilir” gibi büyük laflar da seçkincilik kibriyle az çok mualleldir. Sonuç olarak, erken dönemlerdeki zühd (zahidlik ve âbidlik) tecrübesinin kuramsal ve kurumsal tasavvufa evrilmesi, tabir caizse amatör ruhluluktan profesyonelliğe geçilmesi neticesinde mahviyet, riyazet ve mücahede gibi kavramlar büyük ölçüde entelektüel merak ve retorik konusu hâline gelmiş, “mahviyet” de tevriyeli bir hâl alarak tevazu kılıklı kibre dönüşmüştür.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 30 Aralık 2017

Akademik Dünyada "Tezsiz Tez" Geleneğimiz


Prof. Dr. Hüsamettin Arslan Epistemik Cemaat ismiyle yayınlanan doktora tezinin ikinci baskısına yazdığı önsözde şöyle der: “Üniversitelerimizde revaçta olan şey ‘tezsiz tezler’ yazmaktır. Eğer bir tezin içinde tezi yazanın kendisi yoksa o tez ‘tezsiz tez’dir; beş para etmez. Araştırmacının tezinde kendisi yoksa tezi de yoktur. Bir tezde tezi yazanın kendisi yer almıyorsa, bahis konusu tez hangi anlamda o kişinin tezi olabilir! Tezler problemlerin formülasyonlarıdır ve bir problemi formüle ederek teze dönüştürmek gerçekten zordur. Eğer bir tezin satır aralarında, birikimi, önyargıları, dünya görüşü, değerleri, gelecek projeksiyonları, kendi disiplinine yönelik kabulleriyle birlikte yazarının kendisini göremiyorsanız, o tez ‘tez’ değildir. Fakat Türkiye’de akademik hayat ‘objektivizm’ mitinden mustariptir ve herkes sizden ‘objektif’ bir tez yazmanızı bekler. Objektif tez, içinde yazarının yer almadığı tezdir; çünkü eğer yazar metninde yer alıyorsa, dogma böyle işler, tez ‘sübjektif’ olacak ve ‘bilimsel’ hiçbir değeri olmayacaktır. Elinizdeki metnin, sahiden varsa, erdemi, yazarının metnin içinde yer alıyor olmasıdır ya da elinizdeki metnin erdemlerinden biri budur.”

***

Kısa bir süre önce Türkiye’nin gündemine düşen ve entelektüel camiayı hayretlere sevk eden bir doktora tezi, “tezsiz tezlerin şahı” denebilecek hüviyettedir. “XIX. yüzyılda Osmanlıyı Ziyaret Eden Yabancı Yazarların Eserlerinde Osmanlı Hayatı” başlıklı bu tez(!) gerçekten ibretliktir. Doktorant (şimdi yardımcı doçent) zatın yaptığı iş, yazılı bir esere fihrist veya indeks hazırlamaktan pek fazla bir şey değildir. Daha açıkçası, bu zat 19. asırda Osmanlı’yı ziyaret eden yabancı yazarlara ait birkaç kitap belirleyip bu kitaplarda zikri geçen âlet-edevat, yiyecek, giyecek isimlerini, şahıs ve hayvan adlarını alt alta sıralamış, fakat bu kadarla yetinmeyip, sözgelimi baklagiller familyasına mensup yiyeceklerin bu birkaç eserde kaç kez geçtiğini, “kuru fasulye: 5, nohut: 6” şeklinde kaydetmiş ve böylece tezi tamamına erdirmiştir. Savunma aşamasında ise beş kişilik jüri bu malzemeyi tez olarak kabul edip sahibine “doktor” payesi vermiştir ki bu durumda, Ankara Okulu Yayınları’ndan yayımlanan yüzlerce kitabın içindekiler ve indeks kısımlarını hazırlayan Zeynep Özger Hanımefendi’ye de belki 400 kere doktor unvanı verilmesi gerekir, dersek herhalde çok yanlış bir şey söylemiş sayılmayız.

Bereket versin ki İlahiyat alanında bugüne kadar böyle bir garabetle henüz karşılaşmış değiliz. Bununla birlikte genel olarak temel İslâmî ilimler sahasında, özel olarak tefsir alanında tezli tezlerden çok, tezsiz tezler ürettiğimiz gerçeğini de teslim etmeliyiz. Nitekim bu gerçek 24-26 Kasım 2017 tarihlerinde İlim Yayma Vakfı Kur’an ve Tefsir Akademisi tarafından İstanbul’da düzenlenen “Kur’an Araştırmalarında Akademik Tefsir Tezleri-Batı ve İslam Dünyası Mukayesesi” konulu uluslararası sempozyumda da maalesef teyit ve tescil edilmiştir. Kur’an ve tefsir alanında tezli tez üretmek icat, ibda, ihdas gibi büyük iddialar peşinde koşmak, tabir caizse Amerika’yı yeniden keşfe koyulmak anlamına gelen bir şey değildir; fakat bu alanda tezli tez diye anılmayı hak edecek bir çalışmanın en azından bir boşluğu doldurması, ihtilaflı bir konuyu az çok açıklığa kavuşturması veya tarihin perdelediği bir âlim veya eseri gün yüzüne çıkarıp tanıtması gibi bir işlev görmesi de gerekir. Oysa tefsir alanındaki sayısız tez, kelimenin tam manasıyla tezsiz tezdir. Sözgelimi, Ebüssuûd Efendi’nin İrşâdü’l-Akli’s-Selîm adlı Kur’an tefsirinden on civarında, belki daha fazla sayıda lisansüstü tez üretilmiştir. Merhum Abdullah Aydemir 1980’li yılların başında yayımlanan Büyük Türk Bilgini Şeyhulislâm Ebussuûd Efendi ve Tefsirdeki Metodu adlı çalışmasıyla Ebüssuûd tefsirinin genel nitelikleri ve İslam ilim geleneğindeki yeri hakkında söylenecekleri söylemişken, o yıllardan bugüne kadar aynı eser üzerine tekrar tekrar tez çalışması yapılmasının ve her bir çalışmaya üç-dört yıl emek harcanmasının ne anlamı olabilir?

***

Zaman, kaynak ve emek israfından dolayı İlahiyat akademyasında üretilen tezlerden ne bir ilmî gelenek oluşmakta ve ne de bir ilim-fikir mimarisi ortaya çıkmaktadır. Tezlerimiz maalesef her biri ayrı yere istif edilmiş inşaat malzemeleri gibi durmaktadır. Oysa meşhur Alman şarkiyatçı Theodor Nöldeke Kur’an tarihi alanında Geschichte des Qorans adlı bir doktora tezi -ki bu tezin özgün dili Latince’dir- hazırlamış ve bu eserin genişletilmiş ikinci baskısı Friedrich Schwally, Gotthelf Bergstraesser, Otto Pretzl gibi üç meşhur şarkiyatçının Kur’an tarihi alanında yetişmesine ve aynı zamanda bir geleneğin teşekkülüne vesile olmuştur. Akademik ve ilmî alanda tezli tez üretebilmek için, her şeyden önce problem teşhisinde bulunabilecek bir zihin ve fikir alt yapısına sahip olmak, zorunlu şarttır. “Dostlar alışverişte görsün” modunda çalışmanın ilim dünyasına ihanet olduğunu bilmek ve eğer tutkuyla çalışma iştahı yoksa derhal başka bir işle meşgul olmaya karar vermek de ikinci şarttır. Akademik ve ilmî dünyada kuşkusuz başka şartlar da vardır ama burada yerimiz dardır. Zannımca, mesele az çok anlaşılmıştır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk - 23 Aralık 2017

Modern Hayat ve Din | Habertürk / Habertürk Gündem | 23 Aralık 2017


Modern Hayat ve Din | Habertürk / Habertürk Gündem | 23 Aralık 2017

Konuklar: Mustafa Öztürk, Şaban Ali Düzgün, Müfid Yüksel, Ayşe Sucu, Mustafa Tekin, Emre Dorman